ŞAH İSMAİL TÜRK MÜ KÜRT MÜ?

Şeyh Safiyeddin’den Şah İsmail’e: Safeviler – Etnik Kökenleri ve Dini/Mezhebi İnançları

Şah İsmail

Şah İsmail

Yazar: Murad Ciwan

Özet

Bu çalışma, Safevi Tarikatı’nın kuruluşu, gelişimi ve İran’da iktidara yükselişi sürecini incelemektedir.

Özellikle tarikatın etnik kökenleri, dini-mezhebi dönüşümleri ve bu süreçteki tarihsel kaynaklar ele alınmıştır.

Araştırmada, Safevi vakanüvisleri, Batılı seyyahlar ve çağdaş İran araştırmacılarının eserlerinden yararlanılmıştır. Ana kaynak olarak Tevekkuli İbn Bezzaz’ın Safvetü’s-Safa adlı eseri ve onun farklı nüshaları kullanılmış olup, tarikatın Kürt kökenli Sünni bir yapıdan Şii bir hanedana evrilmesi tartışılmıştır. Çalışma, Safevilerin seyyidlik iddialarının tarihsel manipülasyonlarını ve Türkmen aşiretleriyle ilişkilerini vurgulamaktadır.

Anahtar Kelimeler: Safeviler, Safvetü’s-Safa, etnik köken, Şii dönüşüm, Kızılbaşlık.

Giriş

Safevi Tarikatı’nın tarihi, Orta çağ İranı’nın dini, etnik ve siyasi dinamiklerini anlamak için kritik öneme sahiptir. Bu çalışma, tarikatın kurucusu Şeyh Safiyeddin’den Şah İsmail’e uzanan süreci, etnik kökenler ve dini-mezhebi temeller açısından ele almaktadır.

Yöntem ve Kaynaklar

Araştırma, tarihsel-karşılaştırmalı bir yöntem izlemektedir. Ana kaynak Safvetü’s-Safa olarak yaygın bilinen Tevekkuli İbn Bezzaz’ın El-Mevahib el-Saniye fi Menakib el-Safeviye (kısaca Safvetü’s-Safa) adlı eseri ve onun farklı nüshaları (Leiden Kütüphanesi 2639, Ayasofya Müzesi 3099 ve 2123) karşılaştırılmıştır.

Çalışmada, Safevilerin ortaya çıkıp gelişmesine, geçirdikleri dönüşüme, İran’da iktidara gelip yayılmalarına ilişkin olarak Safevi tarihini ele alan vakanüvisler ve batılı seyyahlarla çağdaş İran ve Safevi araştırmacılarından da yararlanılmıştır.

Özellikle Safvetü’s-Safa, tarikatın şecereleri, etnik ve dinsel kökenleri hakkında temel kaynaktır. Eser, H. 759/M. 1357/1358 yılında yazılmış olup, tarikatın kurucusunun bilinen ilk atası Pîrûz/Fîrûz Şah Zêrinkulahê Kurdî el-Sincarî’den Şeyh Sadreddin’e kadar uzanan bir tarihçeyi içermektedir. Ancak, eserin orijinal nüshası kayıp olup, günümüze ulaşan nüshalar sonraki dönemlerde yapılan değişiklikleri yansıtmaktadır.

20. yüzyıla kadar kullanılan nüshalar, Şah Tahmasp döneminde Mir Ebu’l-Feth Hüseynî tarafından revize edilmiş olup, Safevilerin seyitlik iddialarını ve tarikatın başından beri 12 İmam Şiiliği olduğunu vurgulayan resmi bir bakış açısını yansıtmaktadır. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Batılı araştırmacıların çalışmaları, bu resmi tezlerin gerçekleri yansıtmadığını ortaya koymuştur. Bu bağlamda, Vladimir Minorsky, Basil Nikitine, Erika Glassen, Roger Savory, Zeki Velidi Togan, Ahmed Kasravi, Michel Mazzaoui ve Walther Hinz gibi araştırmacıların eserleri incelenmiştir.

Safevi tarikatının kuruluşu, tarikat şeyhlerinin şecereleri; etnik ve dinsel-mezhepsel kökenleriyle ilgili en önemli kaynak olan Tevekkuli İbn Bezzaz İbn Hacı el-Erdebili tarafından yazılan el-Mevahib el-Saniye fi Menakib el-Safeviye daha tarikatın ortaya çıktığı ilk yıllarda, kurucusu Şeyh Safiyeddin’in oğlu ve halifesi olan Şeyh Sadreddin zamanında, onun isteği üzerine yazılmıştır.

Safvetü’s-Safa[1] tarikatın tarihini kurucusunun bilinen ilk atası Pîrûz/Fîrûz Şah Zêrinkulahê Kurdî el Sincarî’den alıp Şeyh Sadreddin’e kadar getiriyor. Fakat bugün bilinen nüshaları arasında kaynağın orijinal nüshası yok, daha sonra farklı dönemlerde istinsah edilirken değiştirilen nüshaları elimizdedir.

20. yüzyılın ilk yarısına kadar Safvetü’s-Safa’nın kullanılan nüshası, Şah İsmail’in oğlu I. Şah Tahmasp zamanında, Mir Ebu’l-Feth Huseynî’ye yazdırılan Safvetü’s-Safa’dır ki bizzat yazarın kendisi, söz konusu istinsahın Safevi hanedanının resmi nüshası olması amacıyla üzerinde değişiklik yapılması için bizzat Şah Tahmasp’tan talimat aldığını belirtmektedir.[2]

I. Şah Tahmasp’ın revize ettirerek yazdırdığı nüshada Safevi şeyhlerinin etnik kökenlerine ve tarikata ilişkin bazı bilgiler çıkarılmış ve şecereler değiştirilerek yeni iddiaları içermiştir. Nüsha, tarikatın başından beri Hz. Hüseyin üzerinden Hz. Ali’ye ulaşan Seyyid bir Şii tarikatı olarak kurulmuş olduğu yönündeki değişiklikler üzerine inşa edilmiştir.

Eserde, Safevi şahlarının Seyyid oldukları, nesillerinin Hz. Hüseyin üzerinden Hz. Ali’ye dayandığı, tarikatlarının da başından beri 12 İmam Şiiliği olduğu yönünde iddialar yer alır. 19. yüzyılın sonlarına kadar bu resmi bakış açıları hem İran’da hem dışarıda kabul gördü. Ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından, özellikle 20. yüzyıl başından itibaren İran’a giden araştırmacıların, diplomatların, misyonerlerin, asker, tüccar ve sefirlerin ortaya çıkardıkları belgelerle, Rusya, İngiltere, Hollanda ve diğer Batı ülkelerinin müze ve kütüphanelerinde bulunan İran arşivleriyle tekke, cami ve medrese kütüphanelerinden çıkarılan çeşitli yazmalar Safevilerin etnik ve dinsel-mezhepsel kökenleri üzerinde yeni bilgilerin gün yüzüne çıkmasına imkân verdi.

Bu çerçevede, Safvetü’s-Safa ve Safeviler üzerine pek çok araştırma ve inceleme yapıldı. Eser hakkında ayrıntılı bilgi, Minorsky’nin İran ve Safeviler üzerine değişik yerlerde yer alan makalelerinde ve konferanslarında, B. Nikitine’in “Essai d’analyse du Safvat-us-safa,” adlı makalesinde,[3] E. Glassen’ın Encyclopaedia of Islam’a yazdığı “Ibn al-Bazzaz al-Ardabili”[4]adlı maddede, Roger Savory’inin Encycloapedia Iranica’ya yazdığı “Ebn Bezzaz” adlı maddede, Zeki Velidi Togan’ın “Sur l’origine des Safavides” başlıklı makalesinde,[5] Seyyid Ahmed Kasravi’nin “Şeyh Safi va Tebaraş” adlı üç bölümden oluşan makalesinde, Michel M. Mazzaoui’nin “A ‘New’Edition of the Safvat al-safa,”[6] adlı makalesinde ve The Origins of The Safavids; Şiism, Sûfism and the Gulat[7] adlı çalışmasında yer alır.

Alman araştırmacı Walther Hinz, İngiliz araştırmacı Roger Savory ve Lübnanlı Michel Mazzaoui 20. yüzyılın ilk yarısı ve ortalarında Safeviler üzerine yeni bilgiler veren, ufkumuzu açan araştırmalar yapmışlardır.

Müslüman dünyasından konuya ilk değinenler İran Azeri asıllı Seyyid Ahmed Kesravi ve Türk kökenli Başkırdistanlı tanınmış tarihçi M. Zeki Velidi Togan’dır. Sovyet döneminde Rus, Azeri ve Türk asıllı İranolog ve Türkologların Safevileri Farslardan uzaklaştırıp Türklüğe yanaştırma amaçlı da olsa yaygın çalışmaları var.

Bu araştırmalar sayesinde Safevilerin asıllarının Seyyid ve söz konusu tarikatın başından beri Şii bir tarikat olduğu yönündeki resmi ve gayri resmi tezlerin gerçekleri yansıtmadıkları ortaya çıkmıştır.

Eser üzerinde yaptığı araştırma ve karşılaştırmaları dünyadaki bütün İran araştırmacıları tarafından saygıyla söz konusu edilenlerden biri M. Zeki Velidi Togan’dır.

Türkiye’de uzun bir dönem yaşayıp, İstanbul Üniversitesi’nde tarih profesörlüğü ve tarih bölümü başkanlığı yaptığı için iyi tanınan Prof. Dr. M. Zeki Velidi Togan, aslen Rusya’nın özerk bölgesi Başkırdistanlıdır. 1917’de Rusya’da başarıya ulaşan Bolşevik devriminden sonra batıya geçmiş, pek çok ülkede kaldıktan sonra Türkiye’de yerleşmiş ve İstanbul Darülfünunu Türk Tarihi Müderris Muavinliğine getirilmiştir.

Togan Safevtü’s-Sefa üzerine yaptığı araştırmalardan sonra 1957’de yazdığı “Sur L’Origine des Safavides” adlı Fransızca makalesinde Safvetü’s-Safa’nın bugüne kadar ele geçen en eski yazma nüshasının H. 890/1485 yılında, tarikatın Anadolu’da Kızılbaşlığı ilan ettiği Şeyh Haydar döneminde, ilk orijinal nüshanın yazılışından yaklaşık 150 yıl sonra yazıldığını ve Hollanda’daki Leiden Kütüphanesi’nde 2639 rakamı altında arşivlenen nüsha olduğunu belirtir.

Togan’a göre başka bir yazma nüsha da 18 Cemazielevvel 896/29 Mart 1491’de yazılmış olan nüshadır ve bu, İstanbul Ayasofya Müzesi’nde 3099 rakamıyla arşivlenmiştir.

Üçüncü bir yazma nüsha da yine Ayasofya Müzesi’nde 2123 rakamıyla arşivlenmiş bulunan ve H. 914/M. 1508’de, yani Şah İsmail, Tebriz’i ele geçirip şahlığını ilan ettikten 7 yıl sonra yazılmıştır. Anlaşıldığı gibi ilk iki nüsha Safevilerin Şiiliği, hatta Sünnilerce “Gülat Şiilik” olarak da adlandırılan Kızılbaşlığı benimsemelerinden sonra, ama Şahlık tahtına oturmadan önce, henüz bir hanedan oluşturmadan, sadece bir tarikatken yazılmış, son nüsha ise onların artık iktidarda oldukları ve büyük bir İran’ı yönettikleri dönemde yazılmıştır.

M. Zeki Velidi Togan, Hollanda’daki araştırmacı Dr. K. Jahn ile birlikte 22 yıllık bir dönem içinde ard arda yazılan bu üç nüshayı karşılaştırdıktan sonra, makalesinde her üç eserin karşılaştırmasının Safvetü’s-Sefa’nın nüshalarının sonradan Şeyh Safiyeddin’in torunları ve halifeleri olan tarikat şeyhleri ve şahları döneminde adım adım değiştirildiğini görmek için yeterli olduğu tespitini yapmaktadır.

Kabul etmek gerekir ki bugüne kadar dünyanın değişik yerlerindeki kütüphane, müze ve arşivlerinde bulunan eserin yazmaları arasında farklılıklar göze çarpmaktadır.

Büyük bir ihtimalle ilk kez Şeyh Cüneyd, ardından oğlu Şeyh Haydar (1450’lerden itibaren) Ermenistan, Kürdistan, Diyar-ı Rum (Anadolu) ve Biladü’ş-Şam’ı dolaşmış ve buralardaki Türkmen, Kürt, Arap ve Hıristiyan topluluklarıyla, İsmaili, Nusayri, Kalenderi ve Bektaşi tarikatlarından müritler elde etmişlerdi. Özellikle Akkoyunlu sultanlarıyla (Uzun Hasan’la) akrabalık bağları kurup Türkmenler arasında cazibe merkezi haline geldikten sonra, Safvetü’s-Safa’da değişiklikler yaptılar. Şeyh Cüneyd 1454’te Diyarbekir’e (Akkoyunuların o zamanki payitahtı Amid) yerleşti.

Şeyh, Karakoyunlu hükümdarının tehditleri neticesinde Erdebil’i terk ettiğinden ona düşmandı. Akkoyunlu Uzun Hasan da anlaşmazlık ve çatışma içinde bulunduğu Karakoyunlulara karşı Şeyh Cüneyd ve taraftarlarından istifade edebileceği öngörüsüyle şeyhi sıcak karşıladı; başkentinde ona yer verdi, tarikatın bazı mensuplarını önemli mevkilere getirdi.[8]

Bu dönemde Safvetü’sSafa’nın şecere bölümünün dışındaki inanca ilişkin bölümlerinin Çağatay Türkçesine çevrildiğini ve “Buyruk,” “Makamat-ı Şeyh Safi” ya da “Tezkirat-i Şeyh Safi” adıyla Türkmen aşiretleri arasında dolaşan halifeler ve tarikat ehillerince o dönemde yüzde 99’u okuryazar olmayan müritler arasında okunup yayıldığını ve bu çevirilerin halen de Aleviler arasında büyük bir saygıyla korunup okunduğunu biliyoruz. Hatta Farsça olan daha kapsamlı Safvetü’s-Sefa’dan bihaber olan Alevilerin önemli bir kesimi bu çevirileri Safvetü’sSafa sanmaktadır.

Bu dönem, Safevi şeyhlerinin köklerinin Hz. Aliye kadar gittiği ve Seyyid oldukları yönünde iddialar ortaya atılmıştır. Aynı iddiaların Safvetü’sSafa’ya sokulduğu da görülür. Daha sonra Safevilerin etnik ve dini kökenlerine değinilirken bu değişikliklere dikkat çekilecektir

Safvetü’s-Safa’nın 20. yüzyılda iki basımı yapılmıştır. İlki litografiyle yapılan basımdır. Mirza Ahmed ibn Hac Kerim Tebrizi tarafından hazırlanarak 1911’de Bombay’da yayınlanmıştır. İkinci basımı 1994’te Tahran’da Gulam Reza Tabataba’i Mejd tarafından yapılmıştır. Mejd’in hazırladığı basım, pek çok yazma nüshanın karşılaştırılmasına dayandırıldığından daha güvenilir bir nüshadır. Eserin İbni Bezzaz tarafından yazılan orijinal nüshası bugüne kadar bulunamamıştır.

Safvetü’s-Safa üzerine çalışma yapan araştırmacılardan biri de Azerbaycanlı dini bir aileden gelen Seyyid Ahmed Kesravi’dir (Tebrizi). Seyyid Ahmed Kesravi, 1926-28 arasında, İran’da dönemin önemli araştırma dergisi olan Ayende’ye bu konuya ilişkin üç makale yazdı. Daha sonra bu makaleler birleştirilerek Şeyh Safi va Tabaraş adıyla broşür olarak yayınlandı. Seyyid Ahmed, M. Zeki Velidi Togan’dan bir süre önce yazmıştır ve iki araştırmacı birbirlerinden haberleri olmamasına rağmen, aynı sonuçları elde etmişlerdir.

Alman araştırmacı Walther Hinz’ın, İranlılar, Akkoyunlular ve Safeviler üzerine ciddi araştırmaları var. 1936’da yayınladığı Irans Aufstieg zum Nationalstaat im fünfzehnten Jahrhundert (On beşinci yüzyılda İran’ın ulusal bir devlet haline yükselişi)[9] adlı eseri Safevilerin etnik kökenleri, tarikatın geçirdiği aşamalar, Anadolu’da Türkmenler ve Akkoyunlularla girdiği ilişkilerin yol açtığı sonuçlar konusunda önemli bilgiler vermektedir.

Eser Tevfik Bıyıkoğlu tarafından Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, XV. Yüzyılda İran’ın Milli Bir Devlet Haline Yükselişi adıyla Türkçeye çevrilmiş ve biri 1948, diğeri 1992 olmak üzere iki baskısı yapılmıştır.[10] Bu çalışmada eserin Almanca orijinali ve Türkçe çevirisinden yararlanılmıştır.

Britanya doğumlu ve Toronto Üniversitesinde öğretim üyeliği yapmış olan Roger Savory, İran ve özellikle Safeviler üzerine ciddi araştırmalar yapmıştır. Bu çalışmada, 1980 tarihli İran Under The Safavids[11] adlı kitabından yararlanılmıştır.

Safevilerin dini-mezhebi kökenleri, geçirdikleri dönüşümler ve nedenleri hakkında,  Michel, M. Mazzaoui’nin 1972’de Almanya’da yayınlanan The Origins of The Safavids; Şiism, Sûfism and the Gulat (Safevilerin Kökenleri; Şiilik, Sufilik ve Gulat) adlı eserinden önemli ölçüde yararlanılmıştır.[12]

Safevi tarihi konusunda önemli kaynaklardan biri de, I. Şah Tahmasp döneminde Safevi tarihçisi olarak eserler vermiş olan Rumlu Hasan’ın (Hasan-ı Rumlu) yazdığı Ahsenü’t Tevarih adlı eserdir. Rumlu bu eseri on iki cilt olarak yazdığını belirtse de bugüne kadar sadece son iki cildi ele geçmiştir. 11. cildi Mürsel Öztürk,[13] 12. cildi Cevat Cevan[14] tarafından Türkçeye kazandırılmıştır. Ahsenü’t Tevarih’in bilinen ilk cildi Timurlular, Karakoyunlular ve Akkoyunlular üzerinedir. Son cildi, Şah İsmail’in iktidarı ele geçirişini ve devletinin sınırlarını kısa zamanda Ceyhun’dan Fırat’a dek genişletmesini, Osmanlılarla yapılan Çaldıran Savaşı’nı ve yenilgisini anlatır. Safevi hanedanı taraftarı olması bakımından kaynakları karşılaştırma olanağı da veren bu eserden büyük ölçüde yararlanılmıştır.

Safevilerin etnik ve dini kökenleri

Safevi tarikatının, ne zaman hangi şartlarda kurulduğu, süreç içinde ne gibi aşamalar geçirdiği, fetvalar verildiğinde hangi ilke ve amaçlara sahip olduğu ve nasıl bir gücü temsil ettiği, en önemlisi de Safevilerin Sünni İslam’ı nasıl gördüğü bilinmesi gereken önemli bir konudur.

Safevilerin en tanınmışları olan Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ve Şah İsmail gibi tarihi şahsiyetlerin çağdaşı, büyük Sünni Kürt alimi İdris-i Bitlisi, Selim-Şahname [15]adlı eserinde Erdebil’deki Safevi tarikatının başlangıçta Sünni bir tarikat olarak doğduğunu, ardından Şiiliğe ve Gülat Şiiliğe dönüştüğünü ve son nesillerinin çoğunun”saparak zahiri tahta” önder olma arzusuyla seleflerinin yol ve üslubunu tamamen bir yana bıraktıklarını, ululamayı kulluk ve müşrikçe tapınma derecesine vardırdıklarını belirtir:

Safevilerin etnik kökeni

Safevi şahlarının yazdırdıkları resmi tarihler, bunların başında da Şah I. Tahmasp zamanında değiştirilerek tensih ettirilen Safvetü’s Safa, onların seyyid oldukları, nesillerinin Hz. Hüseyin üzerinden Hz Ali’den geldiği; tarikatlarının da başından beri 12 İmam Şiiliği olduğu yönündedir. 19. yüzyılın sonları; 20. Yüzyılın başlarından itibaren farklı elyazma Safvetü’s Safa’lar bulunup incelenene kadar bu resmi bakış açıları kabul görürdü.

