Murad Ciwan
Giriş
Bu çalışma, 19. yüzyılın son çeyreğinde Sultan II. Abdülhamid döneminde Kürdistan’da oluşturulan Hamidiye Hafif Süvari Alayları’nı (Hamidiye Alayları), hâkim tarih yazımındaki indirgemeci ve olumsuzlayıcı yaklaşımlardan farklı olarak, mukayeseli ve eleştirel bir yaklaşımla yeniden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Araştırma, bahse konu alayları yalnızca bir kontrol, asimilasyon, gayrimüslim azınlıklara karşı kullanma veya “Kürt’ü Kürt’e kırdırma” aracı olarak kodlayan ulus-merkezci, kolonyal ve oryantalist anlatıları –daha genel bir ifadeyle Uluslararası Anti-Kürt Düzen söylemlerini– sorgulamaktadır. Buna karşın Hamidiye sisteminin, Tanzimat ve Islahat Fermanları ile ivme kazanan jakoben merkezileşme hareketine karşı, periferideki göçebe Kürt aşiretlerine tanınan ayrıcalıklar vasıtasıyla bir desentralizasyon ve statü yükselme örneği teşkil ettiği savunulmaktadır. Makale, alayların elde ettikleri vergi muafiyeti, genel askerlik yükümlülüğünden istisna kalma ve yerel devlet otoriteleri yerine doğrudan merkezi otoriteyle muhatap olma gibi olanakların, göçebe aşiretleri yarı-özerk bir askerî-siyasi idarî yapıya kavuşturduğunu; Aşiret Mektebi gibi kurumlar aracılığıyla modern Kürt milliyetçiliğinin filizlenmesine zemin hazırladığını ileri sürmektedir. Bu bağlamda Hamidiye Alayları, İmparatorluğun dağılma sürecinde merkez ile ’’periferi’’ arasında karşılıklı çıkarlara dayanan, ve nihayetinde devlet yönetimince öngörülemeyen önemli sonuçlar doğuran iki taraflı (Osmanlı-Kürt) bir siyasi projenin ürünü olarak değerlendirilmektedir.
1. Sorunun Konumu
Hamidiye Alayları, Osmanlı tarihi yazımı alanında gerek Türk, gerek Ermeni, gerekse Batılı tarihçilerce büyük oranda olumsuz bir rol içinde tasvir edilmiştir. Konuyla ilgili müstakil ve bilimsel kıstaslara haiz çalışmaların niceliksel , hele hele niteliksel yetersizliği dikkat çekicidir. Mevcut literatürün büyük bir bölümü ideolojik angajmanlar ve siyasi saiklerle maluldür. Neredeyse ezberler tekrarlanıp durulmaktadır. İttihat-Terakki muhalefetinden yereldeki (Kürdistan’daki) mülkî-idarî amirlere, yabancı diplomatik çevrelerden gayrimüslim tebaaya, hatta Kürt aydınlarına kadar uzanan geniş bir yelpaze, Hamidiye Alayları’na yönelik toptancı ve eleştirel bir konsensüs oluşturmuştur.[1]
Bu çalışma, söz konusu konsensüsün ötesine geçerek alayların göçebe aşiret yapıları üzerindeki dönüştürücü etkisine ve uluslararası vesayetlerden renk alan Kürt karşıtı merkeziyetçi “reformlara” bir tepki olarak doğuşuna odaklanan alternatif bir okuma sunmaktadır.
2. Hamidiye Alayları’nın Jeopolitik ve Sosyal Kökenleri: Kürt Mirliklerinin Tasfiyesi, 93 Harbi’nin Trajik Sonuçları, Uluslararası Anti-Kürt Berlin Antlaşması ve 1880 Şeyh Ubeydullah Hareketi…
Osmanlı merkezileşme politikaları, toplumsal yapısal dönüşümler, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi), 1878 Berlin Kongresi /Antlaşması ve 1880 Kürt Hareketi sonrası kriz dinamikleri bağlamında analiz edildiğinde, II. Mahmut’tan II. Abdülhamid’e kadarki halife-padişahların–büyük ölçüde dış ve iç odakların zorlayıcılığıyla yürüyen pragmatik merkezileşme stratejileri çerçevesinde– Kürt mirliklerinin tamamen tasfiye edilmesinin ardından yaşanan gelişmeler, yetkin Kürt aşiretlerinin Hamidiye’ye yönelik “pragmatik rızasını” açıklamakta kritik rol oynamaktadır.
2.1. 19. Yüzyıl Ortalarında Son Kürt Mirliklerinin Dağıtılmasının Kürt Toplumunda Yarattığı Yönetici Sınıf Yokluğu ve Sonuçları
II. Mahmud’un merkezileşme siyasetiyle başlayan ve Tanzimat Fermanı (1839) ve 1856 Islahat reformlarıyla ivme kazanan süreç, Kürt mirliklerini (Botan/Bedirhan, Soran/Mir Muhammed, Müküs, Hakkâri vb.) sistematik olarak tasfiye etmiştir. 1840’lı yıllarda Bedirhan Bey İsyanı’nın (1843-1847) ardından Yazdan Şêr (İzzeddin Şir) Ayaklanması (1855)’nın bastırılmasıyla Botan Mirliği’nin nihai dağılımı, Müküs(1847) ve Hakkari(1849) emirliklerinin tasfiyesi, bölgede görece özerk yönetici sınıfın (mirlik hanedanlığının) yok oluşuna yol açmıştır. Bu tasfiye, Osmanlı bürokrasisinin (vali, mutasarrıf) doğrudan idaresini getirmiş olsa da aynı zamanda fiili bir “otorite boşluğu” yaratmıştır. Islahat Fermanı (1856) da Tanzimat’ın bir devamı olarak Osmanlı toplumunun modernleşme ve ilerlemesine yönelik hedeflerini gerçekleştirememiş; aksine Kürtlerin statülerinin düşürülüp adeta bir kıskaca alınmalarında olumsuz rol oynamıştır. Mirliklerin dağıtılması, Kürt toplumunun varlık ve ilerleme zincirindeki en önemli halkayı parçalamış, bir bakıma toplumun belini kıran ilk büyük darbe olmuştur.
Kürt toplumunu ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel varlığıyla ayakta tutan dinamikleri barındıran mirliklerin tasfiyesi, toplumun kendi iradi bünyesiyle varlık gösterme dinamiklerinin çökmesine yol açmıştır. Kürt toplumu başsız kalmış, yerleşik yaşam, üretim, kültür ve uygarlık, ilerleme havzalarını yitirmiştir. Dar olanaklı orta ve alt tabakalar boşluğa düşmüş, aşiretler arası rekabet ve çatışmalar artmış, göçebe ekonomisi istikrarsızlaşmıştır. Merkezi vergi yükü ağırlaşmış, Kürdistan’daki üretim süreçleri tahrip olmuş, ekonomik güvensizlik, yoksulluk ve kıtlık döngüsü derinleşmiştir.
Geleneksel aristokrat yönetici elitin (mir aileleri) ortadan kalkması, kültür, sanat, eğitim ve hukuk alanlarını neredeyse yok olma derecesinde zayıflatmıştır. Aşiret reisleri ve yeni türeyen toprak ağaları görece güçlenmişse de bunlar hiçbir zaman mirlik ölçeğinde sahiplik/patronaj güvenlik ve ilerleme sağlayacak düzeyde rol oynayamamıştır.
Doğan otorite boşluğunu Nakşibendî-Halidî şeyhlerinin (Şeyh Ubeydullah gibi) dinî-siyasî nüfuzu doldurmaya çalışmış; ancak belli bir alanla sınırlı kalmıştır. Mirliklerin Kürdistan’da düzen sağlayan otoriteleri ortadan kalkınca aşiretlerarası çatışmalar artmış, onlardan gelen “istikrar, güvenlik, koruma ve ilerleme” ağı kopunca aşiretlerle beraber bütün Kürt toplumu statüsüz bir “boşluk”ta kalmıştır.
