‘’KÜRT AĞALARININ İLK GECE HAKKI’’ VE ‘’KÜRTLERİN GÖNÜLLÜ ERMENİ KATLİAMI’ İDDİALARI ÜZERİNE -II-

Murad Ciwan

Yazının ikinci bölümünde Taner Akçam’ın Gazete Duvar’da kendisiyle yapılan röportajda, Ermeni katliamını kastederek ‘’Bu kadar (artık ne kadarsa (MC) gönüllü bir katılım olmasaydı bu kadar insan öldürülemezdi. Bu kadar basit…’’ diye kestirip attığı iddiasına değinilecek. Türkler ve Çerkezler de anılmakla beraber söyleşinin ilerleyen bölümlerinde Kürdistan’dan yapılan tehcirler üzerinde yoğunlaşılarak esas kastın Kürtlerin ‘’gönüllü katılımı’’ olduğu gösterilmektedir.

Söyleşisinde (kitabında da) Kürtlerin ne kadar nasıl bir katılım içinde olduklarını gösterecek araştırmaların olmadığını, ‘’ bu konuda çok ciddi yerel çalışmalara ihtiyacımız var. Yeteri kadar belge bulunabilir mi, bu da ciddi bir problemdir ama birçok Kürt bölgesinde ağızdan ağıza aktarma, yöredeki söyleşilerle bazı sonuçlara ulaşılabilir. Bu tür çalışmalara şu an sahip değiliz,’’ diyerek belirtiyor.

Gerçi söyleşiye konu olan Ermeni Soykırımı’nın Kısa Bir Tarihi’nde Van, Bitlis, Diyarbekir vb. illerin valilerinin son zamanlarda ele geçen raporlarında, iktidarca planlanıp uygulananlar dışında bazı Kürtlerin kendi başlarına da yağma, talan ve cinayete başvurduklarını, yerel idarelerin bunlardan rahatsız olduğunu, hatta asker ve emniyet güçleriyle müdahale ettiklerini bildiren raporlarına değiniliyor. Ancak peşinen geniş çaplıymış ve katılındığında bütün bir aşiret katılmış gibi savurgan bir dil kullanılsa da bu raporların ne kadar olayı kapsadıkları, doğruluk dereceleri ve uluslararası şikayetler üzerine hükümete sahte argümanlar hazırlamak amacı güdüp gütmedikleri açık değil. Çünkü bu valiler, yörede devlet adına en çok katliam yapan ve yaptıran yetkililer.

Ayrıca belli bir aşamadan sonra başta müttefik Alman devleti yetkilileri olmak üzere yabancı devlet ve kurumlar hükümetten açıklama istemeye ve katliamı derhal durdurmaya yönelik girişimlerde bulunuyorlar. Zaten İttihat Terakki yöneticileri daha katliam sürecinde ve Savaş’tan sonra dışarıdayken, medya ve diplomasi ilişkilerinde, katliam ve yağmayı 1878 Berlin Konferansı’ndan gelen alışmışlık ve rahatlıkla Kürtlerin üzerine yığıyorlar. Suçun Kürtlere yüklenmesi kararını hükümet bizzat almıştı.

Bir de Akçam’ın kendisi, kitabında, hükümetin merkezi ve yerel düzeyde Ermenileri imha karar, plan ve uygulamalarını öyle ayrıntılarıyla açıklıyor ki bu sıkı ve katı plan ve uygulama dışında bir teşebbüsün geniş boyutlu olamayacağı kendiliğinden anlaşılıyor. Yazı, Akçam’ın gönüllü geniş katılımı çürüten detaylı açıklamalarına atıfta bulunacak, bazı yerlerde onun, Kürt Ermeni ilişkilerini etkilediği halde, ele almadığı ya da hiç görmediği perspektiflere de değinecek.

Yan yana, iç içe yaşamakta olan iki otokton halk olarak Ermenilerle Kürtlerin tarihin bilinen çağlarından beri sürüp Birinci Dünya Savaşı’na dek uzanan ilişki, çelişki ve çatışmaları doğal olarak var olageldi. Savaş sırasında, Ermeniler Van, Erzurum, Erzincan, Kuzey Dersim ve Bitlis’in güneyine kadar gelen işgalci Rus ordusundan destek alarak Kürtlere karşı tasfiyeci ve etnik temizleyici bir politikaya baş vurdular. Silahlı milisler Kürt yerleşim birimlerine saldırı ve katliamlara başladılar, işgal altındaki şehir ve kasabalarda iş başına gelen Ermeni yöneticileri Kürtleri göçe zorladılar.[1] Kürtler de buna karşı koyarak misillemelere girişti. Osmanlı düzenli ordusunda redif (yedek/ihtiyat) taburları işlevi gören Kürt Aşiret Alayları, Rus işgaline karşı Sarıkamış’ta olduğu gibi büyük felaketler pahasına cepheye sürülürken Rus Ermeni iş birliğine karşı da yörede direniş ve misilleme yolunu seçtiler.

Kitapta anlatıldığı gibi bu taburların bir kısmı Teşkilat-ı Mahsusa’nın özel operasyonlarında da kullanıldı. Birinci dünya Savaşı’nda bu anlamda yoğunlaşan Ermeni-Kürt tarihsel kavgasını, İttihat ve Terakki iktidarının özel bir amaç ve planla, merkezden örgütleyip bütün yerel iktidar ve idarecileri de içine katarak gerçekleştirdikleri jenosit sürecinde tehcir halindeki Ermenilere yönelik bireysel ve örgütlü kimi Kürt çete eylemleriyle karıştırmak ne derecede doğru? Birincisinde Kürtlerin bir halk olarak Rus işgalindeki topraklarını, evlerini, taşınır taşınmaz mallarını Ermenilere/Ruslara kaptırmamak için gösterdikleri aktif çaba, diğerinde Ermeni tehcir yollarında İTC iktidarı işbirlikçisi kriminel, çapulcu Kürtlerin organizeli ya da spontan bireysel soygun ve cinayetleri…

Sarıkamış cephesinde on binlerce Kürt aşiret çocuğu yollarda, kardan kıştan, donanımsızlıktan, açlıktan kaybedildi, aynı kış ortamında kadın-erkek ihtiyar, çocuk, hasta, yorgun yaralı bir biçimde bir milyon dolaylarında Kürt, batıya; Türk yoğunluklu nüfus arasında yerleştirilmek üzere düşürüldükleri tehcir yollarında bir varlık yokluk mücadelesi verdi. Sekiz yüz bini aşan bir nüfusun bu tehcir sırasında öldüğü belirtilir.

Jenosid kararı resmen alındıktan sonra, İttihat Terakki iktidarının Ermenileri tasfiye etme planında onları köylerinde, kasabalarında, şehirlerdeki mahallelerinde asker ve milis saldırılarıyla, sivil başıbozuk güruhlarla yerinde imha etme yerine, ağır bir hukuki sorumluluktan sıyrılmak için dünyadan, hatta Alman müttefiklerden bile gizlice işi bitirme vardı. Bu nedenle resmi jenosid sürecinde Kürtlerin Ermeni köylerine gönüllü olarak saldırıp katliam yaptıkları yönünde somut olaylardan bahsedilmemektedir. Zaten İTC iktidarı katiyetle bunu istemiyor, onları güneye sürüp, eğer olacaksa daha çok yollarda, gizli, kontrollü bir şekilde öldürmeyi öngörüyordu. Kalanlar da Halep ve Zor dolaylarında hazırlanan kamplarda bambaşka yöntemlerle imha edilecekti. Baştan sona dek bu uygulandı. Akçam’ın eski çalışmalarında olduğu gibi son kitabında da iktidarın bu plan ve uygulamaları ayrıntılı bir biçimde var.

Kitaba göre Ermeni jenosidinin aktörleri

Ermeni Soykırımı’nın Kısa Bir Tarihi aslında Taner Akçam’ın Ermeni sorunu ve soykırımı üzerine yaptığı 30 yılı aşan çalışmaları, sonuç ve tezlerini özetleyen ve akademik çevre dışında farklı nedenlerle Ermeni sorunuyla, Türk-Ermeni ilişkileriyle ilgilenen okuyucu kitlelerine daha kısa ve toplu bir bakış açısı sunabilecek formatta hazırlanmış bir okuma kitabı. Kitabın son bölümlerine, daha detaylı bilgilenme gereksinimi duyan okuyuculara kaynak listeleri de eklenmiş.

Bu haliyle kitap 30 yıllık çalışmaların bir sentezi olarak görülebilir. Ayrıca, muhtemelen daha zengin perspektiflerle değerlendirmek için Yahudi soykırımı konusunda, kimi Yahudi yazarların, son dönemlerde ilgisini çeken, önceki çalışmalarında değinilmeyen ya da öne çıkarılmayan bazı tezleri de Ermeni jenosidi sürecine uyarlanmaya çalışılmıştır.

Kitap bütün açıklığıyla jenosidi İtttihat Terakki hükümetinin belli amaçlara ulaşmak için kararlaştırdığı ve başından sonuna değin sıkı denetim ve kontrol altında yürüttüğü bir süreç olarak değerlendiriyor:

‘’Ermeni Soykırımı, fanatik bir grubun gözü dönmüşlüğünün eseri olmaktan çok, soğukkanlılıkla hesap yapan bir rasyonel aklın ve planın ürünüdür. Tüm bir tehcir ve imha sürecinin, Dahiliye Nezareti’ne bağlı, İskân-ı Aşair ve Muhacirin Müdüriyeti’nin İstatistik Şubesi’nce yürütülmüş olması bu bakımdan önemlidir.