Çağdaş araştırmalar sayesinde, Safevilerin asıllarının seyyid ve söz konusu tarikatın başından beri Şii bir tarikat olduğu yönündeki resmi ve gayri resmi tezlerin gerçekleri yansıtmadığı ortaya çıktı.

Eser üzerinde en ciddi karşılaştırmalardan birini yaptığını belirttiğimiz M. Zeki Velidi Togan’ın “Sur L’Origine des Safavides” adlı Fransızca makalesinde[16]; Hollanda’daki arştırmacı Dr. K. Jahn ile birlikte (22 yıllık bir dönem içinde art arda yazılan) üç nüshayı karşılaştırdıktan sonra, Safvetü’s-Safa’nın nüshalarının sonradan Şeyh Safiyeddin’in torunları ve halifeleri olan tarikat şeyhleri ve şahları döneminde adım adım değiştirildiğini görmek için yeterli deliller olduğu tespitini yapmaktadır.

M. Zeki Velidi Togan ve Hollandalı bilim adamı Dr. K. Jahn’a göre Safvetü’s-Safa’da adım adım öyle değişiklikler yapılmıştır ki önceleri Safevi Şeyhlerinin bilinen en eski ataları Fîrûz Şah Zerinkulah’ın şeceresi 7. İmam Musa Kazım’a dek uzatılarak Hz. Ali’ye bağlanmak istenmiş, böylece seyyidlik iddialarına temel yaratılmaya çalışılmıştır. Tarikatın Şii olarak doğduğunu ima eden değişiklikler de yapılmıştır. Şah İsmail’in şah olmasından (1501) yedi yıl sonra yazılan nüshada Safevileri seyyidliğin yanı sıra Sasanilerle ilişkilendirme çabaları da ortaya çıkmıştır.

Üstelik, her yeni nüshada Şiilik ve seyyidlik damarı daha net ve derin hatlarla belirtilmiş, bir yanını Hz Ali’ye, diğer yanını Sasani şahlarına bağlayan bilgilere temel olacak eklentiler esere serpiştirilmiş, bu amaçlarla çelişebilecek bilgiler ise ya metinden çıkarılmış ya da değiştirilmiştir.

Araştırmacı ve tarihçiler, Safeviliğin Şiiliğe doğru ilk eğilimlerinin Şeyh Safiyeddin’in torunu Şeyh Hoca Ali (Xwace Alî, Siyahpûş, -MC) zamanında belirdiği görüşündeler. Bununla beraber Togan’ın gördüğü en eski yazılı nüshada (1485) Şiilik damarı çok derin hatlarla vurgulanmıyor. Bu nüsha Safevilerin Kürt asılları konusunda da inkârcı değil; Şeyh Safiyeddin’in bilinen en eski atasının Fîruz Şah Zêrinkulahê Kurdî-yî Sincari ya da Sincani olduğu, onun Sincar’dan (bugünkü Musul’un bir bölgesi) ya da sincandan Hazar Denizi’nin güney batısındaki Erdebil’e göç ettiği, orada yerleşip tarım ve hayvancılıkla uğraştığı, büyük sürülere sahip olduğu belirtiliyor.

Tarihçiler bu göçün 10-11. yüzyıllarda olduğu konusunda görüş belirtirler. Eserde daha sonra Fîrûz Şah Zêrinkulah’ın evlatları isim isim sayılarak Şeyh Safiyeddin’in oğlu, yazar İbni Bezzaz’ın çağdaşı ve şeyhi Şeyh Sadreddin’e kadar geliniyor. Bazı nüshalarda Fîrûz Şah’ın ismi Pîrûz, ya da Bîrûz olarak geçer. Fîrûz Şah’ın geldiği bölge de bazı yerlerde Sincar, başka yerlerde Sincan ya da Sincab olarak geçer. Buradan esas adının Pîrûz olabileceği, daha sonra pek çok başka örneklerde de görülebileceği gibi Fars ve Arap fonetiklerinin farklılıklarının bir sonucu olarak, Arapçada “p” sesi olmadığından, Farsça’daki (ve Kürtçe’deki) bu sesin kimi zaman “b,” kimi zaman da “f”sesiyle karşılandığı söylenebilir. Tıpkı aslında “Pars” olan sözcüğün “Fars,”, “Pêşxabûr” olan sözcüğün “Fişabûr” olması gibi. Arapça alfabede “re,” “be” ve “nûn” harflerinin çok yakın grafik benzerlikler gösterdiği, bazen tek bir noktayla ayırt edildiği ve eserlerin elyazması olduğu göz önünde bulundurulursa “Sincar”ın “Sincab” ya da “Sincan”la karıştırılmış olma ihtimali de büyüktür. Şecereyi aslen Arap olan Hz. Aliye; seyyidliğe ve Sasaniliğe götürme gayretleri göz önünde bulundurulursa (izlenen yolun ayrıntıları daha sonra gelecek) bu değişikliklerin bile, kimi kasıtlarla, bilinerek yapılmış olunabileceği ihtimal dışı değildir. Böylece ilk ata, hem adındaki hem yaşadığı ilk vatanındaki değişiklikle Kürtlükten ve Kürdistan bölgesinden uzaklaştırılmış oluyor, onun aslen Arap olan bir şecereye bağlanmasının önündeki engeller ortadan kaldırılıyor. Aslında daha sonraki nüshalarda “Kurdî” nisbesinin de kaldırıldığı ve adın “Feyrûz” formuna dönüştürüldüğü görülmektedir.

Örneğin Safevilerin ikinci şahı olan I. Şah Tahmasp zamanında Mir Ebu’l-Feth-i Hüseynî tarafından yeniden yazılan ve 20. yüzyıl başına, diğer eski yazma nüshalar bulunana kadar Safevilerin resmi tarihi olarak değerlendirilen Safvetü’s-Safa nüshasında Safevilerin etnik kökenlerinin Kürtlerle ilişkilendirilen ve tarikatın sünni bir tarikat olarak doğduğunu gösteren bütün bilgiler silinmiş, Hüseyni kolundan seyyidlik ve tarikat olarak da Şiilik esere egemen kılınmıştır. Mir Ebu’l-Feth-i Hüseynî, Şah Tahmasp’ın buyruğu üzerine eseri düzelterek ve değişiklikler yaparak kaleme aldığını da girişte açık açık bildirmektedir.

Togan’a göre 1491 nüshasında bir müridinin Şeyh Safiyyüdin’e nesebine ilişkin soru sorduğu, Şeyh Safiyyüdin’in neseplerinde seyyidlik bulunduğunu ancak Hasanî mi Hüseyni mi olduğunu belirtmediği yazılıdır. Ancak,1508 nüshasında Şeyh Safiyeddin’in oğlu Şeyh Sadreddin’in 770’te (1368) Memluk Sultanı Barkuk zamanında Hacca gittiği, orada Medine-i Münevvere’nin şerifi Seyyid Şehabeddin ibn Ahmed bin Hüseyin’den atası Birûz’un nesebini gösterecek şecerelerin arşivlerde bulunup bulunamayacağının sorduğu, Seyyid Şehabeddin’in bu nesebin çok güzel bir neseb ulduğunu “Pîrûz’dan/Bîrûz’dan Hazreti Nebi (Muhammed) salavatüllahi aleyhi selama kadar ulaştığı”nı söylediği belirtilir. Güya orada hac farizesini yerine getirmek için bulunan bütün topluluğun şahitliğinde bir şecerede “Fîrûs ibn Mehdî ibn Alî ibn Huseyin ibn Ahmed bin Ebulkasim, İbn Nabis ibn Husyin ibn Ahmed ibn Davud ibn Ali ibn Musa el Sani ibn İbrahim ibn Musa El Kazim ibn Cafer-i Sadik ibn Muhammed Bakır, ibn İmam Zeynelabiddin Huseyin İbn Ali bin Ebi Talib aleyhi selat ve selam”a varan bir kolun bulunduğu yazılıdır.

Bu müdahaleler, isim ve yer adlarındaki değişikliklerin bilinçli olarak yapılmış olduğunu gösterir.

Fakat Zeki Velidi Togan’ın belirttiğine göre, müdahale, söz konusu bilgileri 1508 nüshasına yerleştiren yazarın tarih konusundaki bilgisizliğini gösterdiğini ve dolayısıyla yazılan nüshaların Safvetü’s-Safa’nın eski orijinal nüshası olmayıp çok sonraları değiştirildiğini de göz önüne seriyor. Togan, orijinal Safvetü’s-Safa’nın 1357’de yazıldığını, oysa 1508’de yazılan Safvetü’s-Safa’nın Şeyh Sadreddin’in 770 /1368 yılında Sultan Barkuk zamanında Medine’ye gittiğini yazmaktadır. Böylece 11-12 yıl sonra hacca gidildiğinde elde edilen bilgiler, bu kadar yıl önce yazılmış bir kitapta yer alamayacağına göre, bunun söz konusu nüshanın sonradan değiştirilerek kaleme alındığının açık kanıtı olarak ortaya çıkar. Üstelik yazar hacca Memluk Sultanı Barkuk zamanında gidildiğini de belirtir, oysa bu sultanın ilk taht dönemi, belirtilen 770(1368) değil, 784-801 (1382-1399) yılları arasına rastlar.

1508 nüshasında Şeyh Safiyeddin’in şeceresi Pîrûz/Bîruz’a kadar götürüldüğünde, Bîrûz Şah Zêrinkulahê (Zerinkulah-ı) Sincani diye yazılmıştır. Ancak aynı eserin bu ataların ne zaman gelip Erdebil’e yerleştiklerine ilişkin bölümünde Bîrûz’un nesebinin Kürt olduğu, meşhur tasavvuf erenlerinden ve tarikat erbablarından İbrahim Edhem zamanında onun askerleriyle birlikte “Sincan/Sincar” bölgesinden çıkarak Azerbaycan’a geldiği, Mugan nahiyesi bölgesine yerleştiği ve Aran, Elvan ve Derbum’lerin kâfirlerden tamamen temizlenip buraların ”İslam fethiyle şereflendirilmesinde” yer aldıkları belirtilir. Başka bir yerde de Şeyh Safüyeddin’in mürşidi ve ona tarikat şeyhliğini devreden Şeyh Zahid Gilani’nin asıl adının Şeyh Taceddin İbrahim ibn Ruşan Emir el-Kurdi el-Sincani olduğu ve bunun yedi atasına kadar şeyh olduğu belirtilir.[17]

Togan kendi karşılaştırmalarından şu sonuçları çıkarır: Erdebil, Arran (Erivan ve Nahcıvan’ı içeren bölge, -MC), Mugan ve Darbum yörelerinin bir Kürt lideriyle birlikte fethedilmesi olayı bu şehirlerin 416’da/1025 Kürt Rewadi beyi Mamlan ibn Vahsudan (bkz. Kisravi Tebrizi, Şahriyarân-i gumnâm, II 94.) tarafından ele geçirilmesi ile izah edilebilir. Şeyh Zahid’in ve Şeyh Safiyeddin’in ataları bu seferlerle birlikte Gilan ve Erdebil’e gelmiş ve İslam’ı Mugan ve Arran yörelerinde yaymış olabilirler. Fakat birincisinin bütün ataları şeyhken Şeyh Safiyeddin’in gelen ilk atasından kendisine kadar olanlar zengin köylülerdi ve çoğunlukla Erdebil yakınlarındaki Kelchuran (Kelxuran) yöresinde yaşadılar.

Togan’a göre “A” diye belirlenen (1491 nüshası –M.C.) nüshadan alınan ve Şeyh Safi’nin kanının Ali’nin kanıyla karışmış olabileceğini anlatan bölümde, onun, Ali’nin eşi ve peygamberin kızı Fatma’dan mı, yoksa başka bir karısından mı geldiği, ya da Şeyh Safi’nin annesinden mi babasından mı dolayı onlara ulaştığı belirtilmemiştir. Fakat “B”de (1508 nüshasında –M.C.) şunları okuruz: Şeyh Sadreddin hacca gittiğinde Medine şerifi Şihab Seyid el-Din’den soyunun Aliye vardığı ve seyyid olduklarına ilişkin bir şecere almaya çalıştı. Medine Şerifi, Şeyh Safiyeddin’in atalarından olan Pîrûz Şah Zêrrinkulah Kurdi’nin adıyla benzeşen bir Fîrûs adının şecerede bulunduğunu belirtmiş. Demek ki Hac tarihi, İbn Bezzaz Tevekkülî’nin kitabına yerleştirilirken, bu kitabın 759’da/1357/8) yazıldığı, hac seferinin ise 770’da/1368/9 yapıldığı unutuldu. Ayrıca bu hac seferi Sultan Barkuk dönemine rast getirilmiştir ki onun yöneticilik devri 784-801/1382-1399 yılları arasıdır. Şah İsmail ile Şeyh Safi arasındaki 6 nesil ile Şeyh Safi’den Fîruz’a denk gelen ve on iki ile on dört nesil arası olan Fîruz Şah’la İmam Musa el-Kazım (ö. 183/799) arasında var olan aranın biraz fazla büyük olduğunun farkına da varılmıyor orada.

Togana göre, İbrahim Edhem ile Kürt liderlerin Azerbaycan’daki varlıklarının aynı yüzyıla sığdırılması da tarihi bir yanlışlıktır. Edhem, onlardan iki yüzyıl önce yaşamıştır.

Togan, Reşiddeddin’in (Mukâtabât-i Rashidi, ed. M. Shafi,  s. 265-72, 309, Lahor 1947, ayrıca bkz. Browne, Edward Granville, A Literary History of Persia, 4 cilt, Ibex Pub, 1997. cilt IV, 35. ) elyazmalarında Şeyh Safi’nin ve oğlu Şeyh Sadreddin’in o dönemde “seyyid” olarak anılmadıkları bilgisini de verir.

Togan “Fakat Şeyh Sadreddin’in Medine’nin Şerifi’nin yanında kendisine bir şecere elde etmeye çabalamış olması mümkündür” der ve şunları ekler: “Şah İsmail dönemine gelinceye kadar Erdebil’in Kürd şeyhinin mirasçıları Türk gibi gösterildiler. Önceleri onlar Şafii mezhebinden Sünni idiler, Şiilik düşüncelerini muhtemelen kendilerini izleyen Türkmenlerden (Kızılbaşlardan) aldılar. Isfahan’da (şahlık döneminde burayı başkent seçerken –M.C.) İran milliyetçiliğinin savunucuları kesildiler. Mesele ayrıntılı olarak W. Hinz tarafından tartışılmaktadır. Alevilik (Şiilik) fikri onlar için aslında iktidarı ele geçirmek ve orada kalmak içindi.”[18]

İsmail’in şah olmasından sonra yazılan 1508 nüshasında, seyyidlik şeceresinin Hz. Hüseyin üzerinden Hz. Aliye ulaştırılmasının sebebi, Safevilerin kendilerini İran’ın köklü efsanevi Sasani krallık ailesine bağlama gereksiniminden gelir. Bütün İran üzerine hak iddia eden Şah’ın aynı zamanda bir yanıyla da 900 yıl önceki son Sasani hükümdarından geldiğini ispat çabası görülür. Çünkü İslam’ın doğuşu ve Arap İslam’ının yayılması, Sasanilerin sonunu getirmişti. Ama son Sasani hükümdarı III. Yezdegerd’in kızı, Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’le evlenmişti. [19]Bunu göz önünde bulunduran Şah İsmail, aynı zamanda Fars Sasani şahlarının varisi kimliğiyle, İslamiyet’in doğuşu, Abbasilerin egemenliği ve ardından Moğol istilasıyla egemenliğini ve bütünlüğünü kaybederek paramparça olan “İran Fars milleti”ni 900 yıl sonra ilk kez tekrar birleştiren bir imparator, efsanevi bir kahraman olarak sembolleşiyordu. Başlangıçta Türkmen şahı Akkoyunlu Uzun Hasan’ın torunu olarak tahtta hak sahipliği iddiası varken, İranileşme boyutunu arttırma ihtiyacı büyüdükçe Hüseyni koldan seyyidlik ve Sasani devletinin meşru varisliği iddiası öne çıkar.

Zaten İranlılar gibi İranologların çoğu Safevileri, 900 yıl sonra bir bayrak altında toplayarak modern İran ulusunun doğuşunu başlatan reformcu ve rönesansçılar olarak görür.[20]

Safvetü’s-Safa üzerine çalışma yapan diğer önemli bir araştırmacı, Azerbaycanlı Seyyid Ahmed Kesrevi Şeyh Safi va Tebaraş adlı araştırmasında İbn Bezzaz olarak tanınan Erdebilli Derviş Tevekkuli’nin Şeyh Safi ve atalarıyla ilgili olarak yazdığı Safvetü’s-Safa adlı kaynağın bizlere ilk yazıldığı gibi ulaşmadığını ve şu an mevcut nüshaların, Safevi ailesinin müritleri tarafından manipüle edildiğini söyler.

Kesrevi’ye göre, müritleri İbni Bezzaz’ın kitabında Şeyh Safiyeddin’in seyyidliğine ve Şiiliğine gölge düşürebilecek ifadeleri, ya değiştirmiş ya da tamamıyla çıkarmış, kendi arzu ve düşünceleriyle uyuşan hikâye ve açıklamalar eklemişlerdir. Bu nedenle Kesrevi, “Ailenin seyyidliğiyle ilgili her hikâye ve açıklama inanılmaması gereken manipülasyondur” der. Ayrıca, Şeyh Safiyeddin’in sadece “şeyhlik lakabı vardı ve bundan başka bir şeyle çağrılmıyordu” diye de vurgular.[21]

 Safevilerin etnik kökenleri meselesine dönersek; Safvetü’Safa nüshalarında (1485, 1491, 1508) Şeyh Safiyeddin’in şeceresi aşağıdaki gibi sıralanır ve ilk ikisinde üste doğru Fîruz Şahla biter: “… Kaddese sırre Şeyh Safiyeddin Ebu’l-feth İshak bin el-Şeyh Emineddin Cebrail bin el-Saleh Kutbeddin Ebubekr bin Salahaddin Raşid bin Muhammad el-Hafız el-Kelamüllah bin Awwaz bin Pirûz (Firuz/Bîrûz) Şah Zêrinkulah el-Kurdi el-Sencani’dir” (Veya Sencabi ya da Sencari…. Bütün bu adlar Kürt şehirleridir –M.C.).[22]

Safvetü’s-Safa’dan Pîrûz Şah Zerinkullah el Kurdi’nin büyük sürülere sahip zengin bir köylü olduğunu ve yukarıda adı geçen bölgelere gelip Erdebil’in yakınına yerleştiğini öğreniyoruz.