2.2. 93 Harbi’ne Katılımın Kürt Toplumunda Yarattığı Sorunlar: Ölümler, Göç, Hastalık ve Açlık
93 Harbi (1878 Osmanlı-Rus savaşı), Kürdistan serhadinde (Kars, Erzurum, Van cephesi) Kürt aşiretlerinin yoğun katılımıyla cereyan etmiştir. Şeyh Ubeydullah Nehrî gibi saygın ve nüfuzlu Nakşibendî-Halidî liderler ve aşiret reisleri (Celalî, Heyderanî, Milli, Miran vb.), Osmanlı’nın “cihad” çağrısına on binlerce savaşçı (yaklaşık 50.000’e varan tahminler) göndermiştir. Katılım, dinî motivasyon (Müslüman-Rus karşıtlığı) ve aşiret prestiji arayışıyla beslenmiş; ancak savaşın lojistik yetersizliği (yiyecek, kışlık giyim, cephane eksikliği) felaket getirmiştir.
Kürdistan cephesinde şiddetli kış koşulları (Erzurum ve Kars’ta -30°C’ye varan soğuklar) ölüm ve donma vakalarını arttırmış; düzenli ordu kadar savaşçı Kürt kuvvetleri de ağır zayiat vermiştir. Tifüs, kolera ve dizanteri salgınları savaş kayıplarından daha fazla can almıştır.
Savaş, hayvancılık ekonomisini çökertmiş; sürüler telef olmuş, tarım arazileri terk edilmiş, göç dalgaları (muhacirlik) tetiklenmiştir. Kıtlık ve yoksulluk 1878-1880 arasında bölgeyi sarmıştır. Aşiretler devletten bekledikleri ganimet ve koruma yerine “savaş yorgunluğu” yaşamış; bu durum savaşa katılımın “toplumsal maliyet”ini arttırmıştır.
2.3. Berlin Kongresi (13 Haziran – 13 Temmuz 1878)
Hamidiye Alayları projesini anlayabilmek için 93 Harbi sonrasında, aynı yıl, Rusya, Britanya, Fransa ve Osmanlı devletleri temsilcilerinin, bir de Rusya’nın kendi topraklarındaki Ermenileri temsilen getirdiği bir heyetin katıldığı Berlin Kongresi sonuçlarının yarattığı jeopolitik ortamın ayrıntılı bir analizi gerekmektedir. Berlin Kongresi kararları, Osmanlı İmparatorluğu için bir dönüm noktası olmuş ve Kürdistan’daki dengeleri köklü biçimde değiştirmiştir.
Antlaşmanın 61. maddesi, Babıâli’yi Ermeni tebaanın yaşadığı vilayetlerde (Vilayât-ı Sitte: Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Harput ve Sivas) ıslahat yapmaya mecbur kılıyor, ıslahatların uygulanmasını ise taraf devletlerin (Britanya, Fransa, Rusya) denetimine bırakıyordu. Kongre sonucunda imzalanan Antlaşma’nın 61. maddesinin getirdiği hükümler, bağımsız bir Ermeni devleti kurma hedefine yönelik ilk diplomatik kazanım olarak kabul edilmiştir. Bu anlaşmanın ardından bağımsızlık hedefli ilk Ermeni milliyetçi örgütleri doğmuş, bunlar silahlı eylemler dahil pek çok radikal hareketlere başlamışlar, hem Osmanlı yönetimiyle hem de Kürt toplumuyla çatışmalara girmişlerdir.
Çok önemli bir duruma dikkat çekmek gerekir ki, Berlin Kongresi’nde Ermeni patrikhanesinin oluşturduğu bir heyet taraf olarak bulundurulup Ermeni talepleri açıkça gündeme getirilirken bölgenin diğer önemli unsuru olan Kürtler herhangi bir muhatap olarak kabul edilmemiş, hatta dönemin büyük güçlerinin raporlarında çoğunlukla “asayişsizlik unsuru” ve “gayrimüslimlere yönelik tehdit” olarak konumlandırılmışlardır. 61. maddede de Kürtler ve Çerkezler açıkça hedef olarak gösterilmişlerdir.
Kürtlerin, kendilerini zayıflatacak, gayrimüslimleri ve yabancı devletlerin nüfuzunu güçlendirecek “reform”ların hedefi haline gelme, dıştalanma, suçlu ilan edilme ve yeni baskılara muhatap olma durumu, Kürt aşiretleri arasında derin bir konum kaybı duygusu yaratmıştır.
2.4. Şeyh Ubeydullah Nehri Hareketi (1880) ve Yenilgisinin Hamidiye’ye Katılım Üzerindeki Etkisi
Hamidiye Alayları’na yönelik Kürt ilgisini anlamak için, bazı araştırmacılar tarafından “ilk Kürt ulusal ayaklanması” olarak nitelendirilen Şeyh Ubeydullah Nehri hareketi (1880) ve bunun travmatik sonuçları da dikkate alınmalıdır. Nakşibendî-Halidî şeyhi olarak Kürdistan’ın geniş nüfuzlu saygın bi önderi olan Şeyh Ubeydullah Nehri, 93 Harbi sonrasında Osmanlı’nın bölgedeki otorite boşluğundan ve Berlin Antlaşması’nın yarattığı güvensizlik ortamından yararlanarak, İran ile Osmanlı topraklarını kapsayan bağımsız bir Kürt devleti kurmayı hedeflemiştir. Hareket, aşiretler arasında geniş destek bulmuş; ancak Osmanlı ve İran devletlerinin ortak askerî müdahalesi sonucu 1881’de bastırılmıştır.
Yenilginin ardından Şeyh Ubeydullah yakalanarak İstanbul’a sürgün edilmiş, Hicaz’a gönderilmiş ve 1883’te Mekke’de ölmüştür. Hareketin bastırılması, Kürt toplumu üzerinde derin bir hayal kırıklığı ve güvensizlik yaratmıştır.
Osmanlı yönetimi, isyana katılan aşiretleri “sadakat kontrolü” altına almış; bu durum aşiretleri korunmasız bir konuma itmiştir.
2.5. Bütüncül Değerlendirme
Bu tarihsel gelişmeler, Hamidiye Alayları’na katılımı tek nedenden (sadece Ermeni tehdidi veya Pan-İslamizm) arındırıp yapısal bir zemine oturtur: Mirlik sisteminin, dolayısıyla Kürt aristokrat sınıfının tasfiyesinin yarattığı siyasal, ekonomik ve kültürel boşluk ile 93 Harbi’nin sosyo-ekonomik travması, dönemin büyük devletlerinin Berlin Kongresi’yle Vilayât-ı Sitte’de açıkça Kürtlerin aleyhinde olan reform dayatmaları ve 1880 Hareketi’nin sonuçları, Kürt aşiretlerini “devletle yeni düzeyde ittifaka” açık hale getirmiştir.
Şeyh Ubeydullah hareketinin yenilgisi, Kürt aşiretlerinin Hamidiye Alayları’na gösterdiği yoğun ilginin psikolojik ve siyasal zeminini hazırlayan önemli faktörlerden biridir: Merkezle açık çatışma yerine, sadakat karşılığında özerklik ve ayrıcalık kazanma stratejisi benimsenmiştir.