Eldeki Osmanlı belgelerine göre İttihatçılar, imparatorluk topraklarını üç ana bölgeye ayırmışlar ve her bir bölge için farklı politikalar geliştirmişlerdir. Birinci bölge, Orta ve Batı Anadolu bölgesidir. Ankara’nın da içinde olduğu bu bölgede, Ermenilerin genel nüfusun %5’ini geçmeyecek şekilde kalmalarına müsaade edilmiştir. Bazı yerleşim yerlerinde, Ermenilerin sayısı %5’i geçmiyorsa, sürgüne gerek olmadığı söylenmiş, Ermeni nüfusun bu oranı geçtiği durumlarda ise ya Suriye’ye sürgün yapılmış ya da bazı yerlerde gözlendiği gibi, aynı vilayet sınırları içinde yine %5’i geçmeyecek şekilde dağıtılmaları istenmiştir. İkinci bölge, bugünkü Doğu ve Güneydoğu Anadolu şehirlerini kapsar. Bu bölge hem Rusya’ya sınır teşkil etmektedir hem de bu bölge vilayetleri Ermeni Reformu Planı kapsamındadır. İttihatçılar, bu bölgedeki tüm Ermenilerin hiçbir istisnaya yer verilmeksizin sürülmesini emretmişlerdir. Değişik tarihlerde bölgelere yollanan sürgün emirlerinde bu husus özellikle belirtilir.’’[2]

IT hükümetinin Ermenilere karşı aldığı ilk tedbir, 10 Ağustosta verilen bir talimatla orduda, başta Ermeniler olmak üzere Hristiyanların silahlarından arındırılarak sadece amele taburlarında görevlendirilme talimatıyla başlamıştır.[3]

6 Eylül 1914’te merkezden valilere ve askeri birliklere gönderilen emirlerde Ermeni ileri gelenlerinin, gazetecilerin ve örgüt yöneticilerinin gözetim altında tutulması, şüpheli görülenlerin tutuklanmaları istenir. Osmanlılar henüz resmen savaşa girmemişken bile, İran ve Rusya’nın egemenliği altındaki topraklarda Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Ermenilere yönelik saldırı ve katliamlar yapılır, sayıları binleri bulan Ermeni öldürülür. Bölge valileri, Ruslar başarılı olup işgali yaydıkça Ermenilerin de daha büyük kitleler halinde silahlanıp ayaklanacakları iddiasıyla yerli Ermenilere karşı daha sert tedbirler istemekte, bu yönde kararlar beklemektedirler.[4] Kitaba göre Ermenilerin imhası doğrultusunda karar alınmasında valilerin ısrarlı istek ve beklentileri çok önemli rol oynamıştır.

Erzurum Teşkilat-ı Mahsusa Merkezi Komitesi tarafından 1 Aralık 1914’te alınan ve merkeze, Bitlis ve Van valilerine gönderilen ilk kararda, gerek merkezde gerek çevrede ihtilale öncülük ya da Müslümanlara tasallut edecekleri kuşkulu olan Ermenilerin şimdiden tevkif edilmesi, Müslümanlara tasallutları görüldüğünde de imha edilmek üzere hemen Bitlis’e sevkleri istenmiştir. Teşkilat-ı Mahsusa’nın öncülüğünde Balkanlardan ve Kafkaslardan Osmanlı topraklarına sürülen ve Hristiyanlara karşı intikam duygusuyla dolu olan muhacirlerin ve hapishanelerden salıverilen adi mahkumların yanı sıra bazı redif Aşiret Alayları’na bağlı milislerin[5] de içinde olduğu saldırılarda Van ve Bitlis gibi bazı yörelerde Ermenilerin köylerinden zorla çıkarıldıkları imha edildikleri raporları yerel yöneticiler ve Osmanlı idaresinde görevli Ermenilerce hükümete rapor edilmiştir.[6]

Kitaba göre İttihat Terakki Cemiyeti Merkez Komite üyesi ve Erzurum Teşkilat-ı Mahsusa reisi Bahattin Şakir, Cemiyet’in Türkiye’de yaşayan bütün Ermenileri, bir tanesi kalmayıncaya kadar mahvetmeyi kararlaştırdığını belirtir. Hükümet yok etmenin nasıl gerçekleşeceği konusunda vali ve ordu kumandanlarına gerekli izahatları gönderir. 13 Mart 1915’te Harbiye Nezaretinin III. Orduya gönderdiği imha emrinde mevcut durum dolayısıyla Ermeni neslinin kamilen mahvı, 5 yaş ve üstü nüfusun şehir ve kasaba dışına çıkarılarak katledilmeleri, ordu birliklerindeki tüm Ermenilerin bir vukuata meydan verilmeden gizlice kurşuna dizilmeleri bildirilir. 14 Mart 1915’te Dahiliye Vezareti de III. Ordunun bulunduğu yöredeki valilere bir talimat göndererek Ermeniler konusunda nasıl bir yol izleneceğinin II. Orduya sorulması ve ona uyulması istenmektedir.[7]

3 Mart 1915’te alınan merkezi imha kararı 24 Nisan’da tam yürürlüğe kondu. İstanbul’da 180 kadar Ermeni aydın ve aktivisti tutuklanarak farklı yerlere sürüldü. Bu daha sonra zaman zaman devam etti. 13 Nisan ve sonrasında Van’da ayaklanma ve direnme, başta Ermeni vekil Vramyan olmak üzere başka ileri gelenler tutuklanır, bazıları şehir dışına çıkarılarak öldürülür. Akçam’ın verdiği bilgiye göre Van valisinin merkeze gönderdiği günlük raporlarda imhaların çok planlı yapıldığı, tam kontrolün elde tutulduğu ve olup bitenlerle ilgili bilgilerin yerel yöneticilerin eli altında olduğu anlaşılır.[8]

Akçam, ‘’ Şehir ve kasabalardan Ermenilerin sürülmesi işini, İTP mensubu bazı devlet görevlileri veya şehir ve kasabanın ileri gelenlerinden oluşturulan ve genellikle resmi bir sıfatı da olmayan komisyonlar yürütüyordu. Komisyonlarda görev alanların resmi sıfatları değil, güvenilir olmaları, Ermenilere karşı politikaları desteklemeleri, yapılan organizasyonlarda görev almak istemeleri önemliydi. Oluşturulan kafileler, jandarma eşliğinde yola çıkarılıyor ve bir diğer il sınırına varıldığında o ilin jandarma birliğine teslim ediliyordu’’ diye belirtir.

Bu, yerel yöneticilere, vali ve ordu komutanlarına gönderilen katı sıkı talimatlar ve detaylandırılmış planlarla, sevkiyatın sıkı gözetim ve kontrol altında, asker ve emniyet refakatinde, dünyadan gizli tutulmaya özen gösterilerek yapıldığını gösterir.

Akçam çok somut örnek verir: ‘’Yerel yöneticilerin tutumuna verilebilecek en iyi örnek, Diyarbakır Valisi Doktor Reşit’in yaptıklarıdır. Olayın özeti şudur: Vali Reşit, vilayet sınırları dahilinde, merkezden aksi yönde gelen emirlere rağmen, Süryaniler dahil hiçbir ayrım yapmadan tüm Hıristiyanlara yönelik katliamlar organize etmektedir. Üstelik öldürmelerin şehir dışında yapılması emri olmasına rağmen, Doktor Reşit cinayetleri şehir içinde işlemektedir. Gelişmelerden haberdar olan Almanya Musul Konsolosluğu, kendi büyükelçiliğinden konuyu Osmanlı hükümeti nezdinde gündeme getirmesini ister. Büyükelçiliğin şikâyeti üzerine, 12 Temmuz 1915’te Talat Paşa, Doktor Reşit’e bir telgraf çeker ve alınan imha kararının sadece Ermenilere yönelik olduğunu hatırlatır.[9]

 Yollarda hırsız, yağmacı adı altında gizli çete operasyonları yapılmış, spontan hırsızlık, yağma ve cinayetler de olmuş ama, bu kontrol dışı eylemleri, yerel yöneticiler büyük bir kızgınlıkla bastırmış, çezalandırmışlar.

Devlet detayları o kadar kontrol etmektedir ki güney savaş cephesinde olan bir Alman subayının tehcir ve toplama kamplarıyla ilgili kişisel olarak çektiği fotoğrafları bile büyük sorun etmiş, derhal önüne geçerek, yabancıların kontrol altına alınmaları, izlenmeleri, buna uymayanların o yörelerden derhal uzaklaştırılmaları yoluna gitmiştir.

Akçam, tehcir edilen Ermenilerden devletin umduğundan fazlasının Halep ve Zor’daki kamplara vardığını belirtir. Anlaşılan, iktidar öyle planlamış ki sonuçta yollarda ne kadar insanın imhası beklentisi içinde olduğunu bile hesaplamıştır. Kamplara varan Ermeni, umulandan fazla olmasına rağmen, bunların da planlara uygun olarak imha edilmeleri yoluna gidilmiş, iktidar hedeflerine varmıştır.