Şeyh Safi’ye kadar sülalede dini liderlik ya da şeyhlik yoktur. Safi’nin erken yaşta kendisi gibi Kürt kökenden ama yedi nesil şeyh ailesinden gelen Şeyh İbrahim Zahid-i Gîlani’nin yanına giderek 25 yıl müritlik hizmetinde bulunduğu, Şeyh Zahid’ın kızı Bibi Fatma’yla evlendiği ve Şeyh’in tarikat halifeliğini Şeyh Safi’ye verdiğini, Şeyh Zahid’in ölümünden sonra Safiyeddin’in şeyhliğini ilan ettiği, onun da Erdebil’de Zahidî adını bırakarak Safevi adını alan tekkesini kurduğunu ve kısa bir sürede dönemin padişah ve şahlarının saygısını da kazanarak meşhur bir tarikat şeyhi haline geldiğini biliyoruz.[23]

Şeyh Safiyeddin’den sonra oğlu Şeyh Sadreddin, ondan sonra oğlu Şeyh Hoca Ali (Xwace Alî / Siyahpûş) sonra onun oğlu Şeyh İbrahim geçti. Şeyh İbrahim ölünce yerine oğlu Şeyh Cüneyd’in, onun yerine oğlu Şeyh Haydar’ın ve onun da yerine kısa bir süre oğlu Sultan Ali’nin, o da ölünce Şeyh Haydar’ın ortanca oğlu (Şah) İsmail’in tarikat şeyhliğine geçtiğini biliyoruz.

M. Zeki Velidi Togan, Seyyid Ahmed Kesrevi, Micheal Mazzaoui ve Roger Savory’den başka Anadolu Türkmenleri, Akkoyunlular ve Safeviler alanında ciddi çalışmaları olan Türk tarihçisi Faruk Sümer de Safevilerin etnik olarak Kürt kökenden geldikleri ve tarikatın başlangıçta Sünni Şafii bir tarikat olarak doğduğu kanaatindedir : ”Tahmin etmek mümkün olabilir ki, Safiyeddin İshak’ın atası Fîrûz Şah, Kürdler’in 10. Yüzyılda Azerbaycan ve Arran’da yayılmaları esnasında Erdebil’e gelmiş ve şehrin yakınında bir yerde yerleşmiştir. 11. yüzyılın ikinci yarısında Selçuklular Azerbaycan, Kürdistan, Arran ve Doğu-Anadolu’ya geldiklerinde buralarda hâkimiyet süren Revâdi, Şeddadi, Mervani ve Annâzoğulları gibi birçok Kürd hanedanları ile karşılaşmışlardı. Bunlardan Revâdiler, Âzerbaycan’ı idare ediyorlardı. Emir Ahmedil de bunlardan olup Erdebil ve Tebriz şehirlerinin hâkimi idi. Adı geçen yerler 11. yüzyılın sonlarından itibaren Ahmedil’in Türk memlükü (İran Azarbaycan’lı Seyyid Ahmed Kesrevi’ye göre onun oğlu –M.C.) Ak Sungur ve oğulları tarafından idare edilmiştir. Karakoyunlular zamanında Erdebil’den Mugan’a kadar uzanan bölgenin Cakirlü oymağının yurdu olduğunu biliyoruz. İbn Arab Şah’a göre bu oymak Kürd menşelidir.”[24]

Yani, Safevi şeyhlerinin bilinen ilk atasının Kürt olduğu açıktır. Hoca Ali’ye, oğlu Şeyh İbrahim’e kadar olanlar Kürtlüklerini reddetmez. Hatta 1508 nüshasında, koyu seyyidlik iddiasının yanısıra- Pîrûz Şah Zêrînkulah’ın Kürtlüğü vurgulanmıştır.

15. yüzyılın başında oğlu Şeyh İbrahim’le Çemişkezek üzeri haca giden Hoca Ali burada bir süre aşiretler arasında kalmış, hatta o dönemde Akkoyunluların kışkırttığı Çemişkezek beyleri arasındaki anlaşmazlıkları gidermiş ve onları barıştırdıktan sonra Bilad-ı Şam üzeri haca gitmiştir. Bu, büyük olasılıkla Safevilerin Anadolu’ya ilk gelişleridir; onların Çemişkezek Kürtleri arasında büyük bir saygınlıkları olmasa ve tanınmasalar beylerini barıştıramazlardı. Gerçi o gittikten sonra anlaşmazlıklar yeniden boy vermiştir. Bu arada belirtmekte yarar var ki tarikatte ilk Şii eğilimlerin Hoca Ali zamanında ortaya çıktığı konusunda pek çok tarihçi görüş sahibidir.

Şah İsmail zamanında Safevtü’Safa’da etnik Kürt kökeni vurgusu sürdüğü halde özellikle onun dedesi Şeyh Cüneyd’in Karakoyunlu Cihan Şah’ın tehdidi karşısında Anadolu’yu, batı Kürdistan’ı, Bilad-i Şam’ı dolaştıktan sonra gelip Amid’de Akkoyunlu Uzun Hasan’ın yanına yerleşmesi, onun tarafından büyük saygıyla karşılanması, taraftarlarına devlet makamlarında yer verilmesi ve hele hele Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm’le  evlenip akrabalık bağları kurması tarikatın cazibesini büsbütün arttırmış, Türkmen aşiret mensuplarının akın akın saflarına geçmesine yol açmıştır.

Aşiret müritleri, okuma yazma bilmedikleri için onlara tarikatın prensip ve ibadetleri kendi dilleriyle Türkmence ve Azerice anlatılmış, Türkçe sazlı sözlü dualarla ibadet ve zikirler yapılmıştır.

Farsça olan Safvetü’s Safa’nın tarih bölümleri değil, ama inanç bölümleri Türkçeye, Çağataycaya çevrilerek, ‘Buyruk’, Makamat-ı Şeyh Safi’ve ‘Tezkirat-ı Şeyh Safi’adıyla yaygınlaştırılmıştır. Daha sonra kimi taraftarlar ve ileri gelenler, bunun Safvetü’s-Safa’nın tümü ve kendisi olduğunu sanarak ona Safvetü’s-Safa bile demişlerdir. Aynı dönemde, büyük çoğunluğu oluşturan Türkmen asıllı taraftarların sevgisini arttırmak için Safevi şeyhlerinin Türkmen asıllı oldukları yayılmıştır. Zaten Uzun Hasan’la anne tarafıyla sağlanan evlilik bağı, onların Türklüklerini öne sürmelerine tam destek vermiştir ve bu iddianın günümüze kadar gelmesine yol açmıştır.

Ama ciddi olarak meseleye bakıldığında Safevi Şeyh ve Şahlarının baba tarafından zaten, ama anne tarafından bile aslında öyle ‘saf Türk’olmadıkları görülür.

Uzun Hasan’ın kendisi baba tarafından Türkmen, ama anne tarafından karmaşık ilginç bir evlilik zincirinin evladıdır. Minorsky’e göre annesi Sara Hatun Diyarbekir’li Arami bir Hristiyan’ın kızıdır ve babası Karayülük Ali’yle evlenmiş, Uzun Hasan gibi Hatice Begüm de bu evlilikten doğmuştur. Her ne kadar Joseph von Hammer-Purgstal[25] onun Rum (Grek) bir prenses olduğunu belirtirse de bu doğru değil.

Sara’nın babasının adının Pîr Ali olduğunu iddia edenler var. Bu durumda batıni Nusayri, İsmaili ya da Kalenderi ama semitik (Arap, Keldani ya da Asuri-Süryani) bir familyadan gelmiş olması da mümkündür. Uzun Hasan’ın babası Karayülük Ali’nin kendisi de Trabzon Rum Pontus krallarından IV. Aleks’in kızı ile evlenen Karayülük Osman’ın bu evlilikten doğan oğludur. Yani Uzun Hasan’ın annesi Arami, baba annesi de Trabzon Rum Pontus Krallığı’ndan bir prensestir.[26]

Şeyh Cüneyd’in oğlu ve Uzun Hasan’ın yeğeni olan Şeyh Haydar da onun kızıyla evlenmiştir. Akkoyunlular arasında Şeyh Haydar’ın karısı olarak bilinen Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Begüm ya da Halime Begüm olarak tanıtılır. Fakat kızın esas ismi Martha’dır. Onun, Trabzon Rum Pontus kralı IV. Aleks’in oğlu Kral Kalo Johannes’in kızı Catarina Theodora Despina Komnenon’un Uzun Hasan ile evliliğinden doğduğu batılı ve doğulu tarihçiler, müslüman ve gayri müslim vakanüvisler tarafından belirtilir. Theodora Despina’nın annesi ise Gürcü kralının kızıdır. Yani Rum (Grek) bir baba ve Gürcü bir anneden doğmuştu.

Catarina Theodora Despina’nın Uzun Hasan’la yaptığı evlilik öncesi yaşamı hakkında pek bilgi yok, ama kendi kavminden biriyle başarısız bir evlilik yapmış olabileceği ve bu evlilikten çocuklarının olabileceği ihtimali var.

Despina aslında siyasi bir evlilik yaptı. Uzun Hasan ile, Hristiyan kalmak ve Hristiyan din adamlarını, hizmetkârlarını ve maiyetini beraberinde götürerek bir Hristiyan olarak yaşamaya devam etmek koşuluyla evlenebileceğini şart koşmuştu. Babası Kral Johannes ve Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan bu şartı kabul etmişlerdi. Sebebi de şuydu: O dönemde Osmanlı sultanı II. Mehmed İstanbul’u fethetmiş, Bizans İmparatorluğu’na son vermiş, doğuda Kara Deniz kıyılarında sadece küçük bir Hristiyan devlet; Trabzon Rum Pontus Devleti kalmıştı. Bu devlet de Osmanlının aşırı baskı ve tehdidi altındaydı. Kral Johannes, iktidarını ayakta tutabilmek için Osmanlılarla o dönemde çatışma halinde bulunan Akkoyunlu Şahı Uzun Hasan’la ittifak yolları arıyordu. Elçilerini Uzun Hasan’a gönderdi. Uzun Hasan, Krala kızı Catarina Theodora Despinayı kendisine eş olarak vermesi ve Kapadokya”yı kendisine bağışlaması şartıyla bu işbirliğine gideceğini ve onu Osmanlıların tehdit ve saldırılarından koruyabileceğini belirtmişti. Aslında Kapadokya o zaman Kralın egemenlik alanından çıkmış olduğu halde Kral Kalo Johannes şartları kabul etti.

Catarina ile Uzun Hasan’ın evliliği 1458’de gerçekleşti. O yıl Catarina Theodora Despina’ın babası öldü, kralın yerine geçen oğlu David Komnenus babasının verdiği taahhüde bağlı kalarak evliliği gerçekleştirdi. Gelin, belirtildiği gibi bütün Hristiyan papaz, rahibe, cariye ve maiyetiyle gönderildi, iki devletin sınırında, gelin alayı Akkoyunlulara teslim edildi.

Bazı tarihçiler, ilk başta Catarina Theodora Despina’nın doğrudan Diyarbekir (Amid)’e geldiğini, bazıları ise Harput kalesi yakınındaki bir manastıra gidip yerleştiğini belirtirlerse de, muhtemelen önce Diyarbekir’e, Uzun Hasan’ın sarayına geldi, Uzun Hasan başkentini Diyarbekir’den Tebriz’e götürünce onunla gidip yeni yaptırılan ‘Heşt Buhuşt’(Sekiz Cennet) sarayında kaldı. Catarina’nın kızkardeşinin oğlu Venedikli Caterino Zeno[27] 1471 yılından sonra Tebriz’e, onun yanına gitti. Heşt Buhuşt sarayına onun bir akrabası olarak sokuldu ve serbestçe dolaştı, hem teyzesinin hem de Uzun Hasan’ın özel sofralarında aile toplantılarında ağırlandı. Zeno bir Hristiyan olarak onun hiçbir zaman dini görevlerini ihmal etmediğine tanıklık etmişti. Zeno onun sayesinde Uzun Hasan’ı Osmanlılara karşı savaşta Venediklilerle iş birliği yapmaya bile ikna etti. Daha sonra Venedikliler verdikleri sözleri zamanında yerine getiremediklerinden varılan işbirliği anlaşmasından bir şey çıkmadı.

Ama tarihi belirlenemeyen bir süre sonra Catarina Theodora Despina’nın Uzun Hasan’la arası açılınca, maiyeti ve kız çocuklarıyla gelip Harput’ta bir manastırda kaldı. Ömrünün sonuna kadar orada dindar bir Hristiyan olarak yaşadı. Ölünce de naaşı Amid’e gönderilerek Aya Yorgi Kilisesi’nin bahçesine bir merdivenin altına gömüldü. Venedikli Bir Tüccar 1510 yılında Diyarbekir’i ziyaret ederken bu kiliseye gittiğini ve Catarina Theodora Despina’nın mezarını ziyaret ettiğini belirtir. Hatta yer bakımından mezarına önem verilmediğini ima eden bir serzenişte de bulunur.[28]

Venedikli seyyah, diplomat ve tüccarların belge, rapor ve seyahatnamelerinden anlaşıldığı kadarıyla Catarina Theodora Despina’nın Uzun Hasan ile evliliğinden üç kızı, bir oğlu oldu. Kızların adı Martha, Eliel ve Eziel, oğlanın adı ise Mesih idi. İslam tarihçileri oğlanın adını Maksud olarak verirler. Martha önce de belirttiğimiz gibi Şeyh Haydar’la evlendi, bu evlilikten kız çocuklarının yanı sıra üç erkek çocuk da oldu, Mirza Ali (Sultan Ali), Mirza İsmail ve Mirza İbrahim. Bir ara küçük yaşta babasının yerine şeyhlik postuna oturan Mirza Ali erken yaşta babalarının düşmanları olan Karakoyunlu ve Akkoyunlu bey ve şehzadelerin çabalarıyla öldürüldü, Akkoyunluların tarafına geçtiği iddia edilen Mirza İbrahim’den fazla bahsedilmez, o da küçük yaşta ölmüş olmalı. Altı yaşındayken babası (Şeyh Haydar) öldürülen Mirza İsmail ise bütün kovalamacalara rağmen yaşamayı başardı, önce kardeşinin yerine şeyhlik postuna, ardından 14 yaşında Tebriz’i ele geçirince de şahlığını ilan ederek şahlık tahtına oturdu ve Uzun Hasan’ın kızından doğma bir şehzade (sultan) olarak tüm Akkoyunlu tahtında hak iddia etti.

Martha ve Uzun Hasan’ın oğulları olan Maksud (Mesih), 1478’de kimi vakanüvislerce 20 yaşındayken -Uzun Hasan’ın öldüğü gece 6 Ocak 1478- iki üvey kardeşi tarafından boğdurularak öldürüldü. Caterina 1458’de Uzun Hasan’la evlendiğine göre eğer o 20 yaşında idiyse demek ki ikisinin evlenmesinden önce belki de başka bir evlilikten doğmuştu, ya da yaşı daha küçüktü (17-18 dolayı).

Aslında Catarina ile Uzun Hasan’ın müşterek çocukları üzerindeki belirsizlik üç kızda da var. Uzun Hasan’ın Sünni Müslüman dindar bir padişah olduğu iddia edilir. Gerçi Despina’yla Hristiyan olarak kalması koşuluyla evlenmiştir. Bu resmi bir evlilik mi bir sultan-cariye benzeri nikahsız ilişkisi mi belli değil, beli olan onun Uzun Hasan’ın karısı, şahbanu (kraliçe) olarak kabul edildiğidir. Buna rağmen acaba Uzun Hasan gibi Müslüman bir padişahtan doğan erkek ve kız çocuklarının adları neden Hristiyan adları olsun ki. Bugün bile Müslümanlar arasında buna hoşgörüyle bakılmamaktadır.

Martha, Şeyh Haydar’la evlendikten sonra Alemşah Begüm adını almış, ama Müslüman Sünni gibi yaşadığı söylenemez. Zaten o dönemde Şeyh Haydar da ehli Sünne ve’l cemaa prensiplerini bir yana atan ve Sünnilerin ‘Gülat Şiilik’ dedikleri; namazı, orucu, hacı, zekatı olmayan, cemlerinde içkilerin içildiği, müritlerin Şeyh Haydar’ı tanrı olarak gördüğü” batıni” bir din-mezhep ilişkisi yaşıyordu.

Martha’nın diğer iki kız kardeşi; Eliel ve Eziel ise anneleri Catarina Theodora Despina’yla birlikte Harput’taki manastırda Hristiyan olarak yaşamaya devam ettiler, anneleri ölünce de onlar orada kaldı. Ancak 1478’de babaları Uzun Hasan’ın öldürüldüğü gece, asıl kardeşleri Maksud (Mesih)’un üvey kardeşleri tarafından boğdurulduğu haberini alınca korktular, manastırdaki varlıklarını, mücevherlerini alarak önce Halep’e, ardından Şam’a kaçtılar.

Neden, Uzun Hasan’ın çocukları önce Hristiyan adı aldılar ve kimisi yaşamının sonuna kadar bu adlarla ve Hristiyan kaldı? Yoksa aslında bunlar Despina’nın daha önce Hristiyan bir Rum’la yaptığı başka bir evlilikten mi doğdu, ama miras ve taht kavgaları nedeniyle onları Uzun Hasan’dan gibi göstermek, Venediklilerin ve Safevilerin hesabına mı geldi? Bu konuda var olan muğlaklıkla fazla iddiada bulunulamaz, ama işin bu yanı bir soru ve kuşku olarak kalır, halen de araştırılmaya muhtaçtır. Eğer bu kuşku doğru çıkarsa Şah İsmail’in anne tarafından dedesinin Uzun Hasan olduğu tezi de çöker.

Yani Safevilerin baba ve anne tarafından Türklüklerini iddia etmek oldukça zorlamadır.

Safevilerin dini-mezhebi inançları

İdris-i Bidlisi Selim-Şahname’de,”Geçmiş zamanlarda ve önceki dönemlerde “İşte bunlar Allah’ın doğru yola eriştirdikleridir, onların yoluna uy (Kur’an, 6/90)” hükmü gereğince hak ve doğru yolu dileyen ve nebilerle velilere uymayı amaçlayan Anadolulu saf ve temiz inançlı muhlis kişilerden büyük bir topluluk onlara uymaktaydı. Erdebilli Safeviye şeyhlerinden ve mürşitlerinden bazıları, şeriat yolunda ve tarikat seccadesinde sabitkadem olup hak taliplerini irşat etmede ve onlara yol göstermede tam bir gayret ve mücadele gösterdiklerinden, özetle daha önce bahsedildiği üzere Osmanlı ve Şam memleketlerinden birçok din büyüğü ve hak ehli kimseler o şeyhlere bağlanmışlardır (Bitlisi, burada tarikatın Sünni bir tarikat olarak doğduğunu açıkça belirtir –MC). O sülale günlerin ve gecelerin geçmesiyle hak ehlinden ve irşat edebilecek kimselerden uzak kaldığından ‘Onların ardından namazı bırakan, şehvetlerine uyan bir nesil geldi. İşte bunlar azgınlıklarının karşılığını göreceklerdir,’ (Kur’an, 19/59) hükmü gereğince o mürşitlerin geride kalanlarının ve zürriyetlerinin çoğu sapıklığa düştü, zahiri tahta önder olmak arzusuyla seleflerinin yol ve üslubunu tamamen bir yana bıraktı ve cahilleri taklit etmek yoluyla yüceltme ve ululamayı, ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diye kulluk ve müşrikçe tapınma derecesine vardırdılar.[29]

O şeyhlerin geride kalanları, İran krallarının ve sultanlarının kızlarıyla evlenip akrabalık kurdular[30] ve böylece hileci tabilerin kafasında padişahlık sevdası uyandı. Memleketin hükümdarlığında bulunduğunu ispat için belirsiz bir seyitlik iddiasında bulundular.[31]

Babaları zamanında böyle bir şey söz konusu değilken[32] ve takva içerisinde bu soy nisbeti açığa vurulmazken,[33] hükümdarlık iddiasıyla ilhatlarını ortaya koyup kötü bid’atler türettikleri zaman Gülat Şiaya katıldılar. Bazen Hulûliler (Müslümanlardan ruh göçüne inananların oluşturdukları fırka) gibi peygamber ehli beytinden gelen imametin (Mehdi’nin) bu Safevi şeyhlerinin çocukları arasından çıkacağını iddia ediyor, bazen da haramları ihlal etmede ve yasakları mubah hale getirmede bu topluluk… Hallac-ı Mansur gibi bazı meczup sofilerin sarhoşluk (kendinden geçme) hali içerisinde söyledikleri sözleri kullanıyordu.”[34]

İdris-i Bitlisi, Safevi Tarikatı hakkında bu tespitleri sırf onları karalamak için yapmıyordu, bilgiler, bazı tarihsel gerçeklere, tarikatın içinden geçtiği aşamalara dayanıyordu. Bunu görebilmek için Safevilerin tarihlerine, geçirdikleri aşamalara yakından bakmakta yarar var.