Sonuç olarak Kürt aşiret reisleri Hamidiye Alayları’na gösterdikleri yoğun ilgiyle, sözkonusu girişimi fırsata çevirmiş; her üç Hamidiye topluluğu (Kör Hüseyin Paşa, İbrahim Paşa Milli ve Mustafa Paşa Miran egemenlik alanları) için “yarı özerk statü” (askerlikten, yerel mahkemelerden muafiyet, yerel yöneticileri bypas eden doğrudan Yıldız/IV. Ordu bağlantısı vs.) karşılığında sadakat verme yoluna gitmişlerdir. Katılım ideolojik bağlılıktan ziyade hayatta kalma ve güçlenme stratejisi nedeniyle karşılıklı bir alıp-verme biçiminde gerçekleşmiştir.
3. Teşkilat Yapısı, Kuruluş Amacı ve Hiyerarşik Farklılaşma
Hamidiye sistemini anlamak için 1909’daki Meşrutiyet’in ilanı ve II. Abdülhamid’in hal’ine kadar olan süreç (1890-1909) ile İttihat-Terakki’nin alayları yeniden düzenlediği sonraki dönem (1909 sonrası) arasında kesin bir ayrım yapma zarureti vardır. İki dönem arasında amaç, organizasyon ve statü açısından büyük farklar bulunmaktadır.1909 sonrası döneme Hamidiye Hafif Süvari Alayları demek tarihi gerçeklerle bağdaşmaz, Bu dönemde alaylar artık merkezi sisteme emdirilmiş geleneksel Osmanlı Redif Taburları sisteminin bir parçasıdır.
3.1. İlk Kuruluşun Amacı ve Nizamnameleri (1891-1896/1897 Dönemi)
Resmî ilk (1891) ve genişletilmiş ikinci nizamnameler (1896/1897), dönemin belgeleri, Hamidiye Alayları’nın kuruluşunu tek bir nedene indirgemeyen çok boyutlu bir hedef kümesi olarak ortaya koymaktadır:
Askerî hedef: Rus işgal tehdidine karşı sınır boylarında mobilize, keşif ve ani baskın kabiliyeti yüksek hafif süvari birlikleri oluşturmak.
Asayiş hedefi: Aşiret rekabet ve çatışmalarına son vermek, Kürdistan’ın kuzey ve kuzeybatı bölgelerinde muhtemel dış destekli kalkışmaların önüne geçmek ve genel olarak asayişi temin etmek.
Siyasî hedef: Aşiretleri merkezi otoriteye ve Padişah’a sadık unsurlar haline getirerek dış müdahalelere karşı bir denge unsuru yaratmak.
İskân ve imar hedefi: Devlet, Hamidiye Alayları’na katılan aşiretlere hazine arazilerinden toprak tahsis ederek göçebelikten yerleşik tarıma geçişi teşvik etmiştir. Bu, aşiretlerin uzun vadede ekonomik ve sosyal dönüşümünü hedefleyen stratejik bir adım olup devletin vergi gelirlerini artırma amacını da gütmüştür.
1891 tarihli elli üç maddelik nizamnameye göre alaylar dört ila altı bölükten oluşacak, her bölük 512 ila 1152 nefer arasında mevcuda sahip olacaktı. Her dört alay bir liva (tugay) sayılacak, büyük aşiretler bir veya daha fazla alay kurabilecekken küçük aşiretler birkaç bölük oluşturmak üzere birleşebilecekti. Bu yapı, aşiretlerin kendi hiyerarşilerini koruyarak Osmanlı askerî sistemi içinde örgütlenmesini sağlamaktaydı.
3.2. Sağlanan İmtiyazların Somut Analizi
Hamidiye Alayları,1891 tarihli ilk nizamnamesine ve özellikle 13 Mayıs 1896 tarihli 121 maddelik ikinci nizamnamesine[2] dayanarak bölgedeki idarî, adlî ve askerî kurumlara karşı önemli ayrıcalıklar elde etmiştir. Bu ayrıcalıklar, alay mensuplarını (aşiret reisleri (mirliva ve miralay), zabitan ve efrad) yerel otoritelerin (vali, mutasarrıf, kaymakam, mülkî/idarî görevliler ve sivil mahkemeler) doğrudan denetiminden büyük ölçüde muaf kılmış; buna karşılık onları merkezi yönetime (Padişah/Halife) ve özellikle IV. Ordu Müşirliği’ne (Erzincan merkezli, Müşir Zeki Paşa) doğrudan muhatap kılmıştır. Statü, aşiretlerin asker niteliğiyle meşrulaştırılmış ve pratikte yerel güç dengelerini derinden etkilemiştir.
IV. Ordu Müşirliği’ne doğrudan bağlılık: Kuruluşundan itibaren alayların büyük kısmı (51-55 alay) IV. Ordu-yı Hümayun’a bağlanmıştır. Kuruluş, eğitim, teftiş, disiplin ve sevk işlemleri Müşir Zeki Paşa’nın uhdesindedir. Aşiret reisleri ve subaylar, vali ve mutasarrıfı aşarak doğrudan müşirlik makamıyla haberleşebilmekte; Müşir’in onayı olmadan yerel makamlar müdahale edememekteydi.
Merkezi yönetime (Padişah/Halife) doğrudan muhataplık: Alay mensupları kendilerini “doğrudan padişaha bağlı” saymaktaydılar; reisler Yıldız Sarayı’nda bizzat kabul edilerek nişan ve rütbe alıyorlardı. Disiplin, ceza ve terfi gibi kritik konularda emir doğrudan merkezi otoriteden gelir; yerel makamlar aracılık yapamazdı.
Adlî muafiyet (mahallî mahkemelere karşı): Alay haline getirilen aşiretlerin işledikleri adlî suçlarda mahallî (sivil) mahkemelerin yetkisi kaldırılmıştır. Mensuplar “asker” statüsünde kabul edildiği için davaları Harp Divanı’nda (divan-ı harp/askerî mahkeme) görülürdü.
Askerlik muafiyeti: Hamidiyelerin kurulmasıyla aşiret fertleri genel askerlik kanunlarına tâbi nizamiye veya redif birliklerinde zorunlu askerlik yapmaktan kurtulmuş; alaylarda kendi aşiret yapıları içinde, kendi reislerinin komutasında ve yaşadıkları bölgede askerlik vazifesini ifa etmişlerdir. Barış zamanında günlük hayatlarına (tarım, hayvancılık) devam edebilmişler; yalnızca seferberlik veya emir üzerine birleşerek orduya katılmışlardır. Bu, geçmişin uzun yılları (5-7 yıl) alan, hatta çoğu kez dönüşü olmayan askerliği gözönüne alındığında Kurdistan ekonomisinin gelişmesine önemli olanaklar sağlamıştır.
Yarı-özerk idarî statü: En kritik imtiyaz, alayların mahallî mülkî ve askerî makamlara değil, doğrudan Dördüncü Ordu Komutanlığı ve Padişah’a karşı sorumlu tutulmasıydı. Bu durum, aşiret reislerini (ki artık “Paşa” rütbesine sahiptirler) yerel bürokrasinin vesayetinden çıkararak yarı-özerk bir güç haline getirmiştir.
Vergi yükümlülüklerinden muafiyet: Alay mensupları ile aileleri, âşâr (öşür) ve koyun (ağnam) vergisi hariç tutulmak üzere diğer tüm vergilerden muaf tutulmuştur. Pratikte sözkonusu vergiler de çoğu zaman işleme tabi tutulmamıştır.
Aşiret reisleri ve ileri gelenlerine yönelik ayrıcalıklar: Askerî rütbe, nişan ve maaş verilmiş; silah, cephane ve sancaklar devlet tarafından karşılanmıştır.
Dönemin nizamnameleri dikkate alındığında, “Paşa” unvanının Hamidiye Alayları’nın örgütsel şemasında tanımlanmış bir rütbe olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak üç Hamidiye paşasının (İbrahim Paşa Milli, Kor Hüseyin Paşa Haydaranlı ve Mustafa Paşa Miranlı) olduğunu biliyoruz.