Bu denli öncesi, başı sonu, aşamaları, rol alacaklar, uygulanacak yöntemler vb. konularda sıkı ve titiz planlardan şaşılmamasına; bu denli kontrol edilen bir sürecin varlığına rağmen ve bizzat Akçam herhangi bir araştırma yapılmamış, yapılsa da fazla bir verinin elde edilemeyeceği görüşündeyken, devlet ve iktidarın sahibi, onun sosyal dayanağı olmayan, Ermeniler gibi uluslararası ve Rus, Faransız, İngiliz, İtalyan gibi işgal kuvvetlerinin destek ve işbirliklerinden de yoksun, hem Osmanlılarca, hem de Ruslar ve Ermenilerce tehcire tabi tutulan, genç erkeklerinin büyük bir kısmı düzenli orduda ve redif taburlarında savaş cephelerine sürüldüğü bir sefalet ve felaket içinde olan Kürtleri katliamın boyutlarını büyültecek derecede gönüllü katılımcı gibi göstermek, varlıklarından nefret eden İttihat Terakkicilerin suç ortağı, hatta maşası saymak, tamamıyla gerçeklerden, tarihi bilgi, belge ve kanıtlardan yoksundur. Uluslararası alanda Kürtleri karalayıp, belli bir süreç içinde etnik temizliğe tabi tutarak ‘’Büyük Ermenistan’’ı kurma planlarına sahip ütopist Ermeni milliyetçilerinin değirmenine su taşır.

Kürt halkı Ermenileri korudu

Aslında İTC işbirlikçisi odaklar ve çeteler dışında Kürtler, genellikle jenosid sürecinin dışında durarak çok büyük boyutlarda olmasa da Ermenileri kurtarma tutumunu benimsemişlerdir.

Unutulmasın, Kürtlerin kendi devletleri, serbest iradeleriyle işbaşına getirdikleri bir iktidarları yoktu. İttihat Terakki Ermenilere nasıl düşmansa, Kürtlere öyle düşman bir iktidardı. Aynı dönemde homojen Sünni Türk bir toplum planları içinde Ermeniler gibi Kürtler de tehcir, sürgün, katliam ve asimilasyonla yok edilme planlarının hedefiydi. Ardından Cumhuriyeti kuran İttihat Terakki mirasçıları Kemalistler, Sünni ve Alevi demeden bütün sosyal, siyasal, kültürel ve etnik yapılarını çökertmek için Kürtlere yönelik pek çok katliam, sürgün ve asimilasyona başvurdular.

Gerçeğin farkında olan, seküler Kürt aydınları, siyasal örgütleri, kurumları, 19. yüzyılda artarda yıktırılan Kürt hanedanlıklarının geriye kalan bireyleri kişisel ve kurumsal olarak, Alevi, Sünni, Şii ve Êzidi bütün Kürt dinsel önderleri, bütün Nakşi Şeyhleri, Ehli Hak pîrleri; Seyid Rızalar, Alişêrler, din alimi Saidi Kürdiler(Nursiler) dahil hiç bir Kürt önderi, rehberi, alimi, siyasal, sosyal ve kültürel kurumu Ermenilerle, diğer gayri Müslimlerle çatışmayı uygun bulmamış, Ermeni katliamını komşu katliamı sayarak halka bundan uzak durmaları çağrısında bulunmuşlardır.

Birinci Dünya Savaşı’nı çok ağır koşullarda karşılamalarına rağmen, kendilerini bir ölçüde yerlerinde, ayakta tutabilen Kürt aşiretleri, şehirlerdeki İttihat Terakki işbirlikçileri dışındaki eşraf ve ileri gelenler, (devlet barındırıp korumalarını ağır cezalarla engellemek istemesine rağmen)  Ermenileri korudu, olanak buldukları yerlerde güneye ya da Ermenistan’a, Rusya’ya ölüm ve imha tehdidi olmadan geçmelerine büyük çaba gösterdiler. Nuri Dersimi, Garo Sasoni, Lazarev, Karlanê Çaçan ve başka Rus, Kürt ve Ermeni tarihçi ve yazarlar Dersim bölgesinde başta Seyid Rıza’nın babası Seyid İbrahim olmak üzere farklı ileri gelenlerin farklı zaman ve zeminlerde toplam 60 bine varan Ermeni nüfusu katliamdan koruduklarını ve ilk fırsatta Rus Bolşevik iktidarının bölgedeki temsilcilerine teslim ettiklerini belirtirler. Adı geçen araştırmacılar tehcir döneminde ve Savaş sonrasında toplam 200 bin Ermeni’nin katliamdan kurtarıldığını belirtirler. Sason’da Kürt Hasan Bey, Ermenileri katliam planlarından haberdar ederek erken davranıp kurtulmalarını sağladı. Müks bölgesinde Kürt, Rus ve Ermeni yazarların savaş öncesinde ve katliam sürecinde Ermenilerle çok içli dışlı ve dostane bir yaşam sürdürdüklerini belirttikleri Muhtıla Bey (Orbeli’nin Müks’te Ermeniler ve Kürtlerle ilgili alan araştırmaları yaptığı 1911-12 yıllarında kendisinden uzun uzadıya övgüyle bahsettiği Müks Beyi) tek başına katliamlar sürecinde 4500 kişiyi kurtararak Rusya ve Ermenistan’a geçmelerini sağladı. Bu Bey’in Ermenilerle ortak yaşamı ve onları kurtarma çabaları hakkında Rohat Alakom’un belge ve tanıklıklara dayanan değerli bir araştırması var.[10]

Savaş yıllarında, bugünkü Batman yöresine denk gelen 30 köyde yaşayan Kürt Reşkotan aşireti de alanındaki bütün Ermenilere sahip çıkarak onların tehcir ya da katledilmesine engel oldu. Akçam’ın da değindiği bu konuda yerinde araştırma ve tanıklıklara dayanan çalışmalar; bunlardan Diyarbakırlı yazar ve araştırmacılardan Gülisor Akkum’un kayda değer araştırmaları var.[11]

Garo Sasoni, Kürt Ermeni ilişkilerine değinen kitabında katliam dönemi ve sonrasında Ermenileri kurtaran birçok Kürdü örnek verirken Bitlis’teki Xwêti aşiretinden Kürt Şeho ailesinin yaklaşık 12 bin Ermeni’yi kurtardığını belirtir.[12]

Dönemin bir Osmanlı zabiti olan Kürt Cemil Könne, Urfa Birecik’teki tersanesinde yüzlerce Ermeni’yi kurtarmış ve tarihe ‘’Ermenileri kurtaran Kürt Schindler’’ olarak geçmiştir.[13]

Tehcir dönemi ve savaş sonrasında Ermenilere sahip çıkan ve onları kurtaran Kürtlere ilişkin irili ufaklı pek çok haber var. Örneklediklerimiz bile Ermenileri kurtaran Kürtlerin, Ermenilerin katliamına gönüllü olarak katıldığı iddia edilen Kürtlerden oldukça fazla olduklarını ve bunların araştırmaya belgelere daha fazla geçtiklerini gösterir.

Gönüllü katılıma inandırmak için döşenen pazzıllar

Akçam’ın kitabında Yahudi jenosidi alanında araştırma yapan bazı yazarların son zamanlarda dikkatini çeken kimi tezlerini Ermeni jenosidine de uyarlamaya çalıştığı belirtilmişti. Örneğin soykırımın bir olay değil de süreç olduğu ve genelde Osmanlı egemenliği altındaki Müslüman halkları, ama özellikle Kürtleri bir biçimde katliamın gönüllü ortağı gören tezler.

Ancak henüz söz konusu tezlerini olgunlaştırmadığından olsa gerek su götürür pek çok yanları göze çarpar. Kendisi bile kafasında net olmadığını itiraf edercesine örneğin Ermeni katliamı sürecini 1878 Berlin Konferansı ve kararlarından itibaren başlatır ama bu tarihi sembolik olarak seçtiğini belirtme zorunluluğu duyar. Ya da Alman ve Polonya etnik kökenli halkların gönüllü katılımı olmasaydı Nazilerin ortaya çıkan korkunç boyutlardaki Yahudi katliamını beceremeyecekleri tezlerini Ermeni katliamına uyarlarken, bütün belge, kaynak, bilgi ve tespitlerine rağmen her şeyi devlete yükleyemeyiz diyerek, bunu, esasında Kürt halkının güya ‘’oynadığı gönüllü rolü’’ öne çıkarmanın manivelası yapmıştır. Oysa Kürt halkı, iş başındaki Nazi-faşist-işbirlikçi iktidarları seçen, onların sosyal dayanaklarını oluşturan ve kendilerinindir diye iktidarda tutan, anti-Yahudi kampanyalarda coşkuyla destekleyen Alman ya da Polonya halkıyla hiçbir benzer duruma sahip değildi.