Daha önce belirtildiği gibi Erdebillilerin sülalesinde şeyhlik, ilk kez mürşidi Şeyh İbrahim Zahidi-yi el Kurdi-yi Gilani’den halifeliği devr alan Şeyh Safiyeddin’le başladı. Dikkat edilirse halifelik Şeyh Zahidi Gilani’den Şeyh Safiyeddin’e baba-oğul ilişkisinden değil, kayın baba-damat ilişkisinden geçmiştir. Halifelik Şeyh Safiyeddin’e geçtikten sonra hem tarikatın ismi değişmiş hem de halifelik artık hep babadan oğula; Şeyh Safiyeddin’den oğlu Şeyh Sadreddin’e, ondan oğlu Şeyh Xwace (Hace) Ali’ye, ondan oğlu Şeyh İbrahim’e, ondan oğlu Şeyh Cüneyd’e, ondan oğlu Şeyh Haydar’a ve ondan da oğlu Şah İsmail’e geçmiştir.

Bir ara Şeyh İbrahim’in ölümünden sonra onun halife seçtiği Şeyh Cüneyd’e geçmiş ama küçük olduğu için vasiliği amcası Şeyh Cafer’e verilmiştir. Şeyh Cüneyd büyüyünce de oğlu Karakoyunlu Cihan Şah’ın kızıyla evlenmiş olan amcası Şeyh Cafer, bu akrabalığın sağladığı iş birliği ve dayanışma ilişkisiyle Şah’ın buyruğuyla onu Erdebil’den kovdurmuş ve şeyhlik postunda oturmaya çalışmıştır. Şeyh Cüneyd 6 yılı Amida’da Uzun Hasan’ın yanında olmak üzere önemli bir süre sürgünde yaşamış; Kürdistan’ı, Rum’u ve Biladi Şam-ı dolaşmış, ancak Şeyh Cafer hilafeti ele geçirememiş ve Şeyh Cüneyd tarikatın şeyhi olmakta devam etmiştir. Şey Cüneyd Azerbaycan’da Şirvanşahlılar tarafından öldürülünce de Uzun Hasan Cüneyd’in oğlu Şeyh Haydar’ı getirip Erdebil’de şeyhlik makamına oturtmuş, Şeyh Cafer’e de onun veliliğine bakma buyruğunu vermiş, Şeyh Cafer mecburen şeyhlik postundan vazgeçmiştir.

Etnik kökenleri bakımından kurucusu ve halefleri (mürşitleri) Kürt olan bu tarikat kuruluşunda da dinsel-mezhepsel bakımından Şii değil, Şafii Sünni bir tarikat olarak doğmuştur. Bunu belgeleyen delillerden biri Safvetü’s-Safa’daki bilgilerdir. Eserde belirtildiğine göre birgün Şeyh Safiyeddin’e soruyorlar ”mezhebin nedir” diye o, imamların mezheplerine (Şafii, Hanifi, Hambeli ve Maliki olarak bilinen dört Sünni mezhep) inandığını isnatla, mezheplere bakmaksızın en güçlü bağları ve en iyi anlamlandırması olan hadisleri seçtiğini ve uyguladığını belirtir. O kendisinde ya da müritlerinde bu konularda bir tercih konusunda icazet görmediğini, değişik mezheplerde dile getirilen sorumlulukları yerine getirdiğini belirtir. Burada, onun farklı mezheplerden müritlere sahip olduğu için kendisini tek bir mezheple sınırlandırmayı düşünmediğini görmek mümkün, ama aynı zamanda onun Şii değil de sünni mezhepleri tercih ettiği de açıktır.

Tarikatın Sünni olarak doğduğunu gösteren ikinci kaynak Şeyh Safiyeddin döneminde yaşayan idari bir sorumlu, ama aynı zamanda şair, coğrafya ve tarih ilimleriyle meşgul olan Hamdullah Müstevfi Kazvini’nin eserleridir. Kazvini o dönemde Kazvin’de Moğolların vergi toplayıcısı (bacgir) idi ve yöreyi, yörenin ileri gelen insanlarını çok iyi tanıyor, hangi kurumun, vakfın ya da tekkenin ne ile meşgul olduğunu, gücünün ne olduğunu çok iyi biliyordu. Kazvini’nin o zaman yazılan eserlerinde Erdebil Tekkesi’ne ve Şeyh Safiyeddin’e ilişkin bilgilere de rastlanır. Şeyh Safiyedin (1252-1334)’in ölümünden dört yıl önce (1330) yazılan bir eserde; “Şeyh Safiyeddin hala hayattadır, büyük bir nüfuz sahibidir. Moğol yöneticileri ona büyük bir saygı duyuyorlar ve o pek çok kimseyi onların egemenliklerinin acı ve azarından korumuştur” denilir. Halkı Moğol yöneticilerinin tehdit ve baskısından koruyabilecek kadar güçlü ve etkin, ileri gelen bir Şeyh Safiyeddin…

Hamdullah Mustavfi Kazvini 1340’ta, yani Şeyh Safiyeddin’in ölümünden altı yıl sonra coğrafya kitabı Nüzhetü’l Kulûb’deErdebil’den bahsederken, sözü yine Şeyh Safiyeddin’e getirir ve “Allah kendisine rahmet eylesin” diyerek artık ölmüş olduğunu bilmemizi sağlar. Burada Hamdullah Mustevfa Kazvini“Erdebil halkının çoğunluğu Şafii ve Şeyh Safiyeddin’in müritleridir” diye belirtir. Kazvini hiçbir yerde tarikatın Şii ya da Şeyh Safiyeddin’in Hz Ali soyundan gelen bir seyit olduğunu belirtmiyor.[35]

Safvetü’s Safa ve Nüzhetü’l Kulûb, Safevi tarikatının Sünni Şafii olduğunu açıkça gösterir. Sonuçta, büyük Safevi tarikatının Şafii Sünni bir Kürt tarikatı olarak doğduğu rahatlıkla belirtilebilir.

Safevi Tarikatının Sünnilikten Şiiliğe kayması

Tarikat bir süre sonra Sünni prensipleri terk ederek Şii eğilimlere, oradan da Sünni din adamlarınca “Gülat Şiilik” (Aşırı Şiilik) olarak değerlendirilen bir yapıya dönüşmüş, maddi varlık, alan ve siyasal iktidar ele geçirme amacıyla Kafkaslarda Ermeni, Gürcü ve Çerkes Hristiyan bölgelerine gaza ve cihad yapmış, talanlar etmiş, Hristiyanları esir ederek getirmiş İslam köle pazarlarında satmıştır. Bu yolda dönemin iktidar odaklarıyla rekabet ve çatışmalara girişmiş; dini ve dünyevi liderliği tek bir rehberde birleştiren aşırı katı bağlılık prensipleri olan, bağnaz bir taraftar kazanmak uğruna aşırı şiddet kullanmadan kaçınmayan bir hareket haline gelmiş, hatta askeri militan savaşçı bir yapıya dönüşerek, Kızılbaşlık üniformasıyla tek tipleşmeye kadar varmıştır.

Safevi tarikatını iyi anlayabilmek için onun bu değişim sürecine biraz yakından bakmakta yarar var.

Tarikat, tekkenin merkezinin bulunduğu Erdebil’in o dönemde doğudan batıya, kuzeyden güneye gidip gelen, seyahat, ticaret ve askeri sefer yollarının kesiştiği stratejik bir yerde olması gerçeği de dahil pek çok başka nedenlerle, kısa sürede büyümüş, krallar ve şahlar tarafından saygı duyulan, sözü dinlenen bir kurum haline gelmiştir. Rum’dan, Kürdistan’dan, Ermenistan’dan, Karaman’dan, Dulkadir’den, Bilad-ı Şam’dan ve Kafkasya’dan Horasan’a kadar olan bölgelerden çeşitli halklardan müritleri oluşmuştur.

Walther Hinz, doğruluklarından kuşku duyulsa bile İngiliz İranolog E. G. Browne’e dayanarak Şeyh Safiyeddin’in zamanla meşhur ve saygın bir zat haline geldiğini, Moğol İlhanlıların veziri ve tarihçisi Reşiddüdin’in mektuplarından açıkça anlaşılmaktadır demektedir. Vezir bu mektupları ile Peygamber’in doğum gününde, her yıl, tekkeye şarap, yağ, hayvan, şeker, bal ve benzeri hediyeler vakfettiğini şeyhe bildirmektedir. Reşidüddin, Erdebil valisi oğlu Mîr Ahmed’e yolladığı başka bir mektupta Şeyh’e son derece saygı göstermesini ve sağlığıyla yakından ilgilenmesini istemiştir.[36]

Walther Hinz, F. Babinger’e dayanarak şöyle der: “Safi’nin oğlu Sadreddin (1334-92 şeyhlik dönemi –M.C.), torunu Hoca Ali (1392-1429) ve torununun oğlu Şeyh İbrahim (1429-1447, Şeyh Şah olarak da bilinir –M.C) kimseyi istekleriyle iz’ac etmeksizin Safevi postunda oturdular. Bu zatların şöhretleri Bursa’da Osmanlı padişahlarının sarayına kadar varmıştı; o kadar ki buradan Erdebil’e her yıl Çerağ akçesi adı altında kıymetli hediyeler gönderilirdi…

Bu şartlar altında, vaiz dinlemek için Erdebil Tekkesi’ne akın halinde ziyaretçilerin koşmasına şaşmamak lazımdır. Fakat ne gibi bir akîde güttüklerini tamamiyle bilememekteyiz. Daha Şeyh Safi zamanında Tebriz ve Merağa yoluyla Anadolu ve Irak’tan Erdebil’e üç ayda gidenlerin sayısı 3 bini bulmuştu.”[37] Farsça bir vekayiname bu malumatı tamamlamak üzere, daha sonraları, Belh ve Buhara gibi doğudan, uzak yerlerden gelen Safevi mensupları bulunduğunu da yazmaktadır.[38]

“Timurleng, 1402 yılında Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid’a karşı yaptığı muzafferane Anadolu seferinden dönerken Şeyh Hoca Ali ‘yi Erdebil zaviyesinde ziyaret etmişti. Mübarek zat, Timur üzerinde derin bir tesir yapmış olacak ki Cihangir (Timur –MC), köyleri ve arazisi ile birlikte Erdebil’i vakıf olarak Safevilere bağışladı ve Tekkeyi, en fena caniler için bile melce kabul etti. Bu imtiyaz, yüzlerce yıl böyle sürdü: Vakıfnameler, tam iki yüzyıl sonra Şah Abbas’ın askerleri tarafından Batı Türkistan’da bulunmuştur.”[39] Şah Abbas’ın saray kâtibi İskender Münşi bu hadise ve Anadolu esirlerinin serbest bırakılması hususunda şu mülahazaları serdetmektedir: Bu hususlar hükümdar fermanında kayıtlı olmamakla beraber halk arasında eskiden beri böyle söylenegeldiği için ben de kitabıma koydum. Üzerinde Moğolların damgası ve Emir Timur’un mührü bulunan ve eski harflerle yazılmış bulunan tomarlarda Hoca Ali’nin Timur’la buluşması, Hoca’nın kerametleri ve bu gibi hadiseler kaydolunmuştur. Bu vesika Belh üzerine yapılan seferde Andehut kalesinin zaptında (1602) İranlıların eline geçmiş ve Şah’a gönderilmişti.[40]

Tarikat reisi daha sağlığında yerine geçecek olanı belli ederdi. Sufilerin itikadınca bu suretle manevi bir kudret olan “Cenab-ı Hakka yakınlık (velayet) sırrı da babadan, seçilen oğula geçmiş bulunurdu. Veliahtın, oğullardan en yaşlısı olmasına lüzum yoktu. Bunun gibi, mesela Şeyh İbrahim üçüncü, Şeyh Cüneyd altıncı çocuk idi.

Halef, yalnız ruhani riyasete geçmiş olmazdı. Mabet dışında, Erdebil içinde ve etrafındaki köylerden ve araziden (Kalhoran, Tacıbüyük, Talhab ve İbrahimabad v.s.) alınan vergi ve diğer gelirlerin idaresi de kendisine düşerdi.”[41] Daha Şeyh Safi zamanında fakirlere yiyecek hazırlamaya memur edilmiş olan İsfahanlı Cemaleddin adında bir seyit bu iş için bir günde 1000 koyun kestiriyordu.[42]

Şeyh Hoca Ali zamanında, Timur Ankara savaşında (28 Haziran1402) I. Bayezid’i yenince Rum’dan (Osmanlı diyarından) 30 bin esirle dönmüş, Erdebil’de mola verirken tekkeyi ziyaret etmiş, Şeyh söz konusu esirleri serbest bırakarak kendisine bağışlamasını isteyince, Timur bu isteği kabul etmiştir. Sonra bu Rumlular, şeyhin müritleri olmuşlar, [43] bir kısmı Erdebil’de yerleşirken diğer bir kısmı da tarikatı yaymak üzere Rum diyarına (Osmanlı Anadolu’suna) geri dönerek tarikatı Osmanlı topraklarında yaymışlardır. Daha ilk başta, Moğolların veziri Raşidüddin Şeyh Safiyeddin’e özel bir saygı ve önem veriyordu. Timur Erdebil bölgesinin idaresini de tamamıyla Şeyh Hoca Ali’ye devretti.[44]

Böylece tarikatın tarihinde hem dini hem de dünyevi güç odağı olma dönemi başladı. Bu, tarikat şeyhlerinin dünya işleriyle daha fazla uğraşmalarına, genişleme ve güç dengeleri hesapları yapmalarına, kimi ittifaklara girip kimilerine karşı tutum almalarına zemin hazırladı. Şeyh Hoca Ali Timur’un çok yakın bir dostu ve müttefiki oldu. Onun ölümünden sonra gelen oğlu Şahruh da Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf’a karşı sefer zamanında 1412 kışında Karabağ yöresinde kışlamaya başlayınca Şeyh’i de ihmal etmedi, saygılarını sunmak üzere tekkesini özel olarak ziyaret etti.[45]

Moğollar-Timuriler İran’a, Anadolu’ya ve Arap diyarına yayılırken ve uzun bir dönem bu diyarlarda kalırken, sadece katliam ve talanlar yaparak şehirler yakıp yıkmamış, çeşitli topluluklarla ve onların ileri gelenleriyle iş birliği ilişkilerine girmişlerdir. Bu ilişkileri anlatan tarihçiler, onların dini inançları konusunda çok katı ve bağnaz olmadıkları, dönemine ve yerine göre farklı din ve mezhepleri tercih edebildikleri, onlarla ittifaka girdikleri bilgisini verir.

Moğollar, Orta Asya’dan gelirken Şaman dinlerine bağlıydılar, önlerine çıkanları, engel olarak gördükleri, din ve mezheplerine bakmaksızın ortadan kaldırdıkları gibi, kendilerine yarar gördüklerini de inançlarına bakmaksızın kucaklamış, dost olmuşlardır. Örneğin daha ilk istila dalgalarında batıya gelirken Alamut’taki bir nevi batıni İsmaili olan Haşhaşiyinleri de, Bağdat’tan İslam dünyasını yöneten Sünni İslam halifeliğini de çökertmişlerdir.

Tarihçiler, Moğollar bölgenin en güçlü iktidar odakları olan Abbasi Halifeleri ve bütün bölgede egemen olan Sünni mezheplere[46], dini ve dünyevi güçlerine saldırdıkları; Sünni olmayan mezheplerini,  (Şiiliği, batıni mezhep ve tarikatları), hatta Hristiyanlık ve Yezidiliği destekledikleri görüşündedirler.

Timur’un, önceki Moğol şahları gibi geniş bir dini hoşgörüye sahip olduğu belirtilir. Sünniliği değil, heterodoks mezhep ve tarikatları, hatta İslam dışı dinleri destekliyordu. 1258’de Moğollar Bağdat’ı ele geçirip talan edince Sünni Abbasi Halifeliği’nin bölgedeki egemenliğine son verdiler. Daha önce kenara itilmiş, baskı altında marjinalleştirilmiş ya da yeraltına itilmiş heterodoks mezhep ve tarikatlar bu fırsattan yararlanarak filizlenmeye, gelişip yaygınlaşmaya başladılar.

İbni Haldun 803/1400’de Şam’da Timur’la karşılaşıp bir süre onunla kaldıktan sonra şu tespiti yapar: “Bu Melik Timur, krallar ve firavunlar arasından bir liderdir. Bazıları onun bilgili bir âlim olduğunu sanırlarken aynı anda başka kimseler onun Rafızi olduğuna inanmaktaydılar; çünkü o peygamber ailesi (Ehli Beyt) üyelerine aşırı bir eğilim gösteriyordu. Başka birileri de onun sihirbazlığa inandığı görüşündedirler. Gerçek olan şu ki o bunlardan hiçbiri değil, haddinden fazla akıllı ve kurnazdır bildiği ya da bilmediği şeylerin peşinde koşan büyük bir arayıcıdır.”[47]

Timur’un Maveraünnehir’deki halefleri Sünni Ortodoks taraftarlığının şampiyonları iken onun Azerbaycan’daki; Karakoyun hanedanındaki halefleri ise Şiiliğe eğilim gösteriyorlardı; selefleri olan Celayirlerden muhtemelen daha fazla. Karakoyunlu beylerinin Şii olmaları nedeniyle, Safevi Şeyhlerinin onların egemenliğinde favori olarak kalabilmek ve hem dini hem de dünyevi güçlerini koruyabilmek için daha Hoca Ali zamanında Şii eğilimler gösterdikleri belirtilebilir. Karakoyunlu Cihan Şah bir kızını Şeyh Hoca Ali’nin oğullarından Şeyh Cafer’in oğlu Seyid Kasım Han’la evlendirmiş, onunla akrabalık bağları kurmuştu. Bu ilişki örneğin Şeyh Cafer’le Cihan Şah’ın el birliğiyle Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyd’i Erdebil’den kovmaya yetmişti. Çünkü onlara göre Şeyh Cüneyd kısa bir sürede çok büyük sayıda bir mürit taraftar kazanmış, Cihan Şah’ın dünyevi ve amcası Şeyh Cafer’in dini gücünü tehdit eder noktaya ulaşmıştı.[48]

Safevi şeyhleri sülalesinde muhtemelen ilk kez Şeyh Hoca Ali’nin Şiiliğe en azından sempati gösterdiğini belirten emareler var. Örneğin Abdullah Varlı’nın Dîroka Dugelên Kurdan (Kürt Devletlerinin Tarihi) adlı yapıtında Çemişkezek Beyliği ile ilgili olarak şunlar yazılıyor: ”Karakoyunlularla Akkoyunluların kışkırtmaları sonucu beyliğin içinde üzücü olaylar başladı. Memleket kardeşler arasında parçalandı. Çemişkezek Beyi Emir Hasan zamanında (1407–1426) meydana gelen bu üzücü olaylar, kısa sürdü, ‘Sultan Ali-yi Siyahpûş da denen Erdebilli Şeyh Hoca Ali, Çemişkezek üzeri Hacca gitti. Bir süre Çemişkezeklilerin arasında kaldı. Onları barıştırdı.”[49] Muhtemelen heterodoks İslam mezheplerinin de varlık gösterdiği Çemişkezek’te Şeyh Hoca Ali tanınan eğilimlerinden dolayı halk ve beyler tarafından saygıyla karşılanıyordu, Çemişkezek beyleri arasında var olan kimi sorunları da çözebilecek ve onları barıştırabilecek kadar önemseniyor, kendisine saygı duyuluyordu.