Hamidiye Alayları’nın kuruluşunu düzenleyen 1891 tarihli Hamidiye Hafif Süvari Alayları Nizamnâmesi ve 1896/97’de yapılan genişletilmiş düzenlemeler, alay organizasyonunu klasik Osmanlı süvari teşkilatı modelinde kurgulamıştır. Bu belgelere göre:
· Alay komutanı: Miralay (Albay)
· Tabur (Binlik) komutanı: Binbaşı/Kolağası
· Bölük komutanı: Yüzbaşı
· Astsubay ve erat: Mülazım, Çavuş, Nefer vs.
Söz konusu nizamnamelerde -ister doğrudan alay içi bir rütbe isterse fahri bir makam olarak- “Paşa” unvanına yer verilmemiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nda “Paşa”, teknik olarak bir rütbeden ziyade yüksek askerî-idarî sınıfa mensubiyeti belirten bir unvandır (paye). Modern karşılığı tam olmamakla birlikte, protokol ve yetki açısından genellikle aşağıdaki makamlara tekabül eder:
· Mirliva (Tuğgeneral)
· Ferik (Korgeneral)
· Birinci sınıf vali (Vezir rütbesi olmayan paşalar) veya Vezir (üst düzey vali/müşir)
Bu nedenle Hamidiye Alayları sisteminde bu unvanın tahsisi nizamnamelerde olmamasına rağmen geleneksel meşru bir temelde ortaya çıkmıştır. İbrahim Paşa (Milli Aşireti Konfederasyonu), Mustafa Paşa (Miran Aşireti Konfederasyonu), Kör Hüseyin Paşa (Heyderan Aşireti Konfederasyonu) gibi aşiret liderlerine verilen paşalık, klasik askerî rütbe terfilerinden bağımsız olarak, doğrudan Halife II. Abdülhamid’in iradesiyle tevcih edilmiştir. Bu yönüyle unvan bir yandan sadakat mukavelesinin sembolik bir teyidi olarak işlev görmüş, diğer yandan, aşiret üst/konfederal liderlerinin fiilen sahip oldukları gücü tanımanın ve bu gücü merkezî otoriteye bağlamanın bir yolu olarak benimsenmiştir.
Resmî nizamnamede “Paşa” için ayrı bir bölüm bulunmamasına rağmen, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) belgeleri ve dönemin sefaretnameleri bu unvanı taşıyan şahısların fiilen üstlendiği rolleri göstermektedir:
Askerî kendi konfederal aşiret bireylerinden oluşan bir veya daha fazla alayın de facto komutası; sefer esnasında Osmanlı ordusuna bağlı yardımcı süvari kuvveti temini; özellikle Rus ve İran sınır hattında keşif ve eşkıya takibi.
İdarî-Siyasî olarak kendi konfederal aşiret coğrafyasında yarı-resmî yönetim; vergi tahsiline yardım, asayiş ihtilaflarında arabuluculuk veya doğrudan müdahale; devlet adına olmasa da, “devlet desteğiyle” bölgesel güç kullanımı.
Sembolik düzeyde Padişaha sadakatın dışa vurumu; düzenlenen merasimlerde “Paşa” unvanıyla yer alma; Hamidiye usulü üniforma giyme hakkı.
Sorumluluklar (Teorik) Devlete sadakat, asker sağlama yükümlülüğü, bölgede düzeni tesis.
Araştırmalar[3] pratikte Hamidiye paşalarının çoğu zaman özerk hareket ettiklerini, yerel rekabetlerde Hamidiye gücünü kendi egemenlik alanları için kullandıklarını ve merkezî devletin bu durumu bilerek tolere ettiğini belirtirler
“Paşa” unvanı, Hamidiye sisteminde kurumsal bir askerî rütbe değil; entegrasyon ile ’’yerel aşiret’’ gücünün uzlaştırılmasına yönelik siyasî bir enstrümandır.
Devletin Kürdistan vilayetlerinde (özellikle Van, Erzurum, Diyarbakır, Bitlis) doğrudan kontrol tesis edemediği alanlarda dolaylı yönetim stratejisinin bir parçası.
Aşiret liderlerine paşalık tevcih ederek onları resmî hiyerarşinin tam içine almadan (ki bu askerî meslekleşmeyi gerektirirdi) sisteme bağlama yöntemi.
Bu unvan sayesinde aşiret liderleri aynı anda: kendi kabile güçlerini meşru askerî güce dönüştürmüş, merkezî devlet karşısında tahakkümlerini pekiştirmiş, fakat aynı zamanda padişaha doğrudan bağlı birer “devlet adamı” kimliği kazanmıştır.
Hamidiye Alayları ekseninde paşa, alay nizamnamesinde yer alan bir rütbe olmadığı halde protokol-sembolik açıdan Osmanlı’nın en yüksek kişisel unvanlarından biridir ve mirliva seviyesine denk bir saygınlık taşır. Fiilî güç açısından: Paşa unvanlı aşiret liderleri, alay komutanı, aşiret reisi ve yarı-resmî bölgesel otorite rollerini birleştirmiştir. Siyasî işlev açısından da bu unvan, devletin Kürdistan illerinde tam askerî varlıktan feragat etmeden maliyetleri düşürerek nüfuz tesisinin bir aracı olarak tasarlanmıştır.
3.3. Aşiret Çocuklarına Yönelik Eğitim ve Kariyer Olanakları: Aşiret Mektebi ve Beklenmedik Sonuçlar
Aşiret Mektebi (Mekteb-i Aşiret-i Hümayun), 1892’de İstanbul’da açılmış ve özellikle aşiret reislerinin 12-16 yaş arası çocuklarını hedeflemiştir. Burada dini ilimler, askerî eğitim, coğrafya, tarih ve fen bilimleri öğretilmiş; mezunlar mülazım (teğmen) rütbesiyle Hamidiye Alaylarına veya Harbiye’ye yönlendirilmiştir. Okulun temel amacı, aşiret çocuklarını Osmanlı kültürüne, hilafet makamına ve Padişah’a sadakatle bağlamaktı.
Ancak bu mektep, devletin öngördüğünün tam tersi bir işlev görmüştür. İstanbul’da modern eğitim alan, Arnavut, Arap ve diğer Osmanlı unsurlarıyla bir araya gelen ve dönemin milliyetçi fikir akımlarıyla (Jön Türkler, İttihat Terakki) tanışan Kürt aşiret çocukları, kendi ulusal kimliklerinin bilincine varmaya başlamışlardır. Bu okul, Miralay Halid Beg Cibrî gibi daha sonra Kürt ulusal hareketinin öncü kadrolarını oluşturacak isimlerin yetişmesine zemin hazırlamıştır.
4. Hamidiye Alayları ve Ermeni Meselesi
4.1. Asimetrik Statü Gelişimi ve Kürtlerin Kaygıları
Batılı diplomatik ve misyoner çevrelerin bölgedeki faaliyetleri, kayırma ve sahiplenmeleri, Ermenilerin statüsünü Kürtlere nispetle yükseltmiştir. Rusya, İngiltere ve Fransa gibi büyük güçlerin yıllar boyunca bölgede Ermeniler ve Süryaniler gibi gayrimüslim unsurlarla işbirliğine gitmesi, bu toplulukların iktisadî ve diplomatik alanda belirgin bir ağırlık kazanmasına yol açmıştır. Ticaret temsilcilikleri, banka şubeleri, misyoner okulları ve hastaneler büyük oranda gayrimüslimler için tahsis edilirken Kürtler kendi modern eğitim ve bilim kurumlarından yoksun durumdaydılar. Ermenilerin yüzlerce okul ve onlarca süreli yayını bulunurken Kürtçe yayınlar dahi Ermeni alfabesiyle ve Hristiyan Kürtlere yönelik olarak gerçekleştirilmiştir.