Kürtler de Osmanlıların diğer Müslüman ve gayri Müslim halkları gibi Osmanlı egemenliği altında, özgür iradelerinden yoksun tebaa bir halktı. 19. yüzyıl boyunca Ermeniler ‘’milleti sadıka’’ ya da Büyük Devletlerin her türlü destekleri ve Osmanlılara dayatılan reformlarla göreceli de olsa bir gelişme ve güçlenme içindeydi. Üstelik bu gelişmeler aynı topraklar üzerinde yaşayan Kürtlerin aleyhine işletiliyordu. Ermeni milliyetçileri ve Büyük devletler onları bertaraf etmeyi hedef seçmişti… Kürtler önce beyliklerini yitirdiler, sonra kaos, başı bozukluk, kötü idare, dış müdahaleler vs. nedenlerle giderek kötüleşen, gerileten, yoksullaştıran, çağın gerektirdiği yaşam koşullarından mahrum bırakan anarşik bir ortama yuvarlandılar. Devletin gayri Müslimlere karşı izlediği kötü politikalar da Kürtlerin sırtına yüklendi, cürüm onlara ödettiriliyordu.

Ermeni temsilcilerinin çabalarıyla da büyük devletlerin istemi üzerine İstanbul’da düzenlenen bir uluslararası konferansın sonucunda 8 Şubat 1914’te, altı vilayetin[14] (Erzurum, Van, Mamuretül Aziz, Sivas, Erzincan ve Diyarbekir) iki vilayet biçiminde düzenlenerek başlarına iki yabancı valinin getirilmesi, Ermenilerin idari birimlerde üst düzeylerde yönetici görevlere atanmaları ve başka ayrıcalıklara kavuşmaları kararlaştırıldı. Düşünün, bu, Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı koşullarda oluyor, Kürtlerin çoğunlukta oldukları iller, ama ne Kürtler konferansta var, ne de onların hak ve hukuklarına ilişkin kararlar[15]

Görüşmeye katılan katılmayan her kes bu anlaşmayı Osmanlı topraklarının parçalanmasına yönelik ilk adımlar olarak gördü. Kürtler daha acı bir gerçekle karşı karşıyaydı, üzerinde yaşadıkları toprakları büsbütün ellerinden alınarak Ermeni egemen bir devlete dönüştürülüyordu. 1914 martında Bitlis’te başlayan Mela Selim Hareketi’nin temel nedenlerinden biri de Kürtlerin vatanlarını kaybetme korku, endişe ve öfkesiydi.

Ermeniler 1914 yılının sonlarına, 1915 nisanına birkaç ay kalana dek İttihat Terakki iktidarıyla iş birliği ve ittifak içindeyken, daha 1909 darbesinden beri üzerlerine gelen felaketlerin yanısıra, Kürtlerin özellikle savaş arifesinde, düzenli orduda ve redif Aşiret Alayları’nda on binlerce insanı kitleler halinde savaş cephelerine sürüldü. Bütün Kürt siyasi organizasyonları, dernekleri, eğitim kurumları, basım yayım kuruluşları yasaklanmıştı zaten. Kuzeyden Rusya, önlerinde Ermeni silahlı milisleri, güneyde Fransızlar yine Ermenilerle iş birliği halinde, güney ve güneydoğudan İngilizler aynı şekilde Kürdistan toprakları içinde ilerliyor, Ermeni işbirlikçilerini güçlü konumlara, işgal ettikleri yerleşim birimlerinin idari merkezlerine yönetici olarak atıyorlardı.

Savaş cephelerinden beride kalan Kürtler, evlerinden, yurtlarından oluyor, başta Ermeni milliyetçileri olmak üzere idarelerin başlarına yerleşen gayri Müslim hatta işbirlikçi Müslim idareciler tarafından sürgüne zorlanıyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Kürdistan’ı Rus desteğiyle özgürleştirebilir hayaliyle, işgal orduları eşliğinde İran ve Osmanlı Kürdistanı sınır bölgelerine gelen, her iki yakadaki Kürtlerle görüşüp bir Ermeni Kürt ittifakı örerek Rusya’nın desteğiyle, kurulacak Ermenistan’ın yanı başında Kürdistan’ı kurmayı uman Abdürrezak Bedirhan’ın Rus yöneticilerine savaş ortamında ilettiği raporlarda, nerdeyse gittiği her Kürt köyünde Ermeni çetelerinin nasıl katliam yaptıklarına, Kürtlerin nasıl öfke ve kinle dolu olduklarına, Rus komutanların da nasıl Ermeni tarafgirliğiyle davrandıklarına ilişkin tanıklıklarını, plan ve hayalleri tamamen çökmüş olarak geri dönüşünü anlatan ciddi bir çalışmayı uzun süre önce Kürt tarihçisi Celilê Celil yayınladı.[16]

Saldırılar karşısında İttihat Terakki iktidarı ve yerel yöneticileri Kürtleri korumuyor, aksine genel savaş koşullarını bahane ederek onları Ruslarla, Ermenilerle, İngiliz ve Fransızlarla tehdit ederek yerlerini yurtlarını terk etmelerini, sefil, perişan bir biçimde yollara düşerek uzak diyarla gitmelerini teşvik ediyorlardı. İttihat Terakki, Kürdistan’daki valilerine talimatlar göndererek, bunların Kürt nüfusun çoğunluk olduğu yörelerde barındırılmalarını yasaklıyor, batıdaki Türk yoğunluklu yörelere nüfusun yüzde beşini geçmeyecek biçimde, aşiretler, akraba ve aileler dağıtılarak, yöneticilerinden ve yol yordam gösterenlerinden ayrılarak yerleştirmelerini zorunlu kılıyordu.

Bu koşullarda, her taraftan düşman güçlerce sıkıştırılan ve kendisi bir varlık yokluk çabasına girmiş olan bir halkı, Ermeni jenosidinin gönüllü katılımcısı olarak göstermek çok daha stratejik amaçlarla düşünülmüş bir arka plana sahip değilse, raylarından çıkmış bir aklın kârı herhalde.

Kürtlerin Müslümanlığı ile kol kola talancılığı, yağmacılığı…

Akçam ilk söyleşisinde gönüllü katılımı iki büyük sebebe bağlıyor. Birincisi din faktörü, onların kendilerini etnik aidiyetten ziyade Müslüman görmeleri ve gavuru öldürmekte bir sakınca görmemeleri. İkincisi de talan ve yağmacılık…

Tabii her ikisi de çok önemli faktörler, ancak sözü edilen olaylarda sadece aktör ve taraf oldukları iddia edilen Müslümanlar değil, Birinci Dünya Savaşı’nın tüm global ve yerel tarafları ayni saiklerle davranmışlardır. Rusların, İngilizlerin, Fransızların, İtalyanların, Osmanlıların ve diğer güçlerin savaşlarında ayni faktörler, diğer bütün nedenlerin altyapısı olmuştur. Etnik ve milli çıkarlar, devlet çıkarları ve öteki nedenler bunların üzerinde biçimlenmiştir.

Tarih boyunca din, talan ve yağmacılık, var olagelen ve sadece bir dine ya da topluma özgü sayılamayacak denli genel, yer yüzündeki bütün toplumlarda, tarihsel tüm dönemlerde karşılıklı uygulanagelen faktörler olmuştur. Hatta temel güdü talan ve yağmacılık, din faktörü bunu meşrulaştırmanın, düşman gösterilenleri karalama ve yağmacıları coşturmanın bahanesi, ‘’ideolojisi’’olmuştur.

Sadece Müslümanlık için değil, bütün dinler için geçerlidir bu. Atilla’nın komutasında Orta Asya’dan Doğu Avrupa’nın tamamına yakınını istila eden Hunların, Selçuklu aşiretlerinin peşkeşliğinde Maveraünnehir’den bir iki yüzyıllık uzun bir dönemi alsa da İstanbul boğazına, Ege’ye kadar yayılan Türkmenlerin, 13. yüzyılın başından itibaren Cengiz Han’ın komutası altında Moğolların, 14-15 yüzyıllarda Timurlenk’in ordularının hem Şamanist’ken hem de Müslüman olunca başvurdukları yöntemler olmuştur. İslam’ın ortaya çıkmasının getirdiği dinamizmle Arapların, daha sonraki aşamalarda, İslamlaşan farklı toplulukların aynı yöntemleri izledikleri belirtilebilir. Hristiyan topluluklar, ondan önceki Batılı ve Doğulu toplulukların benimsedikleri dinler de aynı amaca hizmete koşulmuşlardır. Batılı Haçlıların iki yüzyılı aşan süreyle sekiz-dokuz Haçlı seferi ve tarih boyunca Yahudi katliamları bu adla yapıldı.

Din faktörü, Selahaddin’i Eyyubi’nin Haçlılara karşı zaferinden, Kudüs’ü kurtararak onlara artık evlerine dönmeleri yolunu göstermelerinden bu yana Batılıların Kürtlere karşı halen de uygulamakta oldukları politikanın esasını oluşturuyor. Kürdistan’da, periferide ve komşu topraklarında birincisi Bizans’ın Avrupa topraklarına çekilmesinden, ikincisi Haçlı seferlerinin hezimete uğrayıp gerisin geri evlerinin yolunu tutmalarından sonra kalan Ermeni, Rum, Suryani/Asuri ve diğer Hristiyan toplulukları yeniden bölgeye egemen kılma, bu yolla bölgeyi bir Hristiyan dominant egemenlik sitemine dönüştürme, Batılıların hep rüyası olmuştur.