Daha sonra Hoca Ali Bilad-ı Şam’da iken, bu yörede Yezidilerin varlığını duyduğunda bayağı üzülmüş, Peygamberin evlatlarının katilleri olan Yezid bin Muaviye’nin soyundan gelen insanların takipçi ve taraftarları oldukları, ehli kitap olmadıkları gerekçesiyle katledilmelerinin helal olduğunu savunarak Timur’u ve diğer yöneticileri Yezidileri ortadan kaldırmaya ikna etmeye çalışmıştır. Bunlar Safevilerdeki Şii sempatisinin daha o zaman boy verdiğine ilişkin emareler olarak sayılabilir.[50]

Erdebil tarikatı şeyhlerinin, Şii Karakoyunlu hükümdarlarının egemenlik alanlarındaki topraklarda bulunmalarından dolayı, bu bölgeye komşu olan darü’l harba yönelik cihad ve gazalardan pay alma isteği de Şiiliğe sapmasında rol oynamış olmalıdır. Akkoyunlular, Karakoyunlular ve çok daha sonraları Osmanlının Trabzon şehzadeleri gibi, Safevi şeyhleri de darü’l harb olarak görülen Hristiyan Ermeni, Gürcü, Oset ve o tarihte henüz Müslüman olmamış Çerkez ülkelerine gaza ve cihadda bulunmayı ve oralardan ganimetlerle ve esir kafileleriyle dönmeyi daha başından beri çok önemsiyor ve her fırsatta bu seferlere çıkıyorlardı. Hatta daha sonra Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar döneminde tarikat güçlenip savaşçılığı artınca, bu, onlarla Karakoyunlu beyleri arasında çatışmalara, Şeyh Cüneyd’in de Şeyh Haydar’ın da bu uğurda katledilmelerine kadar gitti.

Her ne kadar Safevi Şeyhlerinin Anadolu ve Rum (Osmanlı) ülkesiyle ilişkileri daha çok Şeyh Cüneyd’in Erdebil’den kovulduktan sonra batıya yönelmesiyle başladığı gibi bir kanı revaçtaysa da Şeyh Hoca Ali’nin Hacca yaptığı söz konusu seferden ve daha önce Timur’un getirdiği 30 bin Rumlu (Osmanlı) esiri bağışlayıp kendisine bırakmasından bu ilişkilerin en azından Şeyh Hoca Ali döneminde başladığı söylenebilir.

Şeyh Cüneyd’in Erdebil’i terk ederek batıya ve güneye yönelmesini, bu tarikatın batıya; Anadolu’ya ve Rum’a yayılmasının ikinci, ama esas hamlesi saymak gerekir.

“Şeyh Cüneyd pek ateşli ve hareketli bir adamdı; dedesi Hoca Ali zamanında açıkça Şii bir mahiyet almış olan tarikat esrarını istediği gibi değiştirmek ve genişletmekle kalmamış, mensuplarının ve müritlerinin son derecede artmasından cesaret bularak kendisini yüksek hâkimiyet planlarına da kaptırmıştır.”[51]

Şeyh Cüneyd’in etrafında toplanan Sufilerin ve bu tarikat mensuplarının çokluğu, Karakoyunlu hükümdarı ve Azerbaycan’ın o zamanki hâkimi Cihan Şah’ta emniyetsizlik ve huzursuzluk uyandırmıştı. Şeyhin mensupları ve müritleri bütün aileleri ve mallarıyla yanına gittiklerinden Erdebil, silahı az olmakla beraber, oldukça geniş bir ordugâh halini almıştı. Kendisi de koyu bir Şii mezhebi mensubu olan Cihan Şah Şii mezhebinin mübarek tanıdığı bir zata karşı asker kuvvetiyle harekete geçmeyi uygun bulmadı. Bu düşünceyle Şeyh Cafer’e bir mektup yazarak yeğenini hemen memleketten çıkarmasını istemekle yetindi.

Türkmen hükümdarı Cihan Şah, kızlarından birini Cafer’in ikinci oğlu Seyit Kasım Han’a vermiş olduğundan Şeyh Cüneyd’le Şeyh Cafer arasındaki gerginlik hakkında doğru bilgisi vardı. Şeyh Cafer oğlunun kayınbabasının isteğini memnunlukla kabul etti; bu suretle tekkenin idaresi büsbütün eline geçecekti. Karakoyunluların bir silahlı müdahale tehdidi altında ve Cihan Şah’ın yolladığı arkası kesilmeyen uzaklaştırma emirleri karşısında kalan Şeyh Cüneyd, yanında en sadık müritleri olduğu halde Erdebil’den çıkarak yabancı ülkelere gitti. Bu hadisenin 1448 yılında cereyan etmiş olması mümkündür.[52]

Müneccimbaşı da “Sultan Cüneyd halife oldu ve aba ve ecdadı kıyafetini bırakıp salitin (sultanlar) tarzına girdi. Kara Yusuf oğlu Cihanşah mumaileyhten mütevehhim olmağla mülkünden tardeyledi” der.[53]

Şeyh Cüneyd büyük bir mürit taraftarıyla Karabağ’dan, Ermenistan ve Kürdistan’dan geçerek Rum (Osmanlı) topraklarına girmiş, Sultan II. Murad’dan Osmanlı topraklarından kendisine bir yer verilmesi talebinde bulunmuş, ancak onun siyasi niyetlerinden kuşkulanan Padişah isteğini reddetmişti.

Bu konuda tek bilgi kaynağı muhtemelen Osmanlı vakanüvisi Aşıkpaşazade’dir. O, Şeyh Cüneyd’in II. Murad’a müracaatı ve II. Murad’ın cevabı hakkında şunları yazmaktadır:

“II. Murad zamanında Şeyh Safi neslinden Şeyh Cüneyd adlı bir kimse zahir oldu; amcasına küstü; Erdebil’den çıktı. Rum’a geldi. Sultan Murad’a bir müritliyle hediyeler gönderdi, bir seccade, bir Mushaf ve bir tesbih; dedi ki, Kurtbeli’ni bana versin, mesken edinerek dualarıyla meşgul olayım. Hediyeleri getiren adamı, Halil Paşa’nın yanına götürdüler, O da Sultan Murad’a arz etti. Sultan Murad hediyeleri kabul etti ve veziri Halil Paşa ile müşavere ettiler, bir tahta iki padişah sığmaz deye cevap verdiler. Gelen kişilerle, Şeyh Cüneyd’e iki yüz flori gönderdiler, gelen dervişlere de bin akçe harçlık verdiler, gönderdiler. Karaman’a Konya’ya vardı.”[54]

Padişah arzusunu reddedince, Şeyh Cüneyd de o zaman (1449) Osmanlılara ait olmayan Karaman Beyliği’ne gitti. Karamanoğlu hükümdar ailesiyle Karamanlıların, batı komşuları Teke ve Hamitoğulları ahalisinin Şiilere temayülleri[55] vardı.[56] Şeyh Cüneyd Karman’ın başkenti Konya’da bir süre XIII yüzyılda Konyalı Şeyh Sadreddin tarafından kurulan tekkede kalmıştır. Ancak tekke şeyhi Sünni mezhepli Şeyh Abdüllatif ile girdiği bir münakaşa sırasında, ‘Gülat Şii’görüşlerinden dolayı yaptığı kimi tespitler şeyh tarafından dinden çıkma ve küfre varma olarak algılanınca, tehdit altında olduğunu anlayarak ertesi gün derhal oradan uzaklaştı, Toroslara İsmaili inançlı Varsak göçebe Türkmen aşiretinin arasına gitti. Varsaklılar Walther Hinz’in belirttiğine göre[57] yüz yıl sonra bile Safevilerin çok sadık taraftarlarıydılar. Orada da Şeyh Abdullatif’in jurnallemesiyle din işlerinden ziyade dünya işlerine önem veren Karaman Beyi İbrahim’in uyarı ve tehdidiyle Varsakların içinde de barındırılmadı, eski ve yeni mensuplarıyla Memluk Sultanı Çakmak’a tabi olan Suriye’ye (Bilad-ı Şam’a) kaçtı. İskenderun Körfezi’nde Cebel Arus denilen bir dağda oraların hâkimi İbn-i Bilal’dan Haçlılardan kalma yıkık bir hisarı kiraladı, burayı tekke gibi kullanabilecek şekilde tamir ettirdi. Hinz Bu kalenin 1229 yılında yıktırılan ve bugün As-Saret denilen Serap’ta olması gerektiğini belirtir.[58]

“Şeyh Cüneyd, buradan, kendi tarikatını yaymak için müessir ve geniş bir propagandaya girişti. Suriye, Osmanlı ülkesi ve Irak’tan birçok sufi müritleri koşup gelerek Cüneyd’in etrafında toplandılar. Bunların arasında, 1416’da Rumeli’de I. Mehmed tarafından güçlükle bastırılan isyan hareketinin başı Şeyh Bedreddin ‘in eski mensupları da vardı.”[59]

Sayısı gittikçe artan Safevi mensuplarının bu tahrikleri Halep’teki Mevlevi şeyhi Ahmed Bekri’yi ve diğer Sünni itikadı bütün şeyhleri çok taciz ettiğinden (Memluk) Kahire sultanına bir dilekçe sunularak ülkesinde bir yalancı fesatçının dolaşmakta olmasından şikâyet edildi. Bunun üzerine Sultan Çakmak, Şeyh Cüneyd’in askerle yakalanması için Halep valisine talimat verdi. Hasta olan vali yerine vekili, askerle Cüneyd’in üzerine yürüdü.

İki taraf arasındaki muharebede Şeyh’in yetmiş adamı öldü; kendisi de kuzeye kaçtı. Yolda Türk ve Kürt aşiretleri, önleyip yolunu kestiklerinden müritleri dağıldılar; kendisi büsbütün yalnız denecek bir halde Osmanlılara bağlı Karadeniz kıyısındaki Canik’e varabildi.[60] Suriye’den çıkarılma ve bunun üzerine çıkan hadiseler 1453 yılında geçmiş olmalıdır. Çünkü Sultan Çakmak bu yıl içinde vefat etmişti.[61]

Şeyh Cüneyd uzun bir süre Canik’te kalarak büyük bir çabayla yeni taraftarlar bulmaya çalıştı. Canik’in merkezi Samsun, şeyhi iyi karşıladı. Şeyh Cüneyd aslında tehlikeli bir planın hazırlıkları içindeydi. İstanbul’un fethinden ve Bizans egemenliğine son verilmesinden sonra Karadeniz’de hâkimi Hristiyan kalmış tek topraklar Trabzon Rum Pontus Krallığı’nın topraklarıydı; Şeyh burayı gaza ve cihad alanı, darü’l harb olarak görüyor, ele geçirmeyi planlıyordu. Ama Pontus, Hristiyan krallığı önemli bir gelir olarak Osmanlılara haraç ödüyordu.

Şeyh Cüneyd Canik’te birkaç bin silahlı taraftar toplayınca 1456 yılında Trabzon topraklarına gazaya (akınlara) başladı. O zaman Rum Pontus kralı olan Kalo Johannes, Şeyh Cüneyd’in akınlarına karşı koydu. Pek çok akın ve çarpışmalardan sonra Şeyh Cüneyd silahlı mürit ve taraftarlarıyla en son Trabzon Kalesi’nin kapılarına dayanmayı başardı. Fakat kaleyi ele geçiremeden döndü. Bu başarısızlık, Trabzon krallığını kendi etki ve gelir alanı içinde gören Osmanlıların Amasya beyi Hızır Bey’in müdahaleleriyle izah edilir. Müdahaleler Şeyh Cüneyd’in Trabzon’u ele geçirme hayallerini suya düşürdü, bu arada saldırıyı engelleyen Osmanlılara Kalo Johannes’in yeni ayrıcalıklar ve daha büyük gelirler vermesine yol açtı.

Şeyh Cüneyd oralardan umudu kesince, taraftar ve müritlerini alarak o zamanlar yıldızı giderek parlayan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yanına; onun payitahtı Amida’ya (Diyarbekir’e) geldi.

Uzun Hasan ilim ve din adamlarının yakın dostu, dindar Sünni bir Müslüman olarak bilinir. O aynı zamanda Karakoyunlu Cihan Şah’la egemenlik ve toprak ele geçirme mücadelesinde karşı karşıya gelmiş, sürekli çatışma içinde olan biriydi. Uzun Hasan ülkesini durmadan genişletme peşindeydi.

Daha önce de belirtildiği gibi Uzun Hasan, müşterek düşman Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’a karşı Şeyh Cüneyd’i muhtemel bir müttefik olarak düşündü. Şeyh’in müritleri gene artmıştı. Bunlar artık basit birer Sufi olmaktan ziyade cesur ve son derece bağlı savaşçılardı.

Şeyh Cüneyd 1459 yılına kadar Diyarbekir’de kaldı, Uzun Hasan Şeyh’in ileri gelen adamlarına çeşitli makam ve görevler verdi, Şeyh Cüneyd’i belirtildiği gibi kız kardeşi Hatice Begüm’le evlendirdi. Şeyh Cüneyd’in bu sırada Çerkes bir cariyeden Hoca Mehmed adında bir oğlu ve muhtemelen sonradan Paşa Hatun diye adlandırılan bir kızı vardı.[62] Bazıları Şeyh Cüneyd’in Amid’de 3, bazıları da 6 yıl kaldığını söylerlerse de muhtemelen üç yıl kaldı. Hinz’e göre Şeyh Cüneyd, Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm’le 1459 yılında evlendi ve aynı yıl karısı hamileyken Azerbaycan; Şirvan’a daha doğrusu Erdebil’e doğru yola çıktı. Hatice Begüm’ün bu hamileliğinden Şeyh Haydar doğdu.

Şeyh Cüneyd taraftarlarıyla ata tekkesinin merkezi olan Erdebil’e geldi, mürit ve taraftarlar şehrin etrafında beklediler. Şehri terk edeli 11 yıl olmuştu. Batıya yaptığı seferler ve maceraları özellikle Uzun Hasan’ın kız kardeşi ile yaptığı evlilik duyulmuş, ününü arttırmıştı. Hem Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah hem de Cüneyd’in amcası Şeyh Cafer ona Uzun Hasan’ın bir müttefiki, daha büyük bir tehlike gibi bakıyorlardı. Tekrar Erdebil’den sürüldü. O da müritlerini alarak darü’l harp olarak bilinen Çerkes diyarına; gaza yapmak amacıyla kuzeye Derbend’e doğru yöneldi. Hiç bir muhalefetle karşılaşmadan Karakoyunluların egemenliği altında bulunan Şirvanşah Halil Sultan’ın ülkesinden geçti, Uzun Hasan’ın da bir sene önce yapmış olduğu gibi Gürcülere ait Taberseran’a saldırdı, ardından gidip Karabağ’da kışlağa geçti. Tabii Şirvan hâkimi Halil Sultan, Şeyh Cüneyd’in bu akınlarını hoş görmemiş, kendi egemenlik alanını ve tahtını tehlikeye sokacak girişimlerin ön adımı gibi değerlendirmişti. Ayrıca kendisine belirli bir arazi vergisiyle bağlı olan ve o zaman Hristiyan olan Çerkeslere akınlar da Halil Sultan’ın hoş görebileceği bir şey değildi. Neticede Cüneyd’in amcası Şeyh Cafer’in de Erdebil’den kışkırtıcı bir takım mektuplar göndermesi üzerine, başta Halil Sultan olmak üzere yörenin diğer kimi beyleri Şeyh’e karşı bir sefere başladılar. Şumahi’den hareket eden ordu Kafkas Elbrus dağ zincirinin batısında Karasu vadisinde Şeyh’in taraftarlarını çembere aldı, 4 Mart 1460’ta bir okun hedefi haline getirilerek Şeyh Cüneyd öldürüldü.[63]

Şeyh Cüneyd’in ölümünden bir ay sonra 1460 Nisanı’nda Hatice Begüm, Amid’de bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Bu, mürşidi kamil olarak sonradan tarikatın başına geçen, tarikatın savaşçılarını tek bir üniforma (Kızıl Külah, Tac-ı Hayderi) altında birleştirerek adlarına ‘Kızılbaş’diyen Şeyh Haydar’dı.

Şeyh Cüneyd’in öldürülmesi, tarikatta uzun bir durgunluğa ve içine kapanmaya yol açtı. Haydar’ı, Uzun Hasan kendi sarayında büyüttü.

1469 yılında Uzun Hasan Şirvan ve Tebriz’e doğru bir sefer düzenlerken 9 yaşındaki Haydar’ı da beraberinde götürdü. Haydar, İlhanlı Ebu Said ile Akkoyunlu Uzun Hasan’ın savaşlarına tanık oldu. Uzun Hasan, 1470’te Mugan muharebesini terk edip Erdebil’e gidince Haydar’ı da beraberinde götürdü, Tekke’nin merkezinde Şeyh Cafer’in yerine onu mürşidi kamil postuna oturttu, onu da büyüyünceye kadar Şeyh Haydar’ın veli ve hocası tayin etti. Hiç hazmedemediği halde Şeyh Cafer yeni görevini kabullenmek zorunda kaldı.

Uzun Hasan, İran ve Azerbaycan’da sürdürdüğü savaşlarda üstün geldi, başkentini Amid’den Tebriz’e taşıdı. Karısı Theodora Despina Hatun, oğlu Maksud ve kızları Martha, Eliel ve Eziel de anneleriyle beraber Tebriz’e geldiler. Şeyh Haydar orada Martha ile evlendi, ondan sonra kadının adı Alemşah Begüm ya da Halime Begüm oldu.

Şeyh Haydar ile Martha’nın evliliğinden üç erkek çocuk oldu; Sultan Ali, Mirza İsmail ve Mirza İbrahim. Şeyh Haydar’ın en azından üç kızının olduğu da biliniyor. Ama bunların tümü Martha’dan mı değil mi, kesin değil. Çünkü tarihler, Şah İsmail’in şah olduktan sonra annesini öldürttüğünü, kimileri de bunun üvey annesi olduğunu belirtirler.[64]

Uzun Hasan 6 Ocak 1478’de Tebriz’de öldü. Aynı gece Uzun Hasan’ın iki oğlu Theodora Despina’dan olan üvey kardeşleri Maksud’u (Mesih’i) boğdular. O zaman Theodora Despina Uzun Hasan’la bozuştuğu için Harput Manastırı’na gelmiş, hatta ölmüştü. Çünkü Manastır’da tek başlarına yaşayan Eliel ve Eziel adındaki iki kızı, kardeşlerinin Tebriz’de üvey kardeşleri tarafından boğdurulduğunu duyunca korkup mücevher ve mallarını da alarak önce Halep’e, sonra Şam’a kaçtılar. Buraları Memlük sultanının egemenliği altındaydı.

Tebriz, Erdebil, Şirvan, Derbend, Şumahu deyince buralar o dönemde Sünni ya da Şii tüm Müslümanların cihad ve gazaya çıkmak için hazırlık yaptıkları Darü’l İslam’ın serhad boylarıydı. Serhad boyunun ötesi de bir yandan Doğu Karadeniz kıyıları boyunca varlığını korumaya çalışan Trabzon Rum Pontus Krallığı, daha doğusunda ise Kafkasya vardı; o dönemde Ermenisi, Gürcüsü, Oseti ve Çerkeziyle Hristiyan topluluklardan oluşuyordu; Balkanlar nasıl Osmanlıların darü’l harbi sayılıyor idiyse, Kafkasya da İran toprakları üzerinde yaşayan Müslüman topluluk, beylik ve tarikatların darü’l harbi idi. Darü’l harbe yapılan cihad ve gazalar, elde edilen esir ve talanlar büyük zenginlik kaynağı, şan ve şöhret oluşturuyor, bunu beceren bey ve şahlar, ya da tarikat şeyhleri büyük taraftar topluyor, ganimetlerle zenginleşme umuduyla savaşlara koşturup duranların cazibe merkezi oluyordu.

Örneğin Uzun Hasan, Akkoyunlu hükümdarlığı zamanında beş kez Gürcistan üzerine gaza ve cihat yapmış, Gürcü şehir ve köylerini talan ederek büyük zenginlik ve esir getirmişti. Şeyh Haydar da büyüyünce hem bu gazalarda nam ve zenginlik elde etmek, hem de babasını o yolda o yörelerde katledenlerden intikam almak için Kafkaslar üzerine cihad ve gazalara çıktı. Çerkesler üzerine yaptığı üçüncü seferinden 6 bin esirle döndü ve onları İran ile Azerbaycan’ın esir pazarlarında sattı. Güzellikleriyle meşhur Gürcü ve Çerkes kızları esir pazarlarında büyük alıcı buluyor, cariye olarak satılıyorlardı.

Şeyh Haydar, Erdebil Tekkesi’nin mürşid-i kamili olarak buralarda birkaç sefer yaptı, başarılar da elde etti. Başarıları hem Şirvan beylerini hem de Uzun Hasan’ın ölümünden sonra yerine geçen oğlu Yakub Beyi endişelendirdi. Şeyh Cafer, Şeyh Haydar’dan kurtulmak için çabalıyordu. 9 Temmuz 1488’de Akkoyunlu Yakub Bey’in ordusunun yardımıyla Şirvan ordusu ile Türkmen ordusu birleşerek, Şeyh Haydar’ın ordusunu Taberseran hududunda, Elbruz dağı eteğindeki Dartan köyü yakınında büyük bir çatışmaya girdi. Son seferlerde Şirvan’ın beyleri ve yöneticileri yardım etmediklerinden Şeyh Haydar da oraları cezalandırmak için büyük tahribatlar yapmıştı. Her iki taraf da öfkeliydiler. Savaşta da Şeyh Haydar’ın taraftarları Şirvan-Türkmen ordusunun üçte birini kılıçtan geçirdi. Akkoyunlular adına ordunun başında Uzun Hasan zamanında onun emriyle başta Bitlis’i olmak üzere Kürdistan’ın pek çok şehir ve kalesini ele geçiren Süleyman Bijen de vardı. Savaş’ta Süleyman Bijen’i kendi eliyle yaralayan[65] Şeyh Haydar atılan bir okla öldürüldü ve müritler büyük bir umutsuzluk ve paniğe kapılıp dağıldılar. Düşmanları, Şeyh Haydar’ın başını koparıp Akkoyunlu Sultanı Yakub Bey’e gönderdiler.

Şeyh Haydar öldürüldüğünde çocukları küçüktü. İkinci çocuk olan İsmail 17 Temmuz 1487’de doğmuş, henüz bir yaşındaydı. Altı yıl boyunca, Şeyh Haydar’ın çocukları anneleriyle beraber Akkoyunlu sultan ve beylerinden gizlendikten sonra ortaya çıktılar. Önce en büyük oğul, küçük yaştaki Sultan Ali tarikatın başına getirildi. O öldürülünce, Şah İsmail çocuk yaşta tarikatın şeyhi oldu.

Dedesi Şeyh Cüneyd’le beraber Anadolu’dan, Rum’dan, Kürdistan’dan, Bilad-ı Şam’dan gelen Ustaclu, Şamlu, Rumlu, Tekelu, Dulkadirli, Avşarlı, Kaçarlı, Varsaklı tarikat taraftarı Kızılbaş Türkmen ağırlıklı bey, emir ve halifelerin büyük sadakat ve yardımlarıyla Sûfi İsmail ilerlemeye başladı, Uzun Hasan’ın torunu olarak Akkoyunlu tahtı üzerine hak iddia etti ve diğer Akkoyunlu şehzade ve beyleriyle kavgalara girmeye başladı.

Mürit ve taraftarlar arasında doğudan, Gilan’dan, Erdebil dolaylarından Talişler de vardı. Bunların tümünün yüksek inanç, bağlılık, disiplin ve cesaretleri, ayrıca yırtıcılığa varan derecedeki savaşçılıkları, en sonunda tarikatın yolunu açtı. Şah İsmail savaşlarda art arda zaferler elde etti. Adı her yerde duyuldu, taraftar ve müritleri arttı.

En sonunda İsmail, 1501’de Akkoyunluların başkenti Tebriz’i ele geçirerek kendisini şah, 12 İmam Şiiliği’ni de İran’ın resmi dini-mezhebi olarak ilan etti. Böylece Safevi tarikatının hem dünyevi, hem dini yaşamında yepyeni bir dönem başladı. Safeviler tarikat şeyhliğinden İran şahlığına geçtiler, Anadolu’da iken benimsemiş oldukları ve Sünnilerin ‘Gülat Şiilik’ dedikleri batıniliği, hatta İslam dışılığı yaymaya devam etmeyerek, yeniden 12 İmam Şiiliği’ne dönmeye başladılar. Ama anlaşıldığı kadarıyla Safevileri iktidara taşıyan Türkmen ağırlıklı Kızılbaş ordusu ‘Gülat Şiilik’i uzun bir süre daha sürdürdü. Kendilerine hem İran içinde Farslar, hem de dışarıda örneğin Osmanlılar tarafından Kızılbaş ya da Farsçasıyla ‘surha ser’ denmeye devam edildi. Venedikli tüccar ve gezginler arasında da tahta çıkıştan 8-10 yıl sonra İran’a geldiklerinde, Tebriz’de Şah İsmail taraftarlarının düzenledikleri şölenlerde onu Tanrı ya da peygamber derecesinde ululadıklarını ve 12 İmam Şiiliği’nden ziyade batınilik ritüelleri uyguladıklarını belirtirler.[66]

Safevi tarikatını Türkmen Kızılbaşlığa götüren nedenler

Şeyh Cüneyd döneminde tarikat militan bir hale geldi, Şiiliğin aşırı bir biçimi olarak kabul edilen, şamanist ve animist (doğada hareket eden ve büyüyüp gelişen her şeyde; örneğin akarsu, bitkiler ve ağaçlarda ruhun var olduğuna inananlar) elementler içeren, tenasuha (reinkarnasyona), ruhun bir bedenden başka bir bedene göçüne inanan ‘Gülat Şiilik’e yöneldi. Bir liderin ya da rehberin tanrısal özellikler göstererek ebedi kurtarıcı Mehdi rolüyle ortaya çıkabileceği yönündeki inançlar, müritler arasında yayıldı. Şeyh Cüneyd’in ölümünden sonra müritleri onun başka bir bedende dirilmek üzere göçen tanrısal bir ruh olduğu inancıyla ona ‘Allah’, oğlu Şeyh Haydar’a da ‘İbnüllah (Allah’ın oğlu)”gibi muamelede bulundular.

Burada, Anadolu’da o dönemde yan yana, içiçe yaşayan okuryazar olmayan, sade bir hayat yaşayan, inançlarının felsefi, tasavvufi teorik derinliğinden ziyade yüzeysel pratik ritüelleriyle yetinen kitlelerin; Hristiyan, ortodoks ve heterodoks İslam inançlarının karşılıklı etkileşimleriyle ortaya çıkan bir ortamda, Hristiyanlıktaki kutsal üçlemenin bu inancın pekişmesinde oynadığı role dikkat çekmek gerekir.

Şeyh Haydar döneminde tarikattaki aşırı bağlılık ve militanlık arttı. O, çoğu göçebe Türkmen aşiretinden, ama aynı zamanda çok farklı etnik kesimlerden gelen bu müritleri askeri operasyonlar, gaza ve cihat için eğitti. Savaşı güçlerinden, Kafkasya’daki gayri müslim halklara (Ermenilere, Gürcülere, Çerkeslere ve Osetlere) karşı yararlandı.

Aslında yukarıda da belirtildiği gibi, şah olduktan sonra Şeyh İsmail’in, 12 İmam Şiiliği’ni resmi din kabul ettiği ve Sünnileri bu mezhebe dönmeye zorladığı halde, kendi müritleri ve ordunun bel kemiği olan Kızılbaş Türkmen aşiret mensuplarının hala mürşid-i kamillerine, Tanrı’ya bağlılık derecesinde bağlı olduklarını ve bu fanatik bağlılığın Safevi hanedanının genişlemesi sırasında Sünni topluluklara karşı kullanıldığı görülür. Şah İsmail’in ordusuyla İran’ı dolaşan Venedikli Bir Tüccar olarak tanınan kimsenin yazdığı seyahatnameye göre, bu aşırılık iktidara geldikten sonra şiddetlenerek devam eder: ”Bu Sûfî’yi (Şah İsmail) ülkesinin halkı, özellikle pek çoğu zırhı olmadan savaşa giden ve İsmail’in kendilerini koruyacağı beklentisi içinde olan sipahileri, sanki Tanrı gibi seviyor, yüceltiyor ve saygı gösteriyor. Aynı şekilde zırhsız ve cevşensiz savaşa giden başkaları da var. Onlar İsmail’in yolunda ölmekten memnunlar. Bu yüzden bağırları açık en öne çıkarlar ve ‘Şah!.. Şah!..’ diye bağırırlar. Tanrının adını bütün İran’da unutmuş ve sadece İsmail’in adını akıllarına koymuşlardır. Eğer birisi bindiği attan yere düşse veya yaya olsa, Şeyhten başka hiçbir tanrıdan yardım istemiyorlar. Onun adını iki türlü yâd ediyorlar. Birincisi Şeyh Tanrı anlamında, ikincisi peygamber anlamında. Çünkü Müslümanlar ‘La ilahe illâ Allah Muhammeden resullüllah’ derler. Ama İranlılar ‘Lâ ilahe illâ Allah İsmail veliyullah’ diyorlar. Bundan başka bütün ahali özellikle sipahileri İsmail’i ‘ebedi’ saymaktadır. Ama duyduğuma göre İsmail kendisini tanrı veya peygamber saymalarından memnun değilmiş”[67]

Bu dönüşümü nasıl izah etmek mümkün?

Şeyh Hoca Ali ile oğlu Şeyh İbrahim (Şeyh Cüneyd’in babası)’in Kürdistan, Suriye (Bilad-ı Şam) ve Kudüs üzerinden hacca giderken[68] bir ölçüde; ama esas olarak Şeyh Cüneyd’in gidip bu memleketleri dolaşıp seferler düzenlerken, ardından gelip Uzun Hasan’ın başkenti Amid’de yaşarken, bu şeyhler ve tarikatın ileri gelenleri, Türkmen, Kürt, Arap Alevi, İsmaili, Nusayri, Durzi, Kalenderi vb Alevi batıni aşiretlerle yüz yüze geldiler. Hasan Sabah’ın ve Şeyh Bedreddin’in mürit ve taraftarlarıyla, hatta farklı Hristiyan toplulukları; Ermeni, Rum, Karamanlı, Arami, Süryani, Nasturi, Keldani ve Maronilerle karşılaştılar. Ermenistan, Pontus, Rum, Kurdistan, Bilad-ı Şam, Suriye, Arabistan ve Mısır’da; yani Rum (Osmanlı), Akkoyunlu (Bayındırı) ve Memlükler (Çerkes Kölemenler) adlı üç büyük devletin ve Karamanlı, Dulkadirli, Tarbzon Rum Pontuslu, Gürcü devletlerinin içinde yaşayan farklı din mezhep ve tarikatlara mensup halklar vardı. Bu alanlarda özellikle gayri müslimler ve İslam’ın Sünnlik tarafından dıştalanmış, bastırılmış heterodox mezhep, hatta din olmuş inançlar vardı. Gayri müslim dinler ve heterodoks İslam mezhep ve tarikatları, zaten Sünni İslam gibi adı geçen ülkelerin padişah bey ve yöneticileri tarafından korunmuyor, desteklenmiyor, revaçta tutulmuyordu. Bu inançları sahiplenenler okuryazar olmayan (o dönemde medreselerde verilen eğitim din esasları üzerineydi ve belki de toplumun %1-2si arasında ancak elde edilebiliyordu –M.C.) göçebe aşiretler ya da toprak ve tarımla uğraşan köylülerdi. Müslüman ya da gayri müslim şehir halkı ve esnafı da kendi mesleklerinin erbabı olsalar bile dinsel ve tasavvufi eğitim açsından şanslı sayılmazlar ve çoğu okuryazar değildi.

Pek çok kez adı geçen ülkelerin Sünni yöneticileri onlardan vergi ve haraç alıyor, saldırıp talan ediyorlar, savaşlar ve orduların bir yerden başka bir yere hareketleri sırasında ağır yükümlülükle yüz yüze bırakıp; onlardan mal, hayvan ve asker topluyorlardı; geçtikleri yerleri kımıl gibi çoraklaştırıp kurutuyorlardı. Doğal afetler, depremler, sel felaketleri, yangınlar, kımıl ya da bulaşıcı hastalıklar da eklenince yaşam çok çok zorlaşıyor ve okuryazar olmayan günlük basit uğraşlar çerçevesinde akıl yürüten topluluklarda aşırı mistik eğilim ve inançlar yayılıyordu. Bu topluluklar doğal afetlerden, yöneticilerin haksız baskı, ağır vergi ve askerlik koşullarından, dost ve düşman orduların talanlarından korunmak için verimli toprakları, dünyaya açılan yol güzergâhlarını, büyük şehirlere yakın mamur yerleri bırakarak dağların doruklarına, sarp kaya ve geçitlerin arkasına sığınıyor ya da sulardan uzak, kurak sahralara, çorak topraklara sığınıyorlar, dünya ile bağlarını koparıyorlardı.

Soyut dini, felsefi ve tasavvufi çıkarsamalardan daha çok gözleriyle gördüklerine, günlük yaşadıklarına inanıyorlardı. Mezhep ve tarikatlar, tekke ve hanekalarda sazlı sözlü dua, zikr vb. ritüeller, cemleşmeler sayesinde bu halk toplulukları arasında yaşıyorlardı. Hangi dili konuşuyorlarsa tarikat ve mezheplerin yazı-dışı gereç ve yollarla sazlı ve sözlü olarak onlara mesajlarını iletmekten başka yolları yoktu.

Bunlar kendi basit gündelik yaşamlarıyla uyumlu din ve mezhepleri yine kendi yaşamlarıyla yoğurdukları bir biçimde yaşıyorlardı. Egemenlerin din ve mezhepleriyle ilişkileri ancak ordular, paşa ve vezirler, bürokratlar aralarına geldiği vakit oluyordu. Bunların getirdikleri mesajlar da çok soğuk, yabansı, soyut ve flu görünüyordu.

Bu topluluklar mümkün oldukça egemenlerle doğrudan yüz yüze gelmemeye özen gösteriyorlardı. Kimi kez ancak minarelerde ya da yüksek yerlerde okunan ezanın biçiminden o yörede yönetimin değiştiğini fark ediyorlar; eğer ezanda ’Aliyün veliyüllah’ varsa Şii bir yöneticinin işbaşına geldiğini, değilse yöneticinin Sünni olduğunu biliyor ve ona göre pozisyon geliştiriyorlardı.

Safevi şeyhleri, özellikle Şeyh Cüneyd ve daha sonra gelenler, Ön Asya’daki bu potansiyeli gördüler. Tarikatın kendini uyumlaştırma çabaları, Hoca Ali zamanında başlamış olan 12 İmam Şiiliği’nden, Sünni alim ve din adamlarının ‘Gülat Şiilik’olarak gördükleri, hatta daha sonra Osmanlı şeyhülislam ve müftülerinin ‘din dışıdırlar’ diye fetva verdikleri bir batıniliğe doğru yöneldi.

Yüzde 99’u okuma yazma bilmeyen halka sözlü olarak kendi dilleriyle hitap etmekten başka bir yol olmadığı için de geçtikleri yerlerde onların dilleriyle mesajlarını iletmeye başladılar. Anadolu’daki taraftarları büyük bir çoğunlukla farklı göçebe Türkmen aşiretleri arasından geldiği için de Türkçe ağırlıkta geldi, hatta seyitlik iddiasıyla beraber, Safevi şeyhleri Türklüklerini yaymaya başladılar. Safevilerin o dönemde Türkçeye ağırlık vermelerinin sebebi kendilerinin Türklüklerinden ziyade müritlerinin çoğunluğunun Türkmenlerden oluşmasıydı.[69]

Tabii Safevi tarikatının Moğollar, Timur, Şahruh, Ebu Said ve diğerleri ile Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmenlerinin yaşayıp egemen oldukları, ardından birbirlerinin yerine geçtikleri, bu devletlerin en azından askeri temellerinin Türkmen aşiretler olduğu gerçeğini de göz önüne alırsak, Türkmenlerin tarikata ağırlıklarını koydukları, en ön safları, dinsel ve dünyevi mertebeleri ele geçirdikleri kabul edilmelidir. Özellikle Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ve Şah İsmail’in Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan ile oluşan akrabalık bağlarının, Türkmenlerin saf saf kendilerine akmasına yol açtığı kesindir. Sonra bunların sayesinde Şah İsmail Akkoyunlu devletinde hak iddia etti, savaşarak bu devletin tahtını elde etti.

Göçebe Türkmen aşiretlerin Safevi tarikatına saf saf katılmalarının bir nedeni de onların Kafkas ötesine darü’l harb olarak kabul edilen topraklara yaptıkları cihat ve gazalar, buradan talanlar neticesinde elde ettikleri muazzam gelirlerdir. Göçebe ve her zaman sefer halinde olan Türkmen aşiretleri böylesi gazalara müsait idiler. Onların da bu gazalar olmasa başka ciddi gelirleri yoktu. Ya savaşçı olup gaza ve cihatlarda talanlarla zenginleşecekler, ya da köylü ya da çoban olup dönemlerin sultan ve beylerinin hedefleri haline gelip, talan edilecekler, ağır vergiler verecekler, ordulara iaşe ve asker yetiştireceklerdi.

Ama tarikatta sadece Türkmenler yoktu. Şerefname’de Safevi tarikatının içinde yer alan Kürt aşiret ve beylerine geniş geniş yer verilir. Müritlerinin arasında Arapların da olduğuna ilişkin bilgiler de var. 1507’de Şah İsmail Dulkadir Beyliği üzerine yaptığı seferden dönerken Ahlat ve Muş yakınlarına gelince Bitlis Beyi Mir Şeref onu karşıladı ve Şah’ın onuruna büyük bir ziyafet verdi. Şerefhan bu ziyafette pek çok şeyin yanında, şarkı ve dans gösterilerinin de olduğunu, şarkıcıların Arapça ve Türkçe şarkılar söylediklerini belirtir.[70]

Tarikattaki Türkmen özelliklerin ağırlığı başka bazı nedenlere de bağlanabilir. Bilindiği gibi Safevi tarikatının merkezi olan Erdebil Tebriz’e yakın bir yerdedir. Tebriz hem Karakoyunluların, hem Akkoyunluların, hem de bir dönem Safevilerin başkenti oldu. Karakoyunlu ve Akkoyunlu sultanlarının merkezlerinden, ayrıca Safevi mürşitlerin Erdebil’i ana üs olarak seçmiş olmalarından dolayı Türkmenler bu yöreyi çok cazip görüyorlardı. Uzun Hasan, başkentini Amid’den Tebriz’e götürünce Türkmen maiyet ve aşiret ileri gelenleri de oraya taşındılar, özellikle Uzun Hasan’ın ölümünden sonra Akkoyunluların parçalanması, bu devletin bir nevi merkeze doğru geri çekilmesiyle, Türkmenler Osmanlı sınırları dışındaki Ermenistan, Kürdistan ve Bilad-ı Şam’dan önemli ölçüde çekildiler, Azerbaycan’a yoğunlaştılar. Bu yoğunlaşma Safevilerin hanedanı ele geçirmelerinin ilk yıllarında da yaşandı.

Safevi hanedanının ilk döneminde İran devleti iki kesimden oluşuyordu. Safevi ordusu Kızılbaş Türkmen aşiretlerinden, din adamları ve ulema, bürokratlar, tüccarlar, esnaf ve sanatkârlar Farslardan ve diğer İranî ve Semitik halklardan oluşuyordu. Bu durum uzun süre Türkmen beylerini merkezdeki, hatta eyaletlerdeki iktidar odaklarında güçlü tuttu.

Safevi tarikatını ve sonradan gelen iktidarını destekleyen Kızılbaş aşiretler; Şamlu, Ustaclu, Tekelu, Rumlu, Dulkadırlı, Varsak gibi aşiretler Anadolu ve Bilad-ı Şam’dan gelmişlerdi, Şah İsmail iktidara gelince her birisi İran’ın bir yerine yerleşti; beyleri o yörelerin vali ve yöneticileri olarak atandı, askeri güçleriyle o yörelerin halklarını Safevilere boyun eğdirmeye ve yönetmeye başladılar. Ustaclular Azarbaycan ve bir miktar Irak-ı Acem ve Kerman’da; Karamanlular Şirvan; Şamlular Horasan; Tekeluler Isfahan, Hemedan ve Irak-ı Acem’in başka bazı yerlerine yerleştiler. Fars, Kuhguliya ve Huzistan yöreleri de büyük çoğunlukla Dulkadir ve Afşar eline düştüler, Bağdat Akkoyunlu artığı bir aşiret olan Musulluların eline düştü.[71]

Muhtemelen Türkmen aşiretlerin daha uzun bir süre Safevi iktidarının bir parçası olarak varlıklarını sürdürmeleri, Çaldıran Savaşı’ndan sonra Kürdistan’ın önemli bir bölümünün Osmanlılara bağlanması, Memluklerin yenilmesinden sonra Suriye, Mısır, Arabistan ve Irak’ın Osmanlılarca fethedilmeleri, bu alanlarda Türkçe konuşmayan Safevi tarikatı taraftarlarının Safevilerden büsbütün kopmalarına, kimilerinin kendi eski mezhep ve tarikatlarına dönmelerine, ama Türkmen aşiretlerinin Safevi devletinde dalgalandırdıkları bayrağın etkisi, Anadolu ve Osmanlı toprakları içindeki Türkmen taraftarların her türlü zorluğa rağmen ilişkilerini devam ettirmelerine olanak tanıdı, gidip gelmeler oldu. Çünkü adı geçen Türkmen aşiretlerin bir bölümü İran’a giderken bir bölümü de Osmanlı topraklarında kalmıştı. Bunlar bir nevi dinsel-mezhepsel ve kültürel iletişim içinde olmaya devam ettiler. Türk diliyle bu mezhebin ritüelleri Anadolu’da canlı kalmaya, hatta giderek diğer dillerden toplulukların da artık bu dille ritüellerini yapmalarına yol açtı.

Ayrıca, günümüzde Alevi Kızılbaş dinsel merasimlerinin genellikle Türkçe olarak yapılmasının bütün nedenleri o dönemde yaşanan gelişmelere bağlanamaz, iki yüz yıldan bu yana merkeziyetçi ve Türkçü hareketin Osmanlıda boy vermesi, Islahat, Tanzimat ve Meşrutiyet hareketlerinin Türkleştirme eğilimleri, İtthat Teraki; ardından da onların devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin bugüne kadar gelen yöneticilerinin izledikleri asimilasyon ve imha politikaları da Türkçe konuşmayan Alevi toplulukların ritüellerini Türk diliyle yapmalarına, ya da kendi dilleriyle çok gizli olarak devam ettirmelerine, ama koşulların zorluğundan dolayı sözlü geleneğin giderek zayıflamasına ya da kaybolmasına yol açmıştır. Günümüzde diller üzerindeki yasakların kalkmasıyla bu kültürel ve dinsel değerlerin yavaş yavaş gün yüzüne çıktıklarını ve geliştiklerini görüyoruz.

”Kızılbaş” nedir?

Kızılbaşlık kavramı, aslında ilk kez Şeyh Haydar zamanında mürit ve taraftarların silahlanması, Kafkaslar’a, darü’l harbe; Hristiyan olan Gürcü, Ermeni ve Çerkeslerin üzerine cihada, gazaya gitme; talanlar vurarak büyük esirler ve zenginliklerle dönme, bu nedenle de Azerbaycan ve Şirvan’da başta Karakoyunlu olmak üzere diğer kimi bey ve yöneticilerle içine girilen iktidar ve alan ele geçirme rekabeti sırasında, bir askeri gereksinime bağlı olarak; tek tipleştirme (üniforma) zaruretinden doğmuştur. Savaşçı, sadık, militan taraftarları, diğer sivil, gevşek, çok renkli ve göreceli barışçıl taraftarlardan ayırmak için gereksinim duyulan bir üniformaya karşılık olmak üzere; huni biçiminde 12 parçalı kırmızı bir keçeden meydana getirilen bir külahın bunlara giydirilmesinin ardından “Kızılbaş” kavramı ortaya çıkmıştır.

Bu, Safevilerin Anadolu’da Akkoyunlu topraklarında, onların sultanlarının himayesinde en çok yayıldıkları, Türkmenler, Azeriler arasında taraf buldukları dönemde olmuştur. Kuşkusuz Safevilerin o dönemdeki müritleri sadece Türkmenlerden oluşmuyordu; Kürtler, Bilad-i Şam Arapları, Derbend, Şirvan, Gilan ve Talış Acem ve Tacikleri, Rum’dan Horasan’a kadar pek çok göçebe halk topluluklarından müritleri olmuştur. Ancak yukarıda anlatılan nedenlerle Türkmenlerin Safevi Tarikatı’nda ağırlıklarını duyurmalarından dolayı ‘Kızılbaş’ kavramını bizzat Safeviler kullanmışlardır. Bu külaha “Tac-i Haydari” de deniyordu. Ayrıca Türkler arasında ‘Kızılbaş’ kelimesi yaygınken Osmanlılarda ve özellikler İrani topluluklar arasında ‘surhaser’ kavramının yaılmış olduğunu da unutmayalım. Bir de Kızılbaş kavramının Safevilerin bilinen ilk ataları Pîrûz Şah Zêrinkulah Kurdîyê Sincarî ile de bir anlam bağının olduğu, ona atfen bu adın benimsendiği açıktır. “Zêrinkulah’’ “altın kulah’’ anlamındadır. Azerice’de “kızıl’’ kırmızının yanısıra “altın’’ anlamına da gelir. ‘Kızılbaş’ bir anlamda da ‘altın kulah’ya da ‘altınbaş’demektir.

“Kızılbaş” Safevi Tarikatı’nın en sadık, en savaşçı üniformalı taraftarlarına dendiğine göre, bu anlamıyla, “Kızılbaş” kavramı “Yeniçeri” kavramıyla büyük benzerlikler gösterir. O da Osmanlı ordusunda belli bir mezhep ve inanca bağlı üniformalı bir asker, silahlı bir topluluktur.

Görüldüğü gibi o dönemdeki Kızılbaş kavramının bugün algılanan anlamıyla örtüşmediği de söylenebilir. O dönemin dost ve düşmanlarının “Kızılbaş” derken, onlara karşı fetvalar ve fermanlar verirken, bizim bugün algıladığımız, kimileri kendilerini bir dinin, kimileri de İslami inanış içinde bir mezhebin taraftarı olarak gördükleri bir topluluk değil, ‘Yeniçeri’ kavramı gibi daha dar, askeri ve savaşçı özellikleri ağır basan organize hiyerarşik bir topluluk anlaşılıyordu.

Safevi hanedanı İran’da kurulduğunda, İran iki gücün dengesi üzerinde yükseldi; birincisi orduyu ve askeriyeyi meydana getiren ve ağırlığıyla Türkmen olan Kızılbaşlar, ikincisi, bürokrasiyi, ilmiyeyi, tüccar ve esnaf tabakasını meydana getiren Farslar ve diğer İranî topluluklar… Türkmenler, Farslara “Tacik’’, Farslar da Türkmenlere “Kızılbaş” ya da “Surha ser’’ diyorlardı. Bu iki güç arasında hep bir çelişki ve mücadele var oldu. “Tacikler” Kızılbaş Türkmenleri, cahil, kaba saba, şiddet ve zorbalıkla kendilerini topluma dayatanlar, “Kızılbaşlar” da Tacikleri savaşlarda, askeriyede gösterdikleri büyük fedakârlıkları, düşmanlara karşı güçlü İran’ı ayakta tutan azim ve iradelerini görmezden gelen nankör, bedavacı, korkak ve hilebazlar olarak görüyorlardı.[72] Bu çelişki daha Şah İsmail’in son dönemlerinden başlamak üzere Safevi şahlarının giderek Taciklerden yana ağırlıklarını koyarak Kızılbaş Türkmen beyleri ve yöneticileri devletin yüksek makamlarından tasfiye etmelerine kadar götürmüştür. Tasfiye siyaseti, bazı zaruretlerden zikzaklar çizmiş; yavaşlama ve geri dönüşler olmuş, ama genellikle ilk üç şahın iktidar dönemlerini kapsayan süre içinde başarılmış ve İran Safevi devletinin Fars karakteri ağırlıklı olarak mührünü devlete vurmuştur.

Buradan çıkarılacak sonuç, Safevi hanedanı kurulduktan sonra İran’da bile ‘Kızılbaşlar’ bu hanedanın içinde tüm taraftar ve mensupları değil, bir kesimi; askeriyeyi temsil ediyorlardı. Ancak elbette nasıl Yeniçeriler Bektaşiliğe bağlı idiyseler, Kızılbaşlar da Safeviliğin batınilik ya da ‘Gülat Şiilik’ denebilecek inançlarına sahiptiler.

Sünni İran’dan Şii Safevi İran’ına

Sonuçta, Şah İsmail önce Karakoyunlu artığı beylerle, ardından Akkoyunlu şehzadeleriyle yaptığı savaşlarda 14 yaşındayken 1501 yılında Tebriz’i ele geçirdi ve şahlığını ilan etti. Şah İsmail’in şahlığını ilan ederken henüz çocuk olduğu göz önünde bulundurulursa, olay onun kişiliğinin eseri olmaktan ziyade tarikatın, Şamlu, Rumlu, Ustaclu, Tekelu, Karamanlu, Varsaklı, Avşarlu, Dulkadirli, Talışlı ve Kaçar bey ve halifeleri ve diğerleri, Tanrısal düzeyde tapınmaya değer görülen ve her bakımdan bağımlı olunan, uğruna seve seve ölüme gidilen, rehber olarak dini ve dünyevi tüm gücü şahsında birleştiren bir Mürşid-i Kamil’in öncülüğünde başardığı bir iktidar kavgasıdır.

Öyle bir hareket oluştu ki bozkırları saran bir alev, ya da dağlardan inen bir çığ gibi giderek büyüdü. Bu hareket, iktidardan önce cihad, gaza ve ganimet peşinde gezgin süvari birlikleri olarak serhad boylarında koşuştururken, rekabet ve egemenlik alanları nedeniyle Karakoyunlu ve Akkoyunlu yöneticileriyle karşı karşıya geldi, önce üç kere üst üste üç mürşid-i kâmilini; Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ve Şah İsmail’in büyük kardeşi Sultan Ali’yi ‘şehit’ verdi. Bunların üçü de Şii ve Sünni ittifakı demek olan Akkoyunlu-Karakoynlu iş birliğiyle gerçekleşti. Şah İsmail’i bileyen ve daha cesur, daha atak ve yırtıcı kılan, bir yandan iktidar kavgasıyken diğer yandan yüreğindeki atalar intikamını alma ateşiydi.

Tebriz’de şahlıkla beraber 12 İmam Şii mezhebi de resmi din ilan edildi. Tarikat’in kendisi ‘Gülat Şii’ bir aşamada İslam dininin bütün gereklerini yerine getirmekten vazgeçen, bu nedenle Sünni, hatta Caferi Şii âlimler tarafından din dışı sayılan bir inanca sahipken, neden “Gülat Şii’’yi değil de 12 İmam mezhebini resmi din ilan etti? Bunu da gene o dönemdeki İran’ın demografik yapısına bağlamak doğru olur. O dönemde aşırı İsmaili “batıni’’ mezhep ve tarikatları ile gayri İslami inançlar daha çok Anadolu’ya, Kürdistan’a, Bilad-ı Şam’a özgü fenomenlerdi. İran’da ağırlıkta Sünni İslam (2/3 dolayları) ve ardından Caferi Şii mezhep geliyordu. Diğer heterodoks mezhepler periferide ve marjinal düzeyde idi.

Şafii Sünni mezhep İran’ın çoğunluğunda egemendi. Örneğin Şah İsmail Tebriz’i ele geçirirken oranın 300 bin olan nüfusunun dörtte üçü Şafii Sünni mezheptendi. Hatta pek çok vakanüvisin aktardığı bir anekdota göre; Tebriz ele geçirilecekken Kızılbaş emirler, beyler ve ileri gelenler, Şiilik resmi din ilan edileceğinden hareketle şehrin Sünni nüfusunun çoğunluğuna dikkat çekerek, halkın aralarında “Biz Şii padişah istemiyoruz” dediğini, eğer kabul etmezlerse ne olur diye sormaları üzerine, Şah İsmail kılıcını göstererek “Kimseden korkmuyorum. Allah ve on iki imam benimledir. Eğer bir söz söylenirse kılıcımı çeker ve kimseyi sağ bırakmam” dedi.[73]

Gerçekten’de Şah İsmail 12 İmam Şiiliği’ni seçti, tehdit ve şiddet kullanarak herkesi bunu kabul etmeye zorladı. Örneğin Tebriz’in ele geçirildiğinin ertesi günü, ilk Cuma namazında Şah İsmail bizzat kendisi Kızılbaş taraftarlarıyla Cuma Camisi’ne gitti, çıplak kılıcıyla minberin önünde durarak Şii mezhep kuralınca hutbenin okunmasını şart koştu. İmam Mevlana Ahmed-i Erdebili 12 İmam adına hutbe okudu, camidekilerin yarısı bundan memnun oldular, gerisi rahatsız olup kıpırdamaya başlayınca Kızılbaşlar hemen kılıçlarını çekip onları susturdular. Çünkü her iki cuma namazı cemaatçisinin arasına biri denk gelecek şekilde Kızılbaşların da silahlarıyla saf saf dizildikleri ve cumayı kılıç zoruyla Şii usullerine göre okuttukları belirtilir. Ezana “Eşhedü enne Aliyün veliyüllah” ve “Haya alâ hayrü’l amel”, Muhammed ve Ali hayrü’l beşer” sözleri ilave edildi. Hutbeden sonra İslam’ın ilk üç halifesi Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’a lanet okundu. Bu bilgileri sırf Şah İsmail’i karalamak için sadece Sünni vakanüvisler vermiyor, Safevi taraftarı vakanüvisler ve o dönemin batılı kaynakları da belirtiyorlar.

Taht ele geçirildiğinde, dörtte üçü Sünni olan 300 bin nüfuslu Tebriz’de, Şah İsmail’in 12 İmam Mezhebi’ni kılıç zoruyla dayattığını Şah Tahmasp’ın vakanüvislerinden olan Safevi tarihçisi Hasan Rumlu da övgüyle anlatır:

Şah İsmail, “tahta çıkışının ilk döneminde, memleketlerin hatiplerine (hutbe okuyanlarına), On İki İmam adına (ki hepsine selam olsun) hutbe okumalarını buyurdu. Beş yüz yirmi sekiz yıl önce, Selçukoğlu Mikailoğlu Sultan Tuğrul Bey’in gelişinden ve Besasiri’nin kaçışından sonra İslam beldelerinde kaldırılan ‘Eşhedü enne Ali’yyün veliyullah’ve ‘Hayya ala hayrü’l amel’sözlerinin ezana eklenmesini buyurdu. Ayrıca çarşı pazarda (ilk 3 İslam halifeleri olan –M.C.) Ebubekir, Ömer ve Osman’ın kötülenmesi ve lanetlenmesi ve buna karşı gelenlerin de başlarının koparılması için buyruk verdi.

Hak olan Caferi Mezhebi’nin özellikleri hakkında ve On İki İmamlı topluluğun kural ve yasalarına ilişkin o dönemde halk bir şey bilmiyordu. Çünkü İmamiye’nin fıkıh kitapları orada yoktu. Uzman bilginlerin sultanı Hille’li Şeyh Cemaleddin Motahhar’in yapıtlarından İslami Kurallar kitabının birinci cildi, şeriatı koruyan Kadı Nasrullah Zeytuni tarafından dini konuların eğitimi ve öğretimi için kullanılıyordu. Gitgide On İki İmamlık Mezhebi gerçeği güneşi yükseldi ve dünyanın çevresi onun parlak ışınlarıyla aydınlandı.”[74]

Aslında Şah İsmail daha ilk gün 12 bin Kızılbaşla Tebriz’e girerken, ileri gelenler onu karşılayıp bağlılıklarını bildirdikleri[75] halde şehirde bir katliama girişti. O yıllarda İran’da bulunan ve Venedikli Bir Tüccar olarak bilinen kimse de seyahatnamesinde Tebriz alınırken katliam yapıldığını belirtir; “Daha sonra Tebriz tarafına yöneldi. Burada hiçbir mukavemet ile karşılaşmadı. Bununla birlikte şehrin ahalisinin büyük bölümüne katliam yaptı. Hatta hamile kadınları, karnındaki çocuklarıyla birlikte öldürdüler. Sultan Yakub’un ve Derbend savaşına (Akkoyunluların Şeyh Haydar’ı öldürdükleri savaş –M.C.) katılmış olan beylerin mezarlarını açıp kemiklerini yaktılar. Üç yüz orospuyu sıraladılar ve her birinin vücutlarını ikiye böldüler. Daha sonra Elvend’in yanında eğitim görmüş olan blasierden (çevirilerde de bu sözcüğe bir anlam verilememiştir, bir nevi asker olmalı) sekiz yüz kişinin başları kesildi. Hatta Tebriz’in bütün köpekleri öldürüldü; suçluların pek çoğu başka başka facialara uğradılar. Daha sonra İsmail, bir yönden Sultan Yakub ile akrabalığı bulunan[76] annesini çağırdı.[77] Çünkü Derbend Savaşı’na katılan beylerden biri ile evlenmişti. Kahır ve lanet okunduktan sonra önünde onun başını kesmelerini emretti. Neron’un zamanından bugüne kadar böylesine zalimce kana susamışlığın dünyaya gelmiş olduğunu sanmıyorum.”[78]

Safeviler üzerine yazmış taraftar vakanüvisler de pek çok Sünni’nin öldürüldüğünü belirtirler. Örneğin Zeyl-i Habibü’s-Siyer’de “O zamanda Azerbaycan memleketindeki pek çok cahil ve mutaassıbın vücudu gazilerin kılıcıyla temizlendi”[79] Ravzatü’s-Sefaviyye’de de “Şah-ı velayetten önce Hz. Ali’yi sevenlere ve Şiilere eziyet eden mutaassıplar ve cahiller intikam ateşine atılarak yakıldılar” diye yazar.[80]

Sonuç

Safevi Tarikatı, Kürt kökenli Sünni bir yapıdan başlayarak, siyasi ve dini dönüşümlerle İran’da Şii, “Gülat Şii/Kızılbaş’’ tarikat, İran tahtını ele geçirince de tekrar Şii mezhepli bir hanedan haline gelmiştir. Safvetü’s-Safa‘nın nüshaları, seyyidlik ve Şiilik iddialarının sonraki müdahalelerle eklendiğini göstermektedir. Tarikatın Türkmen aşiretleriyle bütünleşmesi, Kızılbaş militanlığını doğurmuş, ancak Şah İsmail’in iktidarı 12 İmam Şiiliği’ni resmileştirerek heterodoks unsurları bastırmıştır. Bu süreç, İran’ın ulusal kimliğinin oluşumunda kritik rol oynamış, Anadolu’daki Alevi topluluklarını etkilemiştir. Gelecek araştırmalar, tarikatın etnik çeşitliliğini ve Osmanlı-Safevi rekabetini daha derinlemesine incelemelidir.

Kaynakça

•  Bitlisi, İdris-i. (Tarihsiz). Eserleri (çeşitli nüshalar).

•  Hinz, Walther. (1936). Irans Aufstieg zum Nationalstaat im fünfzehnten Jahrhundert. (Türkçe çeviri: Bıyıkoğlu, T. (1992). Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd).

•  Kasravi, Ahmed. (1926-1928). “Şeyh Safi va Tebaraş”. Ayende Dergisi.

•  Mazzaoui, Michel M. (1972). The Origins of the Safavids: Şiism, Sûfism and the Gulat.

•  Rumlu, Hasan. Ahsenü’t-Tevarih. (Türkçe çeviriler: Öztürk, M. & Cevan, C.).

•  Savory, Roger. (1980). Iran Under the Safavids.

•  Togan, Zeki Velidi. (1957). “Sur l’origine des Safavides”. Makale.

•  Tevekkuli İbn Bezzaz. Safvetü’s-Safa (çeşitli nüshalar: Leiden 2639, Ayasofya 3099, 2123; basımlar: 1911 Bombay, 1994 Tahran).


[1] Farsça yazılan kitap bir başlangıç, 12 bölüm ve bir sonuçtan oluşuyor. 2. ve 11. bölümde Şeyh Safiyeddin’in seceresi ve yaşamı üzerine bilgiler var. Eserin geri kalan bölümleri Safiyeddin üzerine mekibelerden, şeyhin karametleri, mucizevi, sır dolu karar ve eylemleri, onun Kuran ayet ve surelerini, peygamber Hz. Muhammed’in hadislerini tefsirlerini içerir.

[2] Michel M. Mazzaoui, The Origins of The Safavids; Şiism, Sufism and the Gulat, Franz Steiner Verlag, Wiesbaden, 1972, s. 47.

[3] Journal Asiatique 245 (1957)

[4] Encyclopaedia of Islam, 2. baskı.

[5] Sur l’origine des Safavides, Louis Massignon’un anısına basılmış kitaptan tıpkıbasım, Şam Fransız Enstitüsü, Şam 1957.

[6] History and Historiography of Post-Mongol Central Asia and the Middle East: Studies in Honor of John E. Woods, ed. Judith Pfeiffer, Sholeh Quinn ve Ernest Tucker, Harrassowitz, Wiesbaden.

[7] Mazzaoui, a.g.e.

[8] İlginçtir, Uzun Hasan dindar Sünni bir Müslüman olarak tanınmasına rağmen Caferi Şii eğilimlerden Gulat Şii (aşırı Şii) eğilimlere geçen Şeyh Cüneyd’i ve ardından Şeyh Haydar’ı çok sıcak karşılamıştır. Uzun Hasan önce kız kardeşi Hatice Begüm’ü Şeyh Cüneyd’le evlendirdi. Bu evlilikten başka bazı çocukların yanı sıra Şeyh Haydar doğdu. Ardından Şeyh Haydar gençlik yaşına gelince Uzun Hasan yeğenini kızı Martha’yla (sonradan adı Alemşah Begüm, ya da Halime Begüm oldu) evlendirdi. Bu evlilikten de başka bazı çocukların yanı sıra Şah İsmail doğdu.

[9] Walther Hinz, Irans Aufstieg zum Nationalstaat im fünfzehnten Jahrhundert, Berlin ve Leipzig 1936.

[10] Walther Hinz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, XV. yüzyılda İran’ın Milli Bir Devlet Haline Yükselişi, İkinci baskı Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1992.

[11] Roger Savory, Iran Under Safavids, Cambridge University Press, 1980

[12] Bkz. Mazzaoui, a.g.e..

[13] Hasan-ı Rumlu, Ahsenü’t Tevarih, çeviren Mesut Öztürk, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2006.

[14] Rumlu Hasan, (Ahsenü’t Tevarih) Şah İsmail Tarihi, çeviren Cevat Cevan, Ardıç Yayınları, Ankara 2004.

[15]  İdris-Bidlisi, Selim-Şahname, Çev. Hicabi Kırlangıç, 1. Baskı.

[16]M. Zeki Velidi Togan, Sur L’Origine des Safavides, Louis Massignon’un anısına basılmış kitaptan tıpkıbasım, Şam Fransız Enstitüsü, Şam 1957.

[17] Aktaran M. Zeki Velidi Togan

[18] M. Zeki Velidi Togan, Sur l’Origine des Safavides, Louis Massignon’un anısına basılmış kitaptan tıpkıbasım, Şam Fransız Enstitüsü, Şam 1957.

[19] İranî kaynaklara ve özellikle 12 İmam Şii inançlarına göre Son Sasani Kralı III. Yezdgerd’in kızı Şahrbanu 3. İmam Hz Hüseyin ile evlendi ve 4. İmam Ali bin Ḥüseyin bin Ali Zeynelabidin’in annsi oldu. Bak, Encyclopedia İranica, Sahbanu maddesi, http://www.iranicaonline.org/articles/sahrbanu

[20] Bkz. Walther Hinz, Roger Sovory, Encyclopedia Iranica, Safeviler maddesi.

[21] M. Zeki Velidi Togan, Sur l’Origine des Safavides, Louis Massignon’un anısına basılmış kitaptan tıpkıbasım, Şam Fransız Enstitüsü, Şam 1957, III, r. 345-57. Seyyid Ahmed Kesravîyê Tabrîzî, “Şêx Safî wa tabaraş,” Tahran, 1323 Ş./1944. M. Micheal Mazzaoui, The Origins of the Safavids. Shʿism, Sûfism, and the Gulât, Wiesbaden, 1972

[22] Feslê ewwel der zikrê nesebê Şêx Qedese sirre Şêx Safiyaddin Ebu’l Fettah İshaq ibn Şêx Emîneddin Cebraîl ibn Salih Qutbeddin Ebubekir ibn Selaheddin Reşid ibn Muhammed el Hafiz al-Kelamüllah ibn ‘Ewwaz ibn Birûz el Kurdi el Sincanî rehimellah ‘eleyhim.

[23] Mazzaoui, a.g.e., s. 46 ve devamı

[24] Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1999, s. 1-2.

[25] Joseph von Hammer-Purgstal, Geschihte des Osmanischen Reiches, Band II -Erste Ausgabe-, Pest 1828

[26] Walther Hinz, s. 28-29. Giovanni Maria Angiolello’nunUzunHasan’ın yaşamı v eylemleriyle ilgili raporu. Seyahların Gözüyle Sultanlar ve Savaşlar’da, Türkçeye çeviren Tufan Gündüz, s. 31-32.

[27] Caterino Zeno, Doğu’da Venedik Elçileri, Tufan Gündüz s. 18-19, Venedikli Tuccar, Seyahların Gözüyle Sultanlar ve Savaşlar’da, Türkçeye çeviren Tufan Gündüz, s. 168-169.

[28] Walther Hinz, s. 29; Caterino Zeno, Doğu’da Venedik Elçileri, Tufan Gündüz s. 18-19, Venedikli Tuccar, Seyahların Gözüyle Sultanlar ve Savaşlar’da, Türkçeye çeviren Tufan Gündüz, s. 168-169

[29] İdris-i Bitlisi, Selim Şah-name, 1. Baskı. Çev. Hicabi Kırlangıç s.121

[30] Kastedilen Akkoyunlu Uzun Hasan ve babası Ali Bey’dir. Şeyh Cüneyd Ali Bey’in kızı; Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begümle, Şeyh Haydar da Uzun Hasan’ın Trabzon Rum Pontus Kralı İoannes’in kızı Despina Hatun (Theodora Megale Komnena) adlı karısından olma kızı Martha ile evlendi. Martha Şeyh Haydar’la evlenince adı Alemşah Begüm (ayrıca Halime Begüm) olarak değişti. Martha, Şah İsmail’in annesidir. Şah İsmail Uzun Hasan’la olan bu akrabalık (dede torun ilişkisi) bağlarını ileri sürerek Akkoyunlu devleti şahlarının diğer varisleriyle taht kavgasına girdi.

[31] Safevi tarikatı şeyhleri Şiiliğe eğilim gösterince şah olmadan önce şecerelerini İmam Musa Kazım’a, ardından şahlık tahtına oturunca da Hz. Hüseyin üzerinden Hz Aliye dayandırarak seyyitlik iddiasında bulundular.

[32] Safevi tarikatı aslında Kürt kökenli şeyhlerin Sünni-Şafii tarikatı olarak Şeyh Safiyeddin tarafından kuruldu. 12 İmam Şiiliğine Şeyh Safiyeddin’in torunu Xwace (Hoca) Ali zamanında, Şeyh Cüneyd’in Erdebil’den kovulması üzerine de, Sünni din adamlarının “Gülat Şiilik” dedikleri Batınilik ve İsmaililiğe dönüştü.

[33] Hz. Hüseyin üzerinden Hz. Aliye vardırılan soy nisbeti, Şeyh Safiyeddin’in oğlu Şeyh Sadreddin zamanında onun bir müriti olan İbn Bezzaz tarafından yazılan Safvetü’s-Safa adlı eserde en son Pirûz/Firûz Şah Zêrinkullahê Kurdî el Sincarî’ye kadar vardırılıyor ve burada bitiyordu. Soy ağacını Hz Aliye vardırmaya, Şiiliğe meyledince, özellikle de şahlık ilan edildikten sonra başvuruldu, bu yüzden -hatta onların talimatıyla- Safvetü’s-Safa’da değişiklikler yapıldı.

[34] İdris-i Bitlisi, Selim Şah-name, s. 121

[35] Mazzaoui, a.g.e., s. 46.

[36] Walther Hinz, Irans Aufstieg zum Nationalstaat im fünfzehnten Jahrhundert (Berlin and Leipzig, 1936) bkz. Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, XV. Yüzyılda İran’ın Milli Bir Devlet Haline Yükselişi, İkinci baskı Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1992 s. 6

[37] Şeyh Hüseyin bin Şeyh Abdüzzahidî, Silsiletü’l Nesebi’s-Sefeviye, aktaran Hinz, s. 48

[38] E. G. Browne. IV, 51’de TE, aktaran Hinz Irans Aufstieg zum Nationalstaat im fünfzehnten Jahrhundert (Berlin and Leipzig, 1936) s. 8

[39] Şeyh Hüseyin bin Şeyh Abdüzzahidî, Silsiletü’l Nesebi’s-Sefeviye, s. 48, aktaran Walther Hinz s. 8

[40] ZDMG C. XV, s. 489. F. v. Erdmann tercümesi Hinz, s. 48-49

[41] Şeyh Hüseyin bin Şeyh Abdüzzahidî, Silsiletü’l Nesebi’s-Sefeviye, s. 113, aktaran Walther Hinz s. 10

[42] Şeyh Hüseyin bin Şeyh Abdüzzahidî, a.g.e, s. 113, aktaran Walther Hinz s. 11

[43] Bazı kaynaklar aslında bu esirlerin daha Rum’da iken Şeyh Hoca Ali’nin müritleri olduklarını iddia ederlerse de bazıları zayıf bir ihtimaldir derler. Aslında bunların Vefai ve giderek Bektaşi inançlar taşımaları daha akla yatkındır ki o da Hoca Ali yolundan pek farklı değil.

[44] Walther Hinz, s. 8

[45] Walther Hinz Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, XV. Yüzyılda İran’ın Milli Bir Devlet Haline Yükselişi, İkinci baskı Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1992 s. 14.

[46] Şafiilik yaygın bir Sünni mezhepti ve Abbasi halifeleri, dünyevi güçlerinin yanısıra bir nevi Hristiyan dünyasındaki papalık kurumu gibi bütün padişah ve sultanların muşruiyetini onaylayan merkezi yüksek dini bir makam idiler. İslam dünyasında iktidara gelen her sultan ya da şah ancak halifelik makamından kendi makamının onaylandığına dair bir icaze alınca yasal ve meşru olarak görülüyordu. Daha Rawadilerden, Şadadiler’e, Mervanilerden Eyyübilere kadar Kürt sultanları Abbasi halifeleri ile ilişkilerinde başarılı bir politika izlemiş, çoğunlukla Abbasi Halifesi’ne yakın olmuşlardır. Bu nedenle Şafiilik Kürtler içinde en yaygın mezhep haline geldiği gibi pek çok Kürt beyi ve padişahı kendisini Abasi soyundan ve seyyid göstermeye özen göstermişlerdir. Ancak Selahaddin’i Eyyübi döneminde Bağdat’ta Büveyhoğullarının etkisiyle dönemin Abbasi halifesi Selçuklu ve Atabekler yanlısı bir siyaset izlemiş, başta Kahire ve Şam olmak üzere pek çok yeri ele geçirdiği halde ve pek çok ısrara rağmen Selahaddin-i Eyyübi’nin hükümdarlığını onamaya yanaşmamıştır; ta ki Selahaddin’in Kuddüsü kurtarmasına kadar. Kuddüs’ü alınca Selahaddin İslam dünyasında efsanevi bir güce dönüşmüş, Abbasi halifesi artık bu gücün karşısında tutunamayarak hükümdarlığını onamak zorunda kalmıştır.

[47] İbn Haldun, El Tarîf, aktr. Mazzaoui, a.g.e., s. 77.

[48] Walther Hinz s. 15

[49] Abdullah Varlı, Tarixa Dugelên Kurdan, Dugelê Çemişkezek bölümü

[50] Mazzaoui, a.g.e, s. 55

[51] Walther Hinz, tercüme … s. 15

[52] Walther Hinz s. 16

[53] Müneccimbaşı, C. III. s. 180.

[54] Aşıkpaşazade 264 W. Hinz’e Tevfik Bıyıkoğlunun yazdığı dipnottan

[55] Aslında Karaman halkının çok büyük bir kısmının daha Bizanslılar zamanından beri oraya yerleşmiş ve Türkçe konuşan, ama dini olarak Grek Ortodoks Hristiyan olduklarını ve tarih boyunca Grek alfabesiyle Türkçe yazdıklarını, bunların en son Kurtuluş Savaşı ve Lozan Mübadelesiyle söz konusu yörelerden temizlendiklerini de vurgulamak lazım. Yunanistan’daki Karamanlislerin bu soylardan geldikleri belirtilir.

[56] Babinger’den Walther Hinz s. 18

[57] Walther Hinz, s. 18

[58] Walther Hinz, s. 19

[59] Babinger 55-64. Aktaran Hinz

[60] Aşıkpaşazade, s. 265.

[61] “Mısır Sultanı Çakmak’a ‘Senin vilayetinde Deccal zahir oldu’ deye haber gönderdiler. Mısır Sultanı dahi Haleb naibine ‘Var onu Haleb çerisiyle tut’deye haber gönderdi. Haleb naibi hasta idi, Haleb’in ulu hâcibini koştular, Şeyh Cüneyd üzerine vardılar. Cüneyd’in yetmiş adamını helâk ettiler, yirmibeşi Simavnaoğu adamlarınden idi.Kendi kaçtı, Canik’e gitti ‘beni isteyen kişi Çanik’te bulsun’dedi.” Aşıkpaşazade, s. 266.

[62] Walther Hinz s. 27

[63] Walther Hinz, s. 35

[64] Tarihlerin bahsettiği bu üç kız, yani Şah İsmail’in kız kardeşleri biri ilginç olan üç evlilik yaptı. Muhtemelen Şah İsmail onlara siyasi evlilikler yaptırdı. Kızkardeşlerinden biri Hasankeyf Hâkimi Selahaddin’i Eyyübi soyundan Kürt Melik Halil-i Eyyübi ile evlendi. Diğer kız kardeşi, Safevilerin Kızılbaş komutanı, Şah İsmail’in Diyarbekir’i teslim ettiği Mehmet Han Ustaclı’nın kardeşi ve o Çaldıran Savaşı’nda öldürülünce yerine Diyarbekir beyi olarak atanan Kara Han Bey Ustaclu ile evlendi. Şah’ın diğer kız kardeşi de büyük başarılar göstererek nam salmış Kızılbaş komutan Bayram Bey Tekelu ile evlendi.

[65] Safevi vakanüvisi Hasan Rumlu Şeyh Haydar’ın kendi şavaşçıları arasından atılan bir okla yanlışlıkla vurulduğunu belirtir. Savaş’ta Süleyman Bijen’in öldürüldüğü iddiaları da olmasına rağmen, bu büyük olasılıkla doğru değil. Çünkü daha sonraki yıllarda Sülayman Bijen’in adı Kürdistan’a yapılan Akkoyunlu saldırılarında da çokça geçmektedir. Bak: Hasan Rumlu, Ahsenu’t Tevarih, 11. (1.) cild, Mürsel Öztürk’in çevirisi, Ankara, 2006, s. 585: Walther Hinnz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd XV. yüzyıldaİran’ın milli bir devlet haline yükselişi, Çeviren Tevfik Bıyıkoğlu, TTK yayınları, Ankara, 1992, s. 75; Veysel Aydeniz, Akkoyunlu-Kürt İlişkileri, Nûbihar, İstanbul, 2012, s. 134 ve devamı.

[66] Bu konuda ayrıntılı bilgi Walther Hinz’de ve Venediklilerin raporlarında.

[67] Angiolello, Giovanni Maria ve Vincenza D’Alessandri, Seyyahların Gözünde Sultanlar ve Savaşlar, çev. Tufan Gündüz, s. 214-215.

[68] Hoca Ali Medine’den dönerken Kudüs’te öldü ve orada defnedildi.

[69] Aslında bu, Safevilere özgü bir şey değildir. Êzidilikte de aynı süreci görmekteyiz, Bekaa’dan Sincar’a Kürtlerin arasına gelen Şeyh Adi bin Müsafir, Arapça konuştuğu; hatta Yezid bin Muaviye’nin mensup olduğu sülaleden geldiği, tarikatını başlangıçta Sünni esaslar üzerinde kurduğu halde, bir yandan mesajlar Kürtçe yayılmaya başlamış, diğer yandan oranın halkı kendi aldıklarını var olan inanç ve gelenekleriyle günlük yaşamlarına adapte etmişler ve tarikat, Şeyh Adi’nin kardeşinin torunundan itibaren heterodox bir karaktere, giderek İslam dışı bir dine dönüşmüştür. Tarikatin önde gelenleri ve mürşidleri de Kürtleşmişlerdir, bütün ibadet ve dini yaşam Kürtçeleşmiştir.

[70] Şerefhan, Şerefname, Bozarslan tercümesi, s. 472

[71] Rudi Matthee, Safevids, Encyklopedia İranica, dijital edition.

[72] Bkz. Svory, Mazzaoui, Encyklopedia İranica, “Safavids” bölümü.

[73] Cihangüşa-ı Hakan, s. 147, aktaran Son Kızılbaş Şah İsmail, Tufan Gündüz, s. 68.

[74] Hasan Rumlu, Ahsenü’t Tevârih, Cevat Cevan çevirisi, Ardıç yayınları, s. 74.

[75] Hasan Rumlu, Ahsenü’t Tevarih s. 84.

[76] Yazar nasıl olduğunu anlayamadım dese de Şah İsmail’in annesi Martha, Sultan Yakub’un üvey kızkardeşiydi. Yani Sultan Yakub Şah İsmail’in üvey dayısı idi.

[77] Bazı kaynaklar, onun Şah İsmail’in üvey annesi olabileceğini belirtirler.

[78] Seyahların Gözüyle Sultanlar ve Savaşlar, s. 185.

[80] Ravzatü’s-Sefaviyye, s. 154, aktaran Tufan Gündüz, Şah İsmail Son Kızılbaş s. 69.

[79] Zeyl-i Habibü’s-Siyer, s. 66 aktaran Tufan Gündüz, Şah İsmail Son kızılbaş, s 69.

Leave a comment