Kürtler, Berlin Antlaşması’nın 61. maddesiyle dayatılan reformları kendi aleyhlerine işleyecek bir mekanizma olarak değerlendirmişlerdir. Vilâyât-ı Sitte’de uygulanacak herhangi bir merkeziyetçi bürokratik düzen, sosyal-sivil toplum işleyişlerini kısıtlayıp sıkı vesayet altına alacağı için kaçınılmaz olarak Kürt aşiretlerinin özerk hareket alanlarını daraltacak ve gayrimüslimler lehine bir güç dengesizliği oluşturacak, hatta uzun vadede Kürtlerde toprak, alan ve statü kayıpları olacaktı. Bu reformlar, Ermeni bağımsızlığına götürecek bir yolun ilk adımları gibi görülmüştür.
4.2. Hamidiye Projesi’nin Kürtler Tarafından Sahiplenilmesi
Kürtler, özellikle Büyük Ermenistan projeleriyle ilişkilendirilen Ermeni milliyetçi hareketini doğrudan bir tehdit olarak algılamış; bu hareketi desteklediklerini gördükleri Rusya, İngiltere ve Fransa’ya karşı da mesafeli bir tutum benimsemişlerdir. Hamidiye Alayları projesi, işte bu koşullar altında Kürt aşiretlerinin ve genel olarak Kürt toplumunun çıkarlarıyla uyumlu bir yapılanma olarak öne çıkmıştır. Kürtler, Hamidiye sistemini kendilerini tehditlere karşı koruyacak ve güçlü bir statü elde etmelerini sağlayacak bir mekanizma olarak değerlendirmiş; bu yapılanmaya coşkuyla katılmışlardır. Mesele, bazı farklı çevrelerin iddia ettiği gibi yalnızca padişaha ve Osmanlı’ya hizmet eden tek taraflı bir oluşum değil, aksine Kürtlerin kendi çıkarları doğrultusunda sahiplendiği bir projedir.
4.3. Tarihte Kürt-Ermeni İlişkileri ve Hamidiye’nin Yeri
Hamidiye Alayları öncesi dönemde aşiret çelişki ve çatışmalarının sayısı ve kapsamı daha fazlaydı. Kürt mirliklerinin sağladığı istikrar ve güvenliğin onlarla beraber ortadan kalkmasıyla merkezî otorite toplumsal huzursuzlukları denetleyememiş, bu durumdan Ermeniler ve diğer gayrimüslimler daha çok zarar görmüştür. Hamidiye Alayları’nın kurulmasıyla aşiretler asayiş için resmî sorumluluklar üstlenmiş, devletin hesap sorma kapasitesi artmıştır. Ayrıca Ermenilere karşı en tehlikeli politikalar Hamidiyeli olsun ya da olmasın Kürt aşiret toplulukları tarafından değil, Osmanlı’nın o yüzyılda yükselen yönetici sınıfların askeri ve siyasi temsilcileri ile onların Kürdistan kentlerindeki işbirlikçi eşraf, esnaf,sanayici ve tüccar sınıfları tarafından geliştirilmiştir. Nitekim 1894-95 Diyarbakır Ermeni katliamını gerçekleştirenler, Hamidiye Alayları değil, onlara muhalif şehir tüccar ve eşrafı olmuştur. İngiliz raporları (Mark Sykes), Hamidiye Komutanı İbrahim Paşa’nın Ermenileri koruduğu ve on bin Ermeniyi kurtardığı yönünde tespitler içermektedir.
Kürtler bakımından Ermeni meselesi, doğrudan Hamidiye Alayları ile bağlantılı olmayıp iki halkın tarih boyunca inşa ettiği ilişkiler ağı içinde aranmalıdır. Tarihsel olarak iç içe yaşamış olan bu iki halk arasında, milliyetçi bağımsızlıkçı ve Kürt topraklarına yönelik yayılmacı Ermeni hareketinin ortaya çıkışına kadar geleneksel aşiret çekişmelerinin ötesinde niteliksel bir fark bulunmamaktadır. Büyük Ermenistan idealleri ortaya çıktığında Kürtler bu talepleri kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılayıp Osmanlı saflarında konumlanmışlardır. Hamidiye Alayları’nın fiili politikaları, bu bağlamda aniden ortaya çıkan yepyeni bir durumdan ziyade iki halk arasındaki tarihsel ilişkilerin bir devamı niteliğindedir.
4.4. Sason Ayaklanması/Katliamı (1894) ve Hamidiyeler’in Rolü
1894’te Sason’da patlak veren ayaklanma , Kürt-Ermeni ilişkileri arasında yaratılan karmaşanın en somut örneğidir. Bölgedeki Ermeni nüfusun, aynı zamanda bazı Kürt aşiretlerinin (Bekiran, Badikan aşiretleri gibi) yaylakları/zozanı olan Talori yaylasında yerleşim köyleri artırarak Kürtleri yaylak olanaklarından yoksun bırakma çabaları, Hınçak ve Taşnak örgütlerinin de kışkırtmasıyla geleneksel olarak bazı Kürt aşiretlerine ödedikleri xafir(hafir) vergisini vermemeye başlamaları ve silahlanarak direnişe geçmeleri üzerine çatışmalara dönüşmüştür.
Sason Ermeni Ayaklanması/Katliamı) bağlamında Ermenilerin Kürt aşiretlerine geleneksel hafir (koruma parası, (xafir/veya xafirat) olarak da geçer) ve benzeri ödemeleri yapmamaları olayların önemli tetikleyicilerinden biri olarak tarihte yer alır.
1894 yazında Sason/Talori bölgesindeki (Bitlis Vilayeti’ne bağlı) Ermeni köylüler, devlet vergilerini ödemeyi, Osmanlı hükümeti kendilerini Kürt aşiretlerinin yasa dışı zorbalıklarına karşı korumadığı süre şartıyla reddetmiştir. Ermeni Köylüler yıllardır hem resmi Osmanlı vergilerini hem de Kürt aşiret reislerine (örneğin Bekranlı/Bekiran, Badikan gibi aşiretler) ek hafir vergisi veriyorlardı . Hafir, nominal olarak yağmacı ya da saldırgan güçlere karşı “koruma” karşılığı alınırdı, ancak pratikte sıklıkla keyfi olduğu şikayetlerine yol açardı. Ermeniler bu ödemeleri yapmamaya başlayınca, aşiretler tepki göstermiş, olaylar çatışmaya dönüşmüş ve Osmanlı ordusu Hamidiye alaylarını da göreve çağırarak operasyonlara başlamıştır. Sonuçta binlerce Ermeni’nin öldüğü şikayetlerine yol açan bir bastırma harekâtı yaşanmıştır.
Osmanlı tarafı olayı “Ermeni çetelerinin (Hınçak/Taşnak örgütleri) öncülüğünde devlete vergi vermemesi, Kürt aşiretlerine saldırması ve isyan çıkarması” olarak tanımlar. Ermeni tarafı ve Batılı konsolos raporları ise “Kürt aşiretlerinin yıllardır süren koruma vergisi ve Osmanlı’nın buna göz yumması/ teşvik etmesi” vurgusu yapar. Uluslararası tahkikat komisyonu raporları Ermenilerin olayları başlattıklarını belirtmiştir, ancak vergi/haraç yükü de kabul edilir.