Ortodoks ve heterodoks tüm mezheplileriyle bölgenin dinamik Müslüman Kürt nüfusu, Hristiyan dominant egemenlik sisteminin önünde engel görülmüş, bu bölgedeki farklı mezheplerden Hristiyan topluluklar Kürtlere karşı düşmanlaştırılmış, eşit haklarla, özgürlük ve barış içinde bir arada yaşama yerine Kürt topluluklarının tasfiye edilmeleri için kullanılmışlardır. Hatta bunun yeterli görülmediği yerlerde heterodoks inanca sahip Kürt ve Kürt olmayan topluluklara göz dikilmiştir. Bu heterodoks toplulukların aslında Kürt ya da farklı İslami mezheplerden olmadıkları teorileri üretilmiştir. Bir yandan da onları kendi etnik kökenleri ve inançlarıyla kabul etme yerine, kilise-misyonerlik kurumları aracılığıyla Hristiyanlaştırılmaları, hatta Protestanlaştırılmaları, Katolikleştirilmeleri yoluna gidilmiştir. Sadece heterodoks İslam inancı mensupları değil, Ortodoks Hristiyanlığa bağlı farklı mezhep ve inançların bile Katolikleştirilmeleri ya da Protestanlaştırılmaları için büyük finansmanlarla uzun süreli inatçı ve bağnaz projeler uygulanmıştır. Bu aşırı bağnaz tutumları, aşırı tecavüzleri kendilerine hakaret gören bölgenin Ortodoks Hristiyanları ve heterodoks ya da farklı doğu kökenli İslam dışı inanç sahipleri (Êzidiler, Ehlê Haq mensupları) büyük bir tepkiyle karşılamışlardır.

Kürt beyliklerinin yıkılması, ardından Kürdistan’daki karmaşaların ortaya çıkması, 1878 Berlin konferansı, Syckes-Pickot anlaşması, hep Batılı dünyanın İslamiyet’i ve bölgedeki farklı doğulu inançları tasfiye ederek Hristiyanlığı bölgede yeniden egemen etme hayallerinin ürünüdür.

Büyük Britanya Krallığı’nın Orta Doğu’nun Arap dünyasında, Asya’da, bugünkü Hindistan, Pakistan ve Bengladeş’te, Afrika’da siyahlara, Amerika kıtasında Kızılderililere karşı yüzyıllarca süren savaşları, hep din öne sürülerek gerçekleştirilen yağma ve talanların, kanlı egemenliklerin tarihidir.

Ermenilerin, kimlik inşa etme ve kendilerince sınırlarını çizdikleri ‘’kadim topraklar’’da büyük bir Ermeni krallığı/devleti inşa etme çabaları baştan sona kiliselerinin öncülüğünde gerçekleşmiştir. Ütopik, pek çok kez sekter ve dar görüşlü, beraber yaşadığı halkların varlıklarını, hak ve özgürlüklerini göz ardı eden milliyetçiliklerinin mimarı, toplumda baskın bir yeri olan Ermeni kilisesi değil midir?

Akçam ve okuyucuların pek çoğu bildiği halde bunlar neden not ediliyor? Çok tuhaf bir biçimde dine/Müslümanlığa bağlılığını[17] neredeyse 19. yüzyılda bile Kürtlerin ilkel bir toplum olarak uygarlık dışı kalmış, talancı ve yağmacı özelliklere sahip oldukları, biteviye Ermenileri talan ettikleri, mallarına mülklerine, namuslarına tecavüz ettikleri, en son olarak da gönüllü Ermeni katliamına katıldıkları iddialarına dayanak ettiği, Kürtleri, (Ermenileri, Kızılderilileri ve diğer yerli halkları gördüğü gibi) bir halk topluluğu olarak görmeyi unuttuğu, ağırlıkta oryantalist, kolonyalist ve Ermeni milliyetçi argümanların etkisinde davrandığı için…

Gazete Duvar’daki söyleşisinde durup dururken sözü Lawrance Keeley adında bir arkeologun antropolijik bir çalışması dediği ve 1996’da yayınlanan War Before Civilization (Medeniyetten Önce Savaş) adlı kitabına getirmiyor. Orada ilkel toplumlarda imhaların olduğu, insanların genellikle belli gruplar halinde yaşadıkları ve diğer grupları ötekileştirip, düşman olarak gördükleri ve bu temelde imhayı başardıkları ana tez olarak yazılıymış. Sanki medeniyetin en ileri düzeyini temsil eden Avrupa’nın göbeğinde koskoca bir İmparatorluğun mirasçısı olan Hitler Almanya’sındaki Yahudi katliamı hiç olmamış gibi…

Bir akademisyene yakışmayan bir tutumla konuyla hiç ilgisi olmayan, hatta doğrulukları kuşkulu bazı ilkellik ve talancılık pazzıllarını şuraya buraya serpiştirerek, bize Ermeni katliamına din ve yağmacılık motifiyle katılmış ilkel, talancı ve yağmacı bir Kürt toplumu göstermeye çalışıyor… Oysa onun bu tespitlerinde ne biricik olarak Kürtlere özgü bir şey, ne de katliamların, talancılık ve yağmacılığın sebeplerine ilişkin yeterli yanıtlar var. Yeryüzünde herkes her dönemin şartlarına uygun olarak dinini yağmacılık, egemenlik ya da katliamcılığını meşrulaştırmak için kullandı…

1878’de Berlin Antlaşması’yla dünyanın büyük kolonyal devletleri oturup vilayat-ı sitte denen Erzurum, Van, Bitlis, Sivas, Mamuretü’l Aziz ve Diyarbekir[18] toprakları üzerinde Kürtleri gelecekte izlenecek bir süreç boyunca adım adım tasfiye edip Ermeni egemen Hristiyan bağlaşıklı bir devleti inşa etme planlarını hayata geçirirken, buna ve benzeri adımlara tepki gösteriyorlar diye onları ilkel sayma çabası bilimsel ve hakane olamaz.

1878 Berlin Antlaşması’nı değerlendiren araştırmacılar, söz konusu altı vilayette eğer Ermeniler çoğunlukta olsalar, daha o zaman, Osmanlı devletine yarı bağımlı bir Ermeni Eyaleti’nin kurulması kararı alınacaktı, ancak hiçbir ilde çoğunlukta olmadıkları için onlara bilinen hak ve ayrıcalıkları tanıyan reformlarla yetinildi tespitini yapmaktadırlar. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin 24. maddesinde bu vilayetler “altı Ermeni vilayeti” olarak geçer. 1920’de Sevr’de kurulması kararlaştırılan Ermeni bağımsız devletine de tamı tamına bu iller dahil edildiği için Kürtler Sevr Anlaşması’na çok büyük bir tepki göstermişlerdir.

Kuşkusuz Ermeni tehciri ve katliamına hiçbir Kürd’ün katılmadığı gibi bir görüş saçma olur. Kürt toplumu da bütün toplumlar gibi tarihin şu ya da bu döneminde beraber yaşadıkları komşu halklarla menfaat çatışması içinde olmuş, savaşmış, fırsatı ele geçirdiğinde haksızlık, zulüm, katliam, talan ve yağmacılık yapmıştır. Ayrıca toplumların homojen olmadıklarını, farklı katman ve kategorilerin, ekonomide, ilim irfan ve kültür alanında ürettikleri güçleriyle topluma katkı sunup yaşamlarını sürdürenlerin yanı sıra Marks’ın lümpen proletarya dediği, işsiz güçsüzler, hırsızlar, yol kesiciler, taşınır taşınmaz mal ve mülk ele geçirebilmek için bireysel ya da organizeli olarak suç işleyenler de az değil. Elbette ki bunlar Kürt toplumunda küçümsenmeyecek bir yere sahip olmuşlar, özellikle savaşlar, katliamlar, sürgünler, büyük kriz ve felaketler sırasında, hatta deprem, sel ve diğer doğal ve suni felaketlerde, Müslüman-Hristiyan demeden, muhtemelen Hristiyanları daha güçsüz ve savunmasız gördüklerinden özellikle onları, ama  Êzidi inançlı gibi kendi etnik gruplarından Kürtleri, Müslümanları, hatta kendi aşiretinden, akrabalarından gücü yettiği birey ve toplulukları hedef yapan ve nüfusları on binleri bulan suç işlemeye uygun, katliam planları yapan egemen iktidarlara alet olan topluluklar vardı.

Ama bu kategoriler bir toplumun ilkel aşamalarının fenomenleri olarak izah edilemez. Günümüzde bile ABD’de elektrikler gidince, ya da başka bir felaket anında, işsizlerin, güçsüzlerin, kriminal çevrelerin mağazaları, iş yerlerini, soymaları, ev ve arabaları, sokakları kırıp dökmeleri, önüne geleni yaralayıp öldürmeleri vb. haberleriyle doluyuz.

Akçam hakikatin peşindeki bir Türk akademisyen değil mi?

Taner Akçam 30 yıldır Ermeni sorunu ve özellikle1915 Ermeni jenosidi alanında ciddi araştırmalar yapan, bu çerçevede 2008 yılından beri Clark Üniversitesi Tarih Bölümü Holokost ve Soykırım Çalışmaları Merkezi’nde de çalışan bir Türk akademisyen olarak bilinir. Kendi kendini ‘’hakikatleri bulmaktan başka bir çabası olmayan akademisyen’’ olarak tanıtır. Türk akademisyen Taner Akçam, en son ‘’ilk gece hakkı’’ tartışmaları dolayısıyla Hayko Bağdat’la Artı TV’de[19] yaptığı ilk kez tanık olduğum bir açıklamayla, ‘’ Ahıska Türkü, Ahıska Türkü denip durulur, evet Ahıska Türkü’yüm’’ mealinde bir şeyler dedi. Tabii Akçam’ın etnik mensubiyeti beni hiç ilgilendirmez o kendisini Türk olarak hissediyorsa Türktür, ‘’Ahıska Türkü’’ olarak hissediyorsa öyledir. Ama bilim çevrelerinde, tarihçiler ve bizzat etnik mensupları arasında çok bilinen ‘’Ahıska ‘Türkü’’ diye bir topluluğun tarihte olmadığı, bir topluluğa ad olarak bu kavrama rastlanmadığıdır. Kavramı, resmi tarih tezlerinin bir parçası olarak, Müslümanlaşan Kafkas halklarının, en çok da Müslüman Ermeni ve Gürcü halkların Türklükleri üzerine bilim dışı tezler üreten, kendisi de Karslı olan M. Fahrettin Kırzıoğlu ilk kez 1960-70’li yıllarda ortaya attı, ondan sonra milliyetçi Türk tarihçileri bu teze sarıldılar.

Aslında ‘’Ahıska Türkü’’, Gürcistan’ın güneybatısında (bugünkü Türkiye-Gürcistan sınırlarının iki yakasında), merkezi, Gürcüce adıyla Ahaltsihe (Yeni Kale) olan Samtshe-Cavaheti bölgesinde geç dönemlerde Müslümanlaşan Gürcü ve Ermenilere denir. Ahaltsihe, 16. yüzyılın sonunda Osmanlılarla Safelviler arasındaki savaşlarda bölüşülen bölgede Osmanlı topraklarında kalmış ve Osmanlıcaya ‘’Ahasihe’’ olarak geçmiştir. Kırzıoğlu, uydurduğu tezlerde Ahasihe’nin Dede Korkut kitabında ‘’Ak-Sıka’’ diye geçtiğini iddia ederek hem eskiden beri Türk olduklarını hem de sonradan bu kelimenin ‘’Ahıska’’ya dönüştüğünü uydurarak ‘’Ahıska Türkleri’’ kavramını ırkçı Türk tarihi tezine yamalamıştır. Ancak araştırmacılar Dede Korkut kitabında kavramın bulunmadığını göstererek bilim dışı bu ırkçı tezi çürütmüşlerdir.

Bir Gürcü ya da Ermeni Müslümanın ‘’ben Ahıska Türkü’yüm’’ demesi, bir Kürdün ben ‘’Dağ Türkü’yüm’’ demesi kadar bir akademisyene, gerçekleri bulmaya çalışan bilim adamına yakışmaz. Müslüman Ermeni ya da Gürcü olup Ermeni soykırımı alanında değerli çalışmalar yapmanın kötü bir yanı yok, esas doğruluk ve onurluluk onda…

Kürtler en az Ermeniler kadar bu toprakların hak sahibi.

Ütopist Ermeni milliyetçileri ve ne yazık ki uluslararası alanda, özellikle Batı’da Ermeni jenosidine duydukları öfkeyle Ermeni toplumuna, tarihine, bugünkü Ermeni devletine, onun hedef ve arzularına, ideolojik tarih ve toplum anlayışına duygusallıktan arı olmayan sempati tezleriyle yanaşanlar, Ermenileri tarih boyunca hata ve günahlardan arı, mazlum bir Mesihlik mertebesinde tutarken, Kürtleri tam bunun karşısına İttihat Terakki katliamcılarından ve yüzyıllar boyu süren boyundurukçu Osmanlıdan bile kötücül, şeytancıl, ilkel, yağmacı, hırsız, katliamcı bir boyuta oturtmakta hiçbir sakınca görmemişler. Ermeni sorununda, Kürt Ermeni ilişkilerinde, Ermeni kaynaklarını, belgelerini, raporlarını, Ermeni milliyetçi örgütlerinin iddia ve hedeflerini olumlamayı, asıl doğrularmış gibi sorgulama gereksinimi duymadan, yanlış yapıp yapmadıklarını bir an bile düşünmeden dogmatik ölçülerde bağlı kalmayı uzun yılların geleneği haline getirmişler. Bu durum, katliama birkaç ay kalana kadar bile İttihat Terakkicilerle iş birliğini sürdüren, sonradan ITC iktidarının mirasçıları Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları Kemalistlerle, milliyetçi solcu Türklerle kucak kucağa olan sol-sağ milliyetçi Türkiye Ermenilerini ve onların koltuk değnekleri kimi solcu Kürtleri de sarmıştır.

1871 uluslararası Berlin anlaşmasının 61. maddesinde, Sevr’de, daha başka uluslararası konferans ve anlaşmalarda, Kürtler bulunmadan Ermeni sorunu, Ermeni-Osmanlı ya da Ermeni-TC sorunu değil, Ermeni-Kürt sorunu olarak kayıtlara geçmiş, Osmanlı devletinden bunu esas alan reformların vilayat-ı sittede yapılması dayatılmış, reform sürecini kontrol edebilmek ve Osmanlıdan Kürtlere karşı önlem almasını süreklileştirmek için mekanizmalar oluşturmuşlardır.

Bugün Kafkasya’nın güneyi ile birlikte Doğu ve Güney Doğu Anadolu olarak adlandırılan ve aslında büyük bir bölümü Kürdistan olan topraklar, Kilikya ve dolayları sanki kadim Ermeni topraklarıymış ve Kürtler istilacılar olarak gelip bu topraklara yerleşmişler gibi ütopik milliyetçilik, şovenizm ve hegemonyacılıkla aşırı ‘’sulandırılmış’’ tarih tezleri, mutlak gerçeklermiş gibi yüzyılların ezberi haline getirilmiştir. Ne yazık ki Kürtler de kendi tarihlerine, gerçeklerine sahip çıkamamışlar ve bu tezlerin altında ezilmiş, kişiliklerinden, tarihsel varoluş mücadelelerinden pek çok şey kaybetmişlerdir.

Kürtler de en az Ermeniler, Farslar, Asuri/Süryaniler, Rumlar ve Gürcüler gibi bu toprakların en başat, dinamik otokton halkıdır. Ermenilerin belli bir tarihte batıdan geldiklerine ilişkin tezler varken Kürtlerde o da yok… Tarihin bilinen en eski çağlarından beri bu bölgede yaşadılar. Doğuşundan yaklaşık bir asır sonra Hristiyanlığı benimseyen Ermeniler, farklı dönem ve coğrafyalarda farklı biçimlerde resmi dini Hristiyanlık olan Roma İmparatorluğu’nun şemsiyesi altına girince bazı zikzaklar yaşansa, hatta Romalıların Ermenilere alan daralttıkları dönemler sonradan gelse de bu topraklarda yaygın egemenlik alanları kurdular.

Onların kurdukları farklı egemenlik alanları, bu alanlardaki halkların tümünün Ermeni olduğu anlamına gelmiyordu. Tarihin hiçbir döneminde böyle homojen bir sosyal yapı-siyasal egemenlik ilişkisi olmadı. Halklar hep en altta, tarihler onlardan bahsetse de etmese de var oldular.

Ayrıca bugün her tarafı kaplayan yeryüzü nüfusuna bakarak sanki tarihin her döneminde şu ya da bu halk, şu ya da bu coğrafyada her köşe bucakta yoğun bir nüfus ve egemenlik alanı oluşturdu gibi bir yanılgıya da düşmemek lazım. Son birkaç yüzyılı katmasak, binlerce yıl insanlar daha çok göl, nehir ve deniz gibi su kaynaklarının yanı başlarında, korunaklı verimli topraklarda, yaylak ve kışlaklarda gözlerden ırak, istilalara karşı muhkem kalelerle korunabilen alanlarda küçük koloniler, dar yerleşim birimleri biçiminde, farklı yaşam stili, coğrafi ve ekonomik koşullar nedeniyle birbirinden bazen yüzlerce kilometre uzak yerleşim alanları arasında insansız göç yolarında gidip geldiler. Koloniler ve birbirinden oldukça uzak yerleşim alanları bazen dört bir yana yüzlerce kilometrelik ıssız topraklar olarak hiç kimseye ait olmadan var olageldiler. Öyle ki çoğu kez daha önce coğrafi alanın çok küçük bir kısmını şenlendiren nüfuslar, istilacıların, komşu olan ya da olmayan halkların gelip geçmelerini duymadılar, hissetmediler bile, hele hele o boş toprakları kendilerine sayıp başkalarınca yerleşim alanlarına dönüştürülmelerine karşı koyabilecek güç ve durumda hiç olmadılar. Issız topraklara başka topluluklar gelip yerleşti, yan yana içi içe halklar mozaiği bu toprakların ana sahibi oldu.