“Haraç vermeme” direnişi, Ermeni devrimci kişi ve örgütlerin (Mihran Damadyan, Hamparsun Boyacıyan/Medzn Mourad gibi figürler) bölgede örgütlenme ve propaganda faaliyetleriyle birleşince büyümüştür. Ermeniler ayrıca Bekiran aşireti gibi Kürt topluluklarının yaylalarını ele geçirmeye, onları bölgeden çıkarmaya da çalışmışlardır.[4]
Osmanlı hükümeti, isyanı bastırmak ve asayişi sağlamak amacıyla bölgeye düzenli ordu birliklerinin yanı sıra birinci ve ikinci nizamnamede yer alan devlete savaş ya da isyan zamanında asker verme sorumluluğuna dayanarak Hamidiye Alayları’nı da sevk etmiştir. Bununla birlikte, Kürt aşiretlerinin Ermenilere karşı kullanılmaya genellikle gönülsüz yaklaştıkları bazı bulgularla desteklenmektedir.
Dönemin Kürt ileri gelen seküler aydın ve dinî liderlerinin (Nehrî şeyhleri, Bedirhanîler, Abdullah Cevdet, metropolde ve yurtdışında bulunan Kürt aydınları, Said-i Kürdî/Nursî vd.) de, Hamidiyeler’in Ermenilere karşı kışkırtılmasını eleştirdikleri ve bir Kürt-Ermeni çatışmasının her iki toplumun da çıkarına olmadığını vurguladıkları bilinmektedir.
Ayrıca dikkat çekmek gerekir ki Hamidiyelerin görev aldıkları tek askeri hareket olan Sason Ayaklanması/Katliamının gerçek nedenleri ve boyutları günümüzde bile ne taraflar arasında ne de bağımsız akademik çalışmalar düzeyinde bir netliğe kavuşturulamamıştır. Olayların Ermeni milliyetçi örgüt (Hınçak, Taşnak) ve kadrolarının teşviki/kışkırtmasıyla önce yöredeki Kürt topluluklarına saldırılarla başladığı bağımsız akademik çevrelerce de kabul görmektedir.
Ermeni patrikliği katliamda 20 bin Ermeni’nin katledildiğini, Osmanlı yönetimi olaylarda 250’ e yakın Ermeni’nin öldüğünü, Batılı akademik ve siyasi çevreler de 1600-2000 dolayında insanın öldürüldüğünü belirtirler.
Hamidiyeler 1906’da Osmanlı hükümetinin Diyarbakır’da İttihat-Terakki işbirlikçisi esnafla işbirliği halinde gerçekleştirdiği Ermeni katliamına katılmamıştır. Hatta Britanyalı Mark Sykes’ın tanıklığına göre 10 dolayında Ermeniyi İbrahim Paşa Milli’nin kendi egemenlik alanına alıp korumuştur.
5. Hamidiye Alayları’nın Olumsuzlukları
Hamidiye Alayları’nın tamamen sorunsuz olduğu iddia edilemez. Alaylar statü ve yetki kazandıktan sonra kendilerine avantaj sağlamaya yönelmiş, yerel ve merkezî makamlarla usulsüz ilişkilere girişmişlerdir. Bu tür davranışlar, toplumda veya devlet katında yeni bir güç konumu elde eden her tabakada gözlemlenebilecek olgulardır.
Hamidiye Alayları projesi çoğunlukla modernleşme karşıtı bir pan-İslamist hareket olarak nitelendirilir. Ancak bu kanaatin doğru olmadığına ilişkin önemli tespitler mevcuttur. Kürtler açısından asıl sorun, dinî aidiyetten ziyade milliyetçilik ve Jakoben modernizmden kaynaklanmıştır. Kürtler, son iki yüzyıldır “ıslahat” adı altında yürütülen jakoben merkezîleşme ve modernleşme süreçleri nedeniyle büyük zararlar görmüş, toplumsal çözülme yaşamış ve gerileme dönemine girmiştir. Bu sürecin tek istisnası, II. Abdülhamid’in Hamidiye Alayları girişimiyle başlayan ve merkezîleşme değil, adem-i merkezîleşme esasına dayanan, statüyü yükselten ve işbirliğini esas alan yakınlaşma dönemidir.
6. İttihat Terakki Dönemi Dönüşümü (1909 Sonrası): Hamidiye’den Aşiret Alayları’na
II. Abdülhamid’in 1909’da tahttan indirilmesiyle birlikte Hamidiye Alayları’nın yapısı köklü bir değişime uğramıştır. İttihat ve Terakki yönetimi, bu oluşumları kendi merkeziyetçi ve milliyetçi projesine entegre etmeyi hedeflemiştir:
İsim değişikliği: “Hamidiye” ismi kaldırılmış, önce “Oğuz Alayları” önerilmiş, ardından “Aşiret Hafif Süvari Alayları” adı benimsenmiştir.
Komuta yapısının değişimi: Daha önce alay komutanları Kürt aşiret reisleri arasından seçilirken, yeni düzenlemeyle birlikte komutan ve komutan yardımcılarının düzenli ordudan subaylar olması zorunlu kılınmıştır. Bu, alayların özerk yapısını tasfiye ederek onları merkezi hiyerarşiye tamamen bağımlı hale getirme çabasının bir tezahürüdür.
Statü kaybı: Artık doğrudan merkezle muhatap olma ayrıcalıkları ellerinden alınan bu birlikler, düzenli ordunun emrinde işlevsel olarak “redif taburları”na (yedek kuvvetler) dönüştürülmüşlerdir. Bu durum, Birinci Dünya Savaşı’nda Sarıkamış Harekâtı gibi operasyonlarda bu birliklerin yetersiz teçhizat ve hazırlıkla cepheye sürülmeleri gibi trajik sonuçlar doğurmuştur.
7. Hamidiye Alayları ile Köy Koruculuğu Sistemi Arasında Bir Mukayese
Günümüz siyasi literatüründe sıkça başvurulan “Hamidiye Alayları – Köy Koruculuğu” benzetmesi, tarihsel ve işlevsel açıdan isabetli değildir.
Hamidiye Alayları, ortada bir Kürt başkaldırısı yokken tesis edilmiştir. Son büyük Kürt hareketi (Şeyh Ubeydullah) 1880’de bastırılmış, alaylar ise 1890’da kurulmaya başlamıştır. Buna karşılık koruculuk sistemi, Kürtletin uluslaşma sürecinin dinamiklerine karşı ortaya sürülen gerilla düşmanlığına (PKK) karşı çıkarılmış bir asayiş ve devlet egemenlik aracı mekanizmasıdır.
Hamidiye projesi öncelikle dış tehditlere (Rusya, İran) karşı bir güvenlik önlemi iken koruculuk doğrudan bir iç çatışma manivelasının parçasıdır.
Hamidiye sistemi, farklı aşiretleri aynı hiyerarşi altında toplayarak üst kimlikli bir birlik potansiyeli yaratmıştır. Koruculuk sistemi ise, öteki partner PKK ile birlikte bilakis, toplum içindeki anlaşmazlık, rekabet ve kutuplaşmayı derinleştirerek merkezi otoritenin “böl ve yönet” stratejisine yakın durmaktadır.
8. Sonuç ve Değerlendirme
Hamidiye Alayları, her ne kadar Osmanlı yönetimi tarafından belirli stratejik hedeflerle oluşturulmuş olsa da, Tanzimat’la başlayan homojenleştirici ve merkeziyetçi modernleşme projesine karşı Kürtler açısından bir savunma hattı ve statü yükseltme mekanizması işlevi görmüştür. Proje, 93 Harbi sonrası Berlin Antlaşması’yla şekillenen jeopolitik tehditler ve Kürtlerin uluslararası arenada dışlanmasına bir tepki olarak doğmuş; aşiretlere tanınan kapsamlı imtiyazlar sayesinde Kürdistan’da Osmanlı yönetimiyle yeni bir sadakat ve statü ilişkisi yaratmıştır. Aşiret Mektebi gibi kurumlar ise beklenenin aksine modern Kürt milliyetçiliğinin entelektüel tohumlarının atıldığı bir zemin olmuştur.
Bu makalenin temel argümanı, jakoben modernizmin kurgusal homojenlik idealinin imparatorluğun heterojen sosyolojik dokusuna uygulandığında bir şiddet ve tasfiye mekanizmasına dönüştüğüdür. Hamidiye örneği, merkezi otoritenin periferideki farklılıkları tamamen ortadan kaldırmak yerine onları belli bir hiyerarşi ve statü tanımasıyla yönetebileceğine işaret eden tarihî bir vakadır. 1909 sonrası İttihat ve Terakki’nin ve akabinde Cumhuriyet’in benimsediği Türk ulus-devleti inşası, bu çoğulcu ve desentralize yapıyı sistematik olarak tasfiye ederek imparatorluğun kadim mirasını reddeden radikal bir kırılmayı temsil etmiştir.
Hamidiye Alayları’nın Ermeni toplumuna yönelik şiddet olaylarındaki rolü ise dönemsel ve bölgesel farklılıklar göz ardı edilmeden daha dikkatli bir tarihsel analize tabi tutulmalıdır. Ermeniler bakımından bakıldığında, Kürtlerin Hamidiye Alayları’nın oluşumu ve faaliyetlerini iki halk arasındaki geleneksel barış ve çatışmanın ötesine götürme yanlısı görünmedikleri anlaşılmaktadır. Özellikle Ermeni milliyetçiliğinin Büyük Ermenistan hedefine Kürdistan topraklarını da dâhil etmesi ve 1878 reform önerilerinin bağımsız Ermenistan’a giden yolun ilk somut adımları olarak algılanması nedeniyle Kürtler saldırı değil, kendini koruma pozisyonu almışlardır. Dönemin Kürt dinî ve seküler liderlerinin önemli bir kısmının Ermenilere karşı şiddet politikasına mesafeli durduğu, hatta bazı Hamidiye komutanlarının Ermenileri himaye ettiği yönündeki bulgular da bu resmi tamamlamaktadır.
Sonuç olarak Hamidiye Alayları, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecinde merkez ile periferi arasında karşılıklı çıkarlara dayanan, ancak nihayetinde öngörülemeyen sonuçlar doğuran karmaşık bir siyasi projedir. Günümüzde artan kimlik talepleri, çok kültürlülük ve adem-i merkeziyetçilik tartışmaları, Hamidiye modelinin –tüm sınırlılıkları ve çelişkileriyle birlikte– imparatorluk mirasının yirminci yüzyılın homojenleştirici ideolojilerine bir alternatif olarak yeniden düşünülmesi gerektiğini göstermektedir.
[1] Hamidiye Alayları Hakkındaki Olumsuz Değerlendirmeler: Taraflar ve Gerekçeleri
Hamidiye Alayları hakkında bugüne kadar önemli miktarda yazılı ve sözlü malzeme üretilmiş, bu teşkilata çeşitli bağlamlarda sıkça atıfta bulunulmuştur. Ancak konuya eleştirel ve tarafsız bir perspektifle yaklaşıldığında, alaylarla ilgili bilimsel nitelikli çalışmaların yok denecek kadar az olduğu görülür. Öyle ki, bu konudaki ciddi ve bağımsız araştırmaların sayısı, gerek ulusal gerekse uluslararası düzlemde bir elin parmaklarını geçmez. Geri kalan çalışmaların neredeyse tamamı, daha önce yapılmış birkaç araştırmanın tekrarı mahiyetindedir. Bu durum, söz konusu birkaç çalışmada ileri sürülen hususların, yeniden araştırılmayı veya tartışılmayı gerektirmeyen kesinlikler olarak kabul edilmesi sonucunu doğurmuştur.
Bu durumun ortaya çıkmasında çeşitli etkenler rol oynamıştır. Hamidiye Alayları’na dair değerlendirmelerde bulunan farklı odaklar mevcuttur. Bu odaklar, farklı kökenlerden gelseler de, meseleye bilimsel kaygıların ötesinde, belirli siyasi çıkarlar ve ideolojik yaklaşımlarla yanaşmışlar; nihayetinde Hamidiye Alayları’nı tamamen olumsuz bir çerçevede değerlendiren ortak bir kanaatte buluşmuşlardır. İlk dönemde farklı tarafların sergilediği bu benzer olumsuz değerlendirmeler, sonraki araştırmacıları da etkilemiş, “tüm taraflar aynı kanaatte olduğuna göre bu tespitler doğrudur, yeniden araştırmaya gerek yoktur” şeklinde bir yaklaşımın benimsenmesine yol açmış olabilir.
Hamidiye Alayları’na olumsuz yaklaşan bu tarafların kimlikleri incelendiğinde, hepsinin ortak bir noktada buluştuğu anlaşılmaktadır: Alayları, kendi çıkar ve hedefleri açısından bir tehdit olarak görmek
1. İttihat ve Terakki Cephesi
Hamidiye Alayları hakkında olumsuz tutum sergileyen ilk gruptan biri, hiç şüphesiz İttihat – Terakki Cemiyeti’dir. Henüz muhalefetteyken Sultan II. Abdülhamid ile mücadele eden İttihatçılar, Hamidiye Alayları’nı, padişahın otokratik ve mutlakiyetçi yönetiminin Kürdistan’daki silahlı milis güçleri ve iktidarının Kürt toplumu içindeki bir uzantısı olarak nitelendirmişlerdir.
2. Mülki ve Askeri Amirler
Özellikle Kürdistan’da görev yapan mülki ve askeri amirler, İstanbul’a gönderdikleri raporlarda Hamidiye Alayları hakkında benzer şekilde olumsuz tespitlerde bulunmuşlardır. Bu raporlarda Hamidiyeler, nüfuz edilemeyen, başıbozuk, âsi ve yalnızca padişah ya da onun temsilcisi Müşir Zeki Paşa’ya (dönemin Dördüncü Ordu Komutanı ve II. Abdülhamid’in damadı) sadakat gösteren silahlı yapılar olarak tasvir edilmiştir.
3. Şehir Eşrafı
Kürdistan’daki şehir eşrafının bir kısmı da Hamidiye Alayları’na karşı olumsuz bir tavır takınmıştır. Eşraf, kırsal alanda giderek güçlenen ve yerel idareye bağlılık göstermeyen bu yeni gücün, kendi çıkarlarını tehdit ettiğini düşünmüştür.
4. Dış Güçler
Rusya, İngiltere, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa gibi dış güçler de Hamidiyelere karşı son derece muhalif bir tutum sergilemişlerdir. Bu devletler, alayların lağvedilmesi için Osmanlı makamları nezdinde ısrarlı girişimlerde bulunmuşlardır. Yabancı diplomatların, misyonerlerin, seyyahların, mali çevrelerin ve tüccarların raporlarında Hamidiyeler hakkında neredeyse hiçbir olumlu tespite rastlanmamaktadır. Bu raporlar, Kürdistan’ın ve imparatorluğun doğusundaki diğer bölgelerin durumunu çok yönlü ve objektif bir şekilde ele alan metinler olmaktan ziyade, gayrimüslim toplulukların önde gelenlerinin şikâyetlerini derleyen birer dilekçe niteliğindedir. Raporların neredeyse tamamı, Kürtlerin ve Hamidiyelerin gayrimüslimlere yönelik haksızlıkları, mal yağmaları, öldürme ve tecavüz fiilleriyle ilgilidir. Bu metinler daha çok Avrupa kamuoyunu harekete geçirme, Osmanlı hükümetlerini sıkıştırma ve yabancı devletlere İstanbul ile müzakerelerinde ilave gerekçeler sunma amacı taşımaktadır.
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rusya, Fransa ve İngiltere, gayrimüslim toplulukların hak ve özgürlükleri meselesinde Osmanlılarla sürekli bir çatışma ve pazarlık hâlinde olmuşlardır. Tanzimat, Islahat Fermanı ve Kırım Savaşı sonrasında imzalanan Berlin Antlaşması gibi düzenlemelerde, Osmanlı yönetiminden özellikle Ermeniler olmak üzere azınlıkların haklarına ilişkin talepler gündeme gelmiştir. Bu pazarlıklar sırasında, olumsuz olarak değerlendirilen Hamidiye Alayları’nın faaliyetlerinin engellenmesi sürekli olarak talep edilmiştir.
5. Gayrimüslimler (Özellikle Ermeniler)
Hamidiye Alayları hakkındaki olumsuz tespitlerin bir diğer kaynağı da bölgenin gayrimüslimleri, bilhassa Ermeniler olmuştur. Ermeniler, yaşadıkları topraklar üzerinde Kürtlerle çoğu zaman rekabet hâlinde olmuşlardır. Ayrıca örgütlenip siyasi mücadeleye giriştiklerinde veya çeşitli taleplerle ortaya çıktıklarında, Kürt toplumunu bir ölçüde kendilerine karşı konumlanmış olarak görmüşlerdir. Silahlı Hamidiye Alayları’nı, Kürtlerin kendi aleyhlerine kazandıkları önemli bir mevzi ve güç unsuru olarak değerlendirmişlerdir.
6. Kürtler
Hamidiye Alayları’na dair en ilginç ve önemli tespitlerden bazıları da bizzat Kürtler tarafından yapılmıştır. Dikkat çekicidir ki, Kürtlerin bugüne kadar yaptığı hemen hemen tüm değerlendirmeler de olumsuzdur. Dönemin Kürt gazete ve dergilerinde, İttihat ve Terakki yayınlarında ve hatta Ermeni basın organlarında yer bulan bu tespitlerde, Hamidiye Alayları’na katılan aşiretlerin, Sultan II. Abdülhamid tarafından Ermenilere karşı kullanıldığı belirtilmiştir.
O dönemde Hamidiyelere karşı olumsuz tutum takınan Kürtler arasında, İttihat ve Terakki saflarında yer alan Abdullah Cevdet ve benzeri aydınlar ile İttihat Terakki ve Ermeni örgütleriyle işbirliği hâlinde II. Abdülhamid yönetimine karşı mücadele eden Kürtler, özellikle de Bedirhani ailesi (Bedirxaniler) öne çıkmaktadır. İttihatçılar, Kürtler, Araplar ve Ermeniler, zaman zaman aynı örgütlerde, zaman zaman ise oluşturdukları farklı ittifaklar çerçevesinde Abdülhamid rejimine karşı birlikte hareket etmişlerdir.
Kürtlerin Hamidiyelere karşı takındıkları olumsuz tutumun temelinde, bir yandan Abdülhamid karşıtlığı yer alırken, diğer yandan dönemin uluslararası kamuoyunu kazanma kaygısı bulunmaktadır. Zira Avrupa kamuoyu, Ermenilere yönelik destek nedeniyle Hamidiyelere karşı bir duruş sergilemekteydi. Bedirhaniler dışındaki Kürt aydın ve siyasetçilerinin ise Hamidiyelerin varlığına esasında pek karşı olmadıkları, ancak alayların “Abdülhamid’in kışkırtmalarıyla” Ermenilere yönelmelerini eleştirdikleri ve bir Ermeni-Kürt çatışmasının çıkmasını engellemek adına bu hususta uyarılarda bulundukları görülmektedir.
Kürtler arasında özellikle Bedirhanilerin, Hamidiyelerin varlığına açıkça karşı çıktıkları anlaşılmaktadır. Bu karşı çıkışın temelinde, kendi ata toprakları olan Cizîre-Botan bölgesinde, Bedirhanilerin ayrılışından 35-40 yıl sonra Mustafa Paşa (Miran) tarafından tesis edilen yeni hâkimiyet yatmaktadır. Botan Emirliği döneminde, beye bağlı göçebe Miran aşireti içinde “hırsız, yağmacı bir Misto Keçelo” olarak anılan Mustafa Paşa, emirliğin dağılmasının ardından boşalan topraklara hâkim olmuş, Osmanlılarla işbirliği yaparak rütbe ve makam elde etmiş ve Botan beylerinin mirasına el koymuştur. Bedirhaniler, Hamidiyelerin Kürdistan’daki varlığına karşı çıkışlarını bu gerekçeye dayandırmışlardır.
Kürtlerin bu olumsuz tespitleri dönemle sınırlı kalmamış, günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüzde Hamidiye Alayları, daha çok Köy Koruculuğu sistemini tanımlamak için bir referans noktası olarak kullanılmakta ve bu yapı, “Kürt’ü Kürt’e kırdırma siyaseti”nin bir ürünü olarak sunulmaktadır. Mevcut bir Kürt hareketinden hareketle bazı aşiretlere dayalı olarak oluşturulan Köy Koruculuğu’nun, Kürtleri birbiriyle çatıştırma amacı güttüğü ve Hamidiye Alayları’nın da aynı amaçla kurulduğu iddia edilmektedir.
[2] (Düstur, I. tertip, VII, 68-86)
[3] Özellikle Deringil, İktidarın Sembolleri ve İdeoloji; Üngör, The Making of Modern Turkey
[4] Vergi Sistemi Nasıl İşliyordu? Dayanakları Nelerdi?
Osmanlı vergi sistemi karmaşık ve katmanlı idi; merkezi yasalar ile yerel/geleneksel uygulamalar iç içeydi:
Resmi Osmanlı vergileri müslimler gibi gayrimüslimlerden de alınan aşar (öşür): Tarım ürünlerinden alınan onda bir (veya değişken oranlarda) vergi. Miri arazi (devlete ait tasarruf hakkı) üzerinden alınırdı. İltizam usulüyle (vergi toplama hakkı mültezimlere ihale) tahsil edilirdi.
Bir de bedel-i askeri denen bi vergi vardı ki eski cizyenin yerini almıştı: Gayrimüslim erkeklerden (15-60 yaş arası sağlıklı olanlar) askerlik muafiyeti karşılığı alınan nakdi vergiyd. Tanzimat sonrası 1856 Islahat Fermanı ile cizye kaldırılmış, yerine bedel getirilmişti. Ermeniler için “bedel-i askeriye-i Ermeniye” olarak anılırdı. Bu, şer’i temelli cizyeden daha “seküler” bir dayanağa sahipti (askerlik yükümlülüğü).15
Ayrıca ağnam (hayvan vergisi) benzeri diğer harçlar.
Yerel/geleneksel haraç (hafir/xafir): Bu, resmi Osmanlı kanunlarında yer almazdı. Geleneksel aşiret uygulaması idi. Kürdistan’da (özellikle yarı göçebe Kürt aşiretleri ile yerleşik Ermeni köylüler arasında) yaygındı. Aşiret reisleri, köylülerden “koruma” adına ek ödeme alırdı. Bu, Kürt amirliklerinden sonra varlığını koruyan kalıntılardı. Merkezi devlet güçsüzleştikçe veya aşiretleri kontrol etmek için kullandığı dönemde (örneğin Hamidiye dönemi) bu uygulamalar artmıştı. Ermeniler sıklıkla çift vergilendirme(devlete + aşirete) şikayeti yapardı.
Leave a comment