Kürtler, Ermeniler gibi erken dönemde toptan Hristiyanlığı seçmemiş, az bir kısmının yanında kendi eski dinlerini korumuş, Romalılarla Sasaniler arasında bölünmüş olsalar bile Hristiyanlık öncesi dönemde 2500-3000 yıllık aydınlanmış bir tarihe sahipler. Hititler, Huri ve Mitaniler, Urartular, Partlar, Medler, Persler, Sasaniler ve en son İslam döneminde bölgenin dinamik bir halkı olarak varlık göstermişlerdir. Genellikle yönetici hanedanlığını Kürtlerin yaptığı kabul gören ve merkezi Hemedan (Ekbatan) olan Med İmparatorluğu Basra (İran) Körfezi’nden, Hazar Denizi’ne, Güney Kafkasya’ya, Orta Anadolu’ya, Mezopotamya’ya kadar olan topraklara hâkim olmuştur. Zagroslara, Doğu ve Orta Toroslara, bunların doğu ve kuzeyindeki yüksek yaylalara güneyindeki sıcak düz ovalara egemen olmuştur. Dinleri Zerdüştlük Urmiye dolayları merkezli yayılmıştır.

İslam geldiğinde Kürtler genellikle Sasani topraklarına, Ermeniler de Bizans’a yayılmışlardı. Müslüman Arapların ilk yayılma savaşları, nerdeyse ellerini uzatacaklarında avuçlarında bulacakları kadar yakın olan Yezd ve bugünkü İran’ın güneyindeki Fars bölgesi Sasanilerin merkeziydi. Kürtler de bu alanda çok yoğun bir varlık olarak bulunuyor, buradan Azerbaycan’a, sonradan İslam egemenlerince Arran denen bölgelere, Gilan ve Deylem’e kadar, güney doğu ve batıda; El Cibal, Eradu’l Ekrad, yukarı Mezopotamya, Zozan ve Ermenia denen bölgelerde yaşam alanları oluşturmuşlardı. Önemli ölçülerde yerel/kısa mesafeli bir göçebe hayvancılık ekonomilerinde ağır bastığı için Zagros ve Torosların güneyindeki kışlakları, sarp zirvelerini, derin vadi ve geçitlerini, onların doğusunda, kuzeyinde ve kuzeybatısında kalan yüksek yaylalarını birbiriyle sıkı sıkıya birleştirmişlerdi. Bu anlamda Amerika kıtasında kolonileşmeden önceki kısa mesafe göçebe Kızıl Derililerle büyük benzerlik gösteriyorlardı. Kürtler yılın yarısına yakın dönemini bol sulu, çayırlı, serin yüksek yaylalarda, diğer yarısını ılıman ve sıcak, tarıma uygun ovalarda geçiriyorlardı. İki alanın arasına yerleşen sarp dağları, derin ve dar geçitleri kış-yaz gidiş gelişinde muhtemel istilacı ve işgalci yabancılardan korumak için de sıra sıra kaleler inşa etmişlerdi. İnsanlar bazı hayvanlar gibi yılın yarısını kış uykusuna yatıp geçiremez. Yılın dört mevsimi boyunca yaşam olanakları sağlayan bu üçlü coğrafik alanları korumak için Kürtler hep ölüm kalım savaşı vermişlerdir.

İslam’ın ilk yıllarında içinde bulunduğu kriz ve yönetim merkezinin Araplara yakın olması nedeniyle Sasani devleti erken dağılmış, Arapların doğu ve kuzeyindeki ilk komşusu olan Kürtler savaşlarla hemen yüz yüze gelmişler, ilk dönemde ağır katliamlar yaşarlarken kısa bir süre sonra zimmiliği ya da Müslümanlığı seçmişlerdir. Araplar Zerdüştilerin zimmiliğine Hristiyanlarınkine gösterdikleri toleransı göstermemiş, Kürtler bu nedenle zorunlu ya da gönüllü olarak çok erken Müslüman olmuşlardır. Her ne kadar Hristiyan ve Zerdüşti olarak kalanları olmuşsa da Müslüman olanların çoğunluğu da ilk başlarda Ali taraftarı olarak bilinen Şiiliği ve diğer heterodoks mezhepleri seçmişlerdir. Benzer İslamlaşma süreçleri hemen ardından Farslarda ve diğer İrani halklarda da olmuştur.

Bu nedenlerle daha ilk dört halife döneminde Kafkasların güneyi, Aran, Şirvan, Deyleman ve Gilan denen yerler dahil, Azerbaycan ve Ermenia, Torosların güney yamaçları, Bilad-ı Şam, Antakya, Maraş, Malatya ve Sivas bölgelerine kadar olan yerler Arap Müslüman egemenliğinin altına girdi. Her ne kadar Toros hattındaki kentler hep Romalılarla Müslüman Emevi ve ardından Abbasi devletleri arasında gelgitler yaşadıysa da…

Bu durumda Ermenilerin yaşadıkları bazı bölgeler, Kilikya dahil, doğu Rumlarının ve Gürcülerin toprakları ya Roma İmparatorluğu’nun egemenliği altında kalmış ya da onun desteğiyle bağımsız ve yarı bağımlı vasal Hristiyan prenslikler olarak varlıklarını korumuşlardır.

Ermenilerin alan kaybetmeleri sadece Müslüman Arap yayılmasıyla olmamış özellikle orta çağda Doğu Roma İmpartorluğu ile anlaşmazlık ve savaşlarda toprak kaybına ve siyasi egemenlik daralmasına uğramışlar. Ardından aynı dönemlerde Gürcülerin atılımlarla genişlemeleri ve büyük denebilecek bir krallığa ulaşmaları döneminde en çok Ermeniler onlar lehine toprak kaybetmişler, bir ara tamamıyla Gürcü krallığı tarafından yutulmuşlardır.

9. yüzyıla kadar Arap egemenliği tamamıyla merkezi ve katı askeri disiplinli bir yönetim biçiminde ola geldi. El Cezire, Diyar-ı Bekir, Diyar-ı Rabia, Diyar-ı Mudar, Cibal, Zozan, Ermenia, Azerbaycan, Aran, Şirvan, Deyleman, Gilan, Horasan ve Maveraünnehir denen alanlarda katı merkeziyetçi bir Arap İslam sistemi vardı. Ancak özellikle 9. yüzyıldan itibaren sistem zayıflayıp çökmeye başladı. Bu süreçte ademi merkezi bir yapı gelişmeye, Arap komutan ve emirlerin yerlerine yerel halkların bey ve reisleri geçmeye başladı ve emirler olarak kendi akraba topluluk ve aşiret konfederasyonlarından oluşan pek çok yerel devletler kurdular. Aynı dönemde, Hasanweyhiler, Anaziler, Kakeweyhiler, Şiwankareyiler, Fedlewiler, Hizbaniler, Musafiriler, Deysemiler, Rewadiler, Merwaniler ve üç dal halinde Gence, Dvin ve Ani’yi merkez edinen Şeddadiler orta çağ Kürt devletleri olarak tarih sahnesine çıktılar.

Özellikle Ermenilerin dikkatine sunulması gereken bir husus, bütün bu devlet oluşumları kuzeyde olsun ya da olmasın, Ermenilerden koparılmış değil, Arap emir ve komutanların egemenliklerinin tasfiye edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Merwaniler ve Rewadiler, Van Havzasının kuzeyine kadar olan bölgeleri, bir kısmını İrani kökenli Büveyhilerden, diğerini de başta Hamdaniler olmak üzere Araplardan ele geçirmişlerdir. Van gölünün doğu ve güney doğusundaki Vaspurakan Ermeni devletinin bizzat kralı topraklarını Bizans İmpatoru’na devrederek, maiyetiyle beraber gidip Kilikya’da bir prenslik kurmuştur. Bizans, Vaspurakan’a bir generalini teyin ederek burayı doğrudan merkeze bağladı. Daha sonra Arap Hamdanileri burayı Bizanslılardan ele geçirdi, onlardan da Kürt Rewadiler ve Merwaniler aldı. Van’ın batısındaki Erciş, Ahlat, dolaylarını Kürtler, en son kalan Arap emirliklerinden Kaysileri tasfiye ederek ele geçirmişler, bölgenin Malazgirt gibi yerleri doğrudan Bizanslılardan, daha kuzeyde kalan topraklar Gürcü krallığıyla yapılan zikzaklı savaşlardan sonra alınmıştır. Ta Eyubiler dönemine kadar adı geçen bölgelerde topraklar Kürtlerle Gürcüler arasındaki savaş ve çatışmalara sahne olmuş, önce Gürcüler doğu ve güney yönünde, ardından tersi yönde Eyyubiler egemenlik alanları elde etmişlerdir.

Özellikle Arran ve Güney Kafkasya bölgesinde, Kürtlerle Gürcü kralları, Kürt kökenli Gürcü hanedanı Zakarialılar/Mkhargrdzeli (Mildirêjan)ların yanı sıra Ermeni kral ve prenslikleri arasında savaşlar ve karşılıklı alan ele geçirmeler olmuş, ama bu bazen siyasal evlilikler ve komşuluklardan doğan ittifak ve dostluklar biçiminde de belirmiştir. Gürcüler bu bölgede hem Ermenileri hem de Kürtleri çok sıkıştırmış, alan kaybettirmişlerdir. Örneğin Ani Şeddadilerine 1200 yılında Gürcü Krallığı adına Mildirêjan denen Hristiyanlığa geçmiş Kürt kökenli hanedanlık son vermiştir.

11. yüzyıldan itibaren 15. yüzyılın başına dek süren Türkmen istilaları, Harezmşahlar, Moğol ve Timuri istilaları hem Kürtlere hem de Ermenilere büyük kayıplar verdirmiştir. Kuşkusuz kuzeyden gelen Ruslar da bölgenin demografik ve siyasi yapısını değiştirdiler. En son Osmanlılar ve İranlılar bu bölgelere egemen oldular, Kürt beylerinin önemli bir bölümünün Osmanlılarla, İran sınırında kalanlarının Safevilerle anlaşmaları neticesinde Müslüman Kürtlerin kaderleri bir biçimde (Kürt beyliklerinin bir takım statüler kazanarak hükümet kurmaları, beylikler dönemi vb) kuzey ve batıdaki Hristiyan devletlerle işbirliği içinde olan Ermenilerin kaderinden farklı olmuş, yakın tarihimizdeki olaylarla örülerek günümüze gelmiştir.

Dolayısıyla ne Ermeniler tek başlarına bu toprakların kadim sahipleridirler, ne de Kürtlerin dışarıdan gelmiş istilacılar gibi kimseye verebilecek bir diyetleri vardır. Bölgenin halkları bir arada komşu olarak tarihi bugüne getirerek ne yapmışlarsa karşılıklı yapmışlar, günahlarını ve sevaplarını da karşılıklı işlemişlerdir. Ermeniler, onların dost ve müttefikleri, onlardan gıdalanan akademisyen ve tarihçiler, siyasetçi ve diplomatlar bu gerçekleri görüp benimsemedikçe sorunlara ve çözümlerine doğru yaklaşamazlar, bölgenin huzura kavuşmasına hiçbir katkıları olamaz.

Sonuç yerine

Taner Akçam, ilk gece hakkı ile ilgili iddiayı protesto eden Kürtleri, özellikle ortak açıklamaya imza atanları hakikatleri bulmaktan başka bir çabası olmayan akademisyenlere yönelik terör ortamı yaratan saldırgan bir kampanya olarak suçladı, amacın çalışmalarında daima bağlı kaldığı tarihsel hakikatler ve bu hakikatler aracılığıyla ulaşılabilecek bilgiler hakkında bir kirlilik yaratmak olduğunu ileri sürdü. Aradan geçen iki aylık süreç bunun doğru olmadığını, herhangi bir maddi temelinin olmadığını, protestocuların günlük yaşamalarına döndüklerini, Akçam’ın yaratmaya çalıştığı paniğin de gereksiz olduğunu gösterdi. Ama bizzat kendisinin en son yayınladığı kitabında bile o denli ileri gitmediği boyutlarda aşırı giderek orta çağın ilk gece hakkından günümüzde kadınlara karşı şiddete varan bir histeriyle Kürtler üzerine boca etmeye çalıştığı, onları ilkel, talancı yağmacılar gibi göstermek için bin bir dereden su getirdiği ve hele hele her şey devlete yüklenemez deyip Kürtler gönüllü katılmasaydı Ermeni katliamı o boyutlarda olmazdı demesinin temelinde çok kaygı verici maddi olguların olabileceği inkar edilemez.

Ermenilerin en azından bugünkü Ermenistan’la birlikte vilayat-ı sitte denen ve Diyarbakır, Urfa ve Antep’e kadar varan alanlarda Kürtlerden ve diğer Müslümanlardan arınmış bir Ermeni devleti kurma planlarının olduğunu, bu planların hedefe varması için her aşamada yapılabileceklerin aşırısının yapıldığını gördük. Kürt engelini ortadan kaldırmak için büyük devletlerin destekleriyle yetinilmedi, Osmanlı devleti ile Türkiye Cumhuriyeti bile onlara saldırtılacak müttefikler gibi görüldü. Bu iki devlete, komşu Kürtlere nazaran daha yakın olundu. Aynı politikalar günümüzde de yürürlükte…

Diğer yandan İttihat Terakkiciler, Ermeni Jenosidini en ince ayrıntısına kadar planlayıp gerçekleştirdikleri halde savaşın getirdiği zorunlu koşullarda sadece bazı tehcir kararları aldıkları, esas jenosidi yol boyunca talan ve yağma için Kürtler yaptı yalanını yaydılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yarım yüzyılında Kürtlerin varlığı inkâr edildiği, her kes Türk olarak görülüp Kürt kelimesi literatürden silindiği için bir dönem jenosidi Kürtler yaptı yalanına baş vuramaz oldular. Bölgenin sivil Müslümanları Ermeni katliamlarına karşılık yaptı teziyle yetindiler. Ama son birkaç on yıldır Kürtlerin halk olarak Türkiye’deki varlığı de facto yeniden kabul ettirilince, katliamı Kürtler yaptı iddiası yeniden pazara sürüldü. Devletin kimi sözde akademisyenlerinin bu tezleri yeniden güncellemek için işe koştuğu biliniyor. Kürtlerin ve gerçekleri bulmayı dürüstçe arayanların, dil değiştiren ve niyet ne olursa olsun devletin resmî ideoloji ve politikasına çok benzer diskursa geçen akademisyenlerin halini merak etmeleri hiç de temelsiz bir kuruntu değil.


[1] Celal Temel, I. Dünya Savaşı Yıllarında 1916 Kürt Tehciri ve İttihat-Terakki’nin İskan ve Nüfus Politikaları (1913-1918) ,İBV Yayınları, İstanbul, 2019.

[2] Taner Akçam, Ermeni Soykırım’nın Kısa Bir Tarihi, Aras Yayınları, Nisan 2021, İstanbul, s. 109-110.

[3] Age. S. 58.

[4] Age s. 61.

[5] Akçam kitabında bunlara Hamidiye Kürt Aşiret Alayları demekteyse de bu bilginin gerçeklere dayanmaktan ziyade, bugün bile bazı çevrelerce propaganda amacıyla kullanılan bir deyim olduğu bilinir. Gerçekte ise Abdülhamid tahttan düşürüldükten sonra 1909’da İttihat Terakki iktidarı Hamidiye Alaylarının yasa ve yönetmeliklerini değiştirdi, alayların komutanlıklarına, yardımcılık ve katiplerine düzenli ordudan Türk komutan ve görevleri atanarak orduya sıkkı sıkkıya bağlı redif taburlarına dönüştürüldü. Bu dönemden sonraki alayları Kürt aşiret reislerinin komuta ettikleri, belli özerklik ve ayrıcalıkları olan Hamidiye Alayları’yla aynıymış gibi göstermek bilimsel bir tutumdan ziyade bir propaganda yöntemidir.

[6] Ags. s. 57.

[7] Age. s. 64.

[8] Age. s. 81-82.

[9]  Age. S. 120.

[10] Rohat Alakom; En Fazla Ermeni Kurtaran Kürt; Müküslü Muhtıla Bey,

En Fazla Ermeni Kurtaran Kürt; Müküslü Muhtıla Bey

Kürt Tarihi Dergisi, sayı 38

[11] Gülisor Akkum; Reşkotan aşireti ve 1915 Soykırımı, https://m.facebook.com/AnatolianArmenians/photos/a.1177937028968013/1183828468378869/?type=3&locale2=ko_KR

[12] Garo Sasuni; Kürt Ulusal Hareketleri ve 15 yy’dan Günümüze Ermeni Kürt İlişkileri, Peri Yayınları, 1992 İstanbul.

[13] Umit Kurt, Ermenileri kurtaran Kürt Schindler, Cumhuriyet gazetesi/dijital sayfa,18 Nisan 2015 https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ermenileri-kurtaran-kurt-schindler-257449

[14] Aslında altı vilayetin, ama zorlama bir takım uzlaşmalar nedeniyle Trabzon’un da katılmasıyla kağıt üzerinde yedi vilayetin.

[15] Birinci Dünya Savaşı başlayınca İttihat Terakki iktidarı bu reform anlaşmasını iptal etti.

[16] Celîlê Celîl, Autobiografiya Ebdurrizaq Bedirxan, werger Celîlê Celîl, Weşana Kovara Havîbûn-1, 1999, Berlin.

[17]Kaldı ki Kürtler dinsel ve mezhepsel inançlar konusunda nerdeyse bütün yeryüzü toplumlarından daha çoğulcu bir inançlar manzumesine sahipler; Sünnilik, Şiilik, Êzidilik, İsalm diniyle bağdaştırılan Alevilik, ve Êzîdîlik gibi kendini İslam dışı sayan Ehli Heq inancı, Hristiyanlık, Zerdüştilik vs.

[18]Bu vilayetler bugünkü idari birimlerinden çok daha geniş topraklar üzerinde kuruldukları için bugünkü bu altı vilayetten çok daha genişti ve nerdeyse Kürdistan’ın kuzeyinin tümünü kapsıyordu. Kars, Ardahan ve dolayları zaten Rusların egemenliği altındaydı.

[19] Arti Tv, Taner Akçamla Söyleşi, Hayko Bağdat ile Bağdat Cafe – “Ermenilerin imha edilmesine ilişkin karar 1 aralık 1914’de alındı” – YouTube

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: