Türkiye ile Irak Kürdistan Bölgesi ilişkileri; geçmiş ve gelecek

30 Ekim 2009’da Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çaglayan ve beraberlerindeki 70 kişilik heyetin Irak Kürdistan Bölgesi’nin başkenti Erbil’e (Hewlêr) resmi bir ziyaret yapması ve başta Bölge başkanı ile başbakanı olmak üzere üst düzey yetkililerle görüşmesi, bu ülke ile sözkonusu bölge arasında uzun bir dönemdan beri varolan ve gelgitlerle, hatta zaman zaman gerginliklerle yürüyen ilişkilerin yani bir döneme doğru evrildiğine ilişkin işaretler veriyordu. Gerçi Türkiye içinde ve dışında birtakım ‘rahatsızlık’ ve ’sıkıntı’lara yolaçmamak için, heyet seyahat programına Irak’ın üç şehrini; Musul, Basra ve Erbil’i koymuş, 30 Ekim günü önce güneydeki Basra’ya gitmiş, akşama doğru Erbil’e gelip geceyi orda geçirdikten sonra ertesi sabah Musul’a uçmuştu ama her iki heyetteki heyecan ve özen Erbil seyahatine özel bir anlam yüklendiğini gösteriyordu.

Misafir heyetin tavrında belki doğrudan doğruya bu özel önemi görmek mümkün değildi, ama ev sahibinin heyeti karşılamakta gösterdiği büyük özen ve karşılama biçimi iki taraf arasında yeni bir döneme girildiğinin işaretleri vardı. Türk heyeti Erbil Uluslarası Havaalanı’nda KDP’li bir Kürt olan Irak Dışişleri bakanı Hoshyar Zêbari tarafından karşılandı. Karşılama bir şölen havasında oldu ve Davutoğlu ile heyetine ‘hoş geldiniz’ diyen çocukların sağ ellerinde Türkiye bayrakları, sol ellerinde de Irak ve Kürdistan bayrakları sallanıyordu. Davutoğlu’nu havaalanından Başkanlık Sarayı’na getiren protokol otomobilinin sağ ön tarafında yine Türkiye bayrağı, sol ön tarafında ise Irak ve Kürdistan bayrakları vardı. Yol güzergahları baştan başa her üç bayrakla donatılmıştı. Başkanlık sarayında da ayni düzen vardı. Bu düzenleme yapıldığına göre iki tarafın mutabaktıyla bu olmuş, ya da, en azından konuk misafir heyetin bundan rahatsızlık duyabileceği endişesi duyulmamış, konuk heyet de herhangi bir tadirginlik ya da hoşnutsuzluk belirtisi göstermeden bütün aşamalarda memnuniyetini ifade etmişti.

Türk basınından verilen bilgiler, Türk heyetinin ilişkilerde ketum davranmakta devam ettiğini göstriyordu. Özellikle resmi açıklamalarda, hatta görüşme tutanaklarında Türkiye’yi (daha doğrusu belki de Ak Parti Hükümeti’ni) sonradan zora sokacak tutumlardan özenle kaçınılıyordu. Basının bilgisine inanılırsa, örnegin resmi tutanaklarda Kurdistan Bölgesel Yönetiminin adı kısa harflerle şöyle yazılıyordu ‘IKBY’. Çünkü bu açıklama iki biçimde okunabiliyordu. ‘Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi’ ya da ‘Irak’ın Kuzeyindeki Bölgesel Yönetim’.

Ama diğer yandan 30 Ekimdeki görüşmelerden bir süre önce İran’a yaptığı bir gezi sırasında, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gazetecilerin ağzından Irak Anaysası’nda bölgenin ‘Kürdistan Bölgesi’ olarak federe bir statüyle tanımlandığı ve Irak’ı tanıyan Türkiye’nin onun anayasasının tüm maddeleririni de kabul ettiği anlamına gelen açıklamalar yapmıştı.

Bu kabullenmeyle başlayıp Erbil’deki ziyaretle biten görüşme sürecinde, ürkek de olsa Türkiye’nin Irak Kurdistanı Bölgesi’ni tanımasının, onun hükümetiyle resmi diyalog ve işbirliğine gitmesinin yeni bir dönemin başlangıcı anlamına geldiği söylenebilir.[1]

Nereden nereye

Aslında Türkiye ve Irak Kürdistanı arasındaki ilişkiler yani değil, uzak bir geçmişe dayanır. Ama bu ilişkiler geçmişte ya inkar, imha ve düşmanlık, ya da düşmanının düşmanıyla ortak iş yapma, belki de Türkiye’nin ‘Kürtleri birbirine vurdurma’ siyaseti biçiminde oldu.

Türkiye Kürtlere hep kuşku ve korkuyla yanaştı, onların Irak yönetimine karşı mücadelelerine, özellikle de kimi kazanımlar elde etmelerine engel olmayı ihmal etmedi. En iyi durumda 1989-1990 yıllarında olduğu gibi Kürtler Saddam’ın kitlesel imha silahlarından kurtulmaya çalışırlarken kış mevsiminin ağır doğa koşullarında yüzbinlerle sayılan kitleler halinde gelip sınırlara dayanınca bile bir sürü tereddüt geçirdikten sonra uluslararası topluluğun ısrarları neticesinde sınır kapılarını uluslararası ve ülkedeki insani yardımlara açabildi.

Bugüne kadar gelen siyasetleri ve bundan sonra yeni temeller üzerinde yükselebilecek ilişkileri daha iyi anlamak için kısa bir tarih yolculuğu yapmak gerekir.

20. yy başlarında Irak Kürdistanı Türkiye’nin (Osmanlı’nın ) bir parçasıydı

Bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde bugünkü Irak ve Kuveyt devletleri  üç vilayete ayrılmış bir siyasi idare çerçevesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içindeydi. Bu üç vilayet; Musul, Bağdat ve Basra olarak bilinen vilayetlerdi.

Birinci Dünya Savaşı´nda Osmanlı İmparatorluğu Almanya´nın yanında İtilaf devletlerine (Ingiltere-, Fransa, Italya ve Rusya) karşı savaşa girdi. 1916 yılında İtilaf devetleri arasında yapılan Syckes-Pico Antlaşması´na göre Musul (Bugünkü Irak Kürdistanı) Fransa’ya verilecekti.

Ancak savaş yıllarında Musul´da zengin petrol yataklarının keşfi, 1917 Ekim Sosyalist Devrimi karşısında bir an önce Bolşevizm´in Kafkaslara egemen olmasının önüne geçme ve Batum petrollerini ele geçirme arzusu, İngilizleri süratle Musul bölgesini işgal etmeye yöneltti. 30 Ekim 1918´de Osmanlı İmpratorluğu´nun teslim olduğunu belgeleyen Mondros Mütarekesi imzalandı. 1/3 Kasım 1918´de de İngilizler Musul´un merkezini ele geçirdiler.

Türkiye’yi işgalden kurtarmayı amaçlayan toplantılardan biri olan Sivas Kongresi´nde, çerçevesi çizilen; daha sonra İngilizlerin 1920´de dağıttıkları son Osmanlı Meclisi Mebusanı´nda deklere edilen Misak-i Milli esas olarak işgal edilen Türk ve Kürt topraklarının kurtarılmasını amaçladığı için bu misakın sınırları içinde Musul Vilayeti ve bugün Suriye´nin egemenliği altındaki Kürt toprakları da vardı.

Kurtuluş Savaşı, Kürt -Türk her iki müslüman milletin işgale karşı birlikte savaşı olarak sürdü. 1922´de Yunanlılar’ın kesin olarak Anadolu´dan çıkarılmasından sonra, savaş, Türkiye´nin; Mudanya Mütarekesi´nde onaylanan zaferiyle sonuçlandı ve ülkenin geleceğini belirleyecek olan Lozan Antlaşması için girişimlere başlandı.

Bu arada İngilizler 1921’de Irak Kırallığı’nı kurdu ve Musul’u; yani bugünkü Irak Kürdistanı’nı da ona kattı.

Barış görüşmeleri, 20 Kasım 1922 tarihinde İsviçre´nin Lozan kentinde başladı. Musul meselesi de bu görüşmelerde uzun uzadıya tartışıldı. Türkiye heyeti Musul’un ( Musul, Kekük ve Süleymaniye sancakları, o dönemde Erbil ve Duhok sancakları henüz yoktu) çoğunluğunun Kürtlerden ve Türklerden oluştuğunu belirterek bu vilayetin Türkiye’ye katılmasını, İngilizler de 1921 yılında kurulan Irak Kırallığı’nda kalması gerektiğini savunuyorlardı. Görüşmeler uzadıkça uzadı. Sonunda İngilizler Musul Sorunu’nu dışarıda bırakarak Lozan Anlaşması’na gitme taktiğine başvurdu. Belli bir çabadan sonra Türkiye heyeti; ardından Ankara hükümeti bu yolu kabul etti.

Aslında bu, Musul´u İngilizlere bırakma yolunu açan ilk adımdı. Fakat o günkü koşullarda, böylesi bir çözümü TBMM´ne ve Türkiye kamuoyuna kabul ettirmek neredeyse imkansızdı. Çünkü Kurtuluş Savaşı yıllarca Misak-i Milli şiarıyla verilmiş, ondan hiç bir ödün verilemeyeceği her defasında vurgulanmış ve zafer bu temel üzerinde kazanılmıştı. Misak-i Milli hudutları içinde, hiçbir koşulda vazgeçilmeyecek olarak beyinlere, ruhlara işlenmiş olan Musul da vardı.

Hükümet, her şeye rağmen, kabul edilen projeyi benimsetmek ve bu yönde meclisten karar çıkartmak için, öneriyi TBMM´ne getirdi. Öneri mecliste büyük bir şok etkisi yarattı ve mebuslar arasında sert tepkilere yolaçtı. Öneri karşısında en büyük öfkeyi duyanlar Kürt milletvekilleriydi.

Hükümet öneriyi geçirebilmek için, esasında Musul´dan vazgeçilmediğini, sadece sorunun geçici olarak erteleneceğini, eğer Türkiye ile İngiltere arasında anlaşma sağlanmazsa sorunun Milletler Cemiyeti´ne gideceğini ve orada çözüm yoluna başvurulacağını vurguluyor, aksi halde eğer Musul sorunu ertelenmezse anlaşma imzalanamayacağını, bu durumda İngilizlerle savaşa girme durumunun doğacağını, Türkiye´nin ise savaşacak gücü olmadığını vurgulayarak milletvkillerini tehdit ve baskı altına alma yoluna gitti.

Bu tutum Türk kökenli çoğu milletvekilini susturmaya ve öneriyi benimsemelerine yetti. Görüldüğü kadarıyla söz konusu edilen topraklar, Kürt toprakları olduğu için gereğinde birtakım başka menfaatler karşılığı başkalarına terkedilebilceğini düşünüyorlardı. Hükümetin düşüncesi de bu doğrultudaydı.

Fakat Kürt kökenli mebusların, göz göre göre Kürt topraklarının elden çıkarılmasını kabul etmeleri düşünülebilecek bir şey değildi

Hükümetin ve Türk kökenlilerin Musul´u terketme düşünceleri, Kürt milletvekilleri arasında derin bir kaygı ve güvensizliğe yolaçtı.

TBMM, Kürt milletvekillerinin bütün çabalarına rağmen, Musul´suz antlaşma yapma ve Musul´u bir yıl erteleyerek sorunu gerekirse Milletler Cemiyeti´ne götürme düşüncesinde olan hükümet heyetine 190 oyla yeniden vazife verdi. Karşı çıkan oy sayısı ise 130 idi.

Ankara hükümeti, Musul´suz bir anlaşma yapmak üzere kolları sıvadı. Bu arada, herşeye rağmen TBMM´nde önemli oranda muhaliflerin varolmasından ve bunların ikide bir “başağrıtmasından” hiç de hoşlanmayan Mustafa Kemal, imzalanacak Lozan Antlaşması´nın bu mecliste tehlikeye girebileceği endişesinden de hareket ederek TBMM seçimlerini yenilemeyi, muhalefeti, özellikle Kürtlüğe şöyle ya da böyle sahip çıkan milletvekillerini tasfiye etmeyi kararlaştırdı.

TBMM, 1 Nisan 1923´de seçimlerin yenilenmesini kararlaştırdı ve seçimler yaptırıldı. Hükümetin, devlet bürokrasisinin ve ordunun da gücü kullanılarak hemen hemen tüm muhalifler tasfiye edildi. Tek sesli 2. dönem meclis seçimleri yapılırken 24 Nisan 1923´te yeniden Lozan görüşmelerine başlandı.

Lozan Antlaşması 24 temmuz 1923´te Musul sorununu erteleyen bir biçimde imzalandı. Antlaşmanın 3. maddesine göre eğer 9 ay içinde Türkiye ile İngiltere Musul konusunda kendi aralarında bir anlaşmaya varmazlarsa sorun Milletler Cemiyeti´nde çözülecekti.

Suriye sınırı da 1921 anlaşmasına göre kaldı. Lozan görüşmeleri tamamlanırken 2. dönem meclis üyeleri de belirlenmişti. 2. dönem TBMM, 11 Ağustos 1923´te toplandı.  Antlaşma tek sesli mecliste rahatlıkla onaylandı.

Lozan Antlaşması´nın ilgili maddesi uyarınca Türk-İngiliz görüşmeleri, 19 Mayıs 1924´te, Îstanbul´da başladı. Îlk toplantıda, Türk heyeti görüşünü açıklayarak Musul halkının üçte ikisinin Türk ve Kürtlerden oluştuğunu, etnik nedenlerle bu bölgenin Türkiye sınırları içinde kalması gerektiğini, daha önceki hiçbir antlaşmanın Musul´u Irak´a bırakmadığını belirtti.

İngiliz temsilcileri ise Türk görüşlerini tartışmadıkaları gibi, Musul Vilayeti´nin Irak sınırları içinde kalmasını sağlamak için (Nasturi Hıristiyan azınlığın yerlerinden göç edilmelerine son verilip geri dönmelerini bahane ederek b.n.) Hakkari Vilayeti üzerinde de hak öne sürdü. Tarafların görüşlerinde diretmeleri üzerine, Îstanbul Konferansı 5 haziran 1924´te dağıldı. (Yurt Ansiklopedisi- Türkiye genel 8309 ) ve sorun Milletler Cemiyeti´ne gönderildi.

Musul sorunu, 20 Eylül 1924´te Cenevre´deki Milletler Cemiyeti Meclisi´nde görüşülmeye başlandı. Türkiye Musul´da bir halk oylaması yapılmasından yana olduğunu bellirti. “İngiltere ise, bölge halkının cahil olduğunu öne sürerek halk oylamasına karşı çıktı. Görüşmeler sırasında Meclis, tarafların varılan durumu bozmamalarını öngören bir karar aldı ve Musul halkının isteklerini saptamak, ilgili üç devletin (Türkiye, Îngiltere, Irak) resmi makamlariyle görüşmek ve bunlara dayanarak bir rapor hazırlamak amacıyla bir komisyon oluşturdu” (a-g.e. s. 8309 )

30 Eylül 1924´te oluşturulan üç kişilik Milletler Cemiyeti komisyonu, Musul Vilayeti´nin ulusal, toplumsal ve ekonomik yaşamını değişik yönleriyle araştıracak, ayrıca vilayetin değişik yörelerine gidip dolaşacak, halkla yakından ilişki kuracak, çesitli toplulukların liderleriyle görüşecek ve bütün bu çalismalarin sonucunu bir raporla Milletler Cemiyeti´ne sunacaktı.

Komisyon, önce Londra, İstanbul, Ankara ve Bağdat´a giderek üç devletin yetkilileriyle görüştü. 27 ocak 1925 günü de Musul´a vardı. Bir kaç gün sonra da komisyon üyeleri ve beraberindekiler dağ yolunu takibederek, şimdiki Irak Kürdistanı´nın pekçok şehir, kasaba ve köylerine, bu arada Hewlêr (Erbil), Kerkük ve Süleymaniye´ye de uğradılar, pek çok kimseyle görüşmelerde bulundular. Komisyon nisan 1925´te Cenevre´ye vardı ve 16 Eylül 1925 günü raporunu Milletler Cemiyeti Meclisi´ne sundu. (Kurd û Komela Gelan “Kürtler ve Milletler Cemiyeti, Kemal Mazhar Ahmed-Karwan hejmar 17 r. 2-29)

Musul Vilayeti´nin etnik durumunu da ele alan rapor bu konuda şunları yazıyordu: “Musul bölgesi ırki açıdan araştırılacak olursa, komisyonun görüşüne göre bağımsız bir Kürt devletinin kurulması gerekir. Çünkü Kürtler, nüfusun 8´de 5´ini oluşturuyor. Soruna bu açıdan bakılırsa hemen her bakımdan Kürtlerle benzerlik gösteren Yezidilerin de Kürt sayılması gerekir. Türkler de Kürtler arasında kendilerini çok rahat hissediyorlar. Bu durumda Kürtler nüfusun 8´de 7´sini oluşturuyorlar” ( Question of the Frontier Between Turkey and Iraq. Leggue of Nations, Geneva 1925 p. 57 )

Musul Vilayeti nüfusunun çoğunu Kürtlerin oluşturduğu gerçeği ortadaydı. Halkın istemi de çoğunlukla ne Irak´a ne de Türkiye´ye bağlanmaktan, bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasından yanaydı. Daha 1919 yılından beri Şeyh Mahmud Berzenci´nin önderliginde İngiliz işgaline karşı defalarca ayaklanmıştı. Hatta Süleymaniye ve Erbil yöreleri Irak Kıralı´nın yaptırdığı seçimleri boykot etmişlerdi.

Buna rağmen Komisyon Musul´un geleceğine ilişkin Milletler Cemiyeti Meclisi´ne yaptığı öneride ne etnik özellikleri ne de halkın istemlerini gözönüne aldı. Komisyon´un önerisi şuydu:

“Ekonomik ve coğrafi durumu ile halkın arzuları, Brüksel hattının güneyinde kalan tüm toprakların iki koşulla Irak´a ait olması gerektiğini ortaya koyuyor.

1- Bu toprakların 25 yıl süreyle İngiliz mandası altında kalması
2- İngiltere´nin, Kürtlere iyi davranma, mahkeme ve okullarda yöneticileri Kürtlerden atama ve burada Kürtçe´yi resmi dil olarak kabul etme yönünde garanti vermesi”. (Yahya Haşab, Şerefhan Bitlisi´nin Îran Kürdistan´lı büyük şair Hejar Mukriyani tarafından Kürtçe´ye çevrilen Şerefnamesi´nin 2. baskısına yazdığı önsöz, Tahran, 1981, s. 148)

Türkiye bu duruma, Meclis´in bağlayıcı karar alma yetkisinin bulunmadığını öne sürerek karşı çıktı. Milletler Cemiyeti Meclisi bunun üzerine Milletlerarası Daimi Adalet Divanı (Lahey Adalet Divanı b.n.)nın görüşüne başvurdu. Divan, Meclis´in genel olarak bağlayıcı karar alamayacağı, ancak Lozan Antlaşması´nın Musul´la ilgili maddesinin, Meclis´e bu yetkiyi verdiği yönünde görüş belirtti.

Türk tarafının tepkilerine ve Cenevre´deki temsilcilerini geri çekmesine karşın, Milletler Cemiyeti Meclisi 16 Aralık 1925´te İnceleme Komisyonu´nun önerilerini onaylayan bir karar aldı.” (Yurt Ansiklopedisi-Türkiye Genel s. 8309)

Zamanla gelişen olaylar ve Ankara hükümeti ile Londra hükümeti arasında meydana gelen yakınlaşmalar nedeniyle artık Türkiye bir Kürt sorunu olan Musul sorunu konusunda değil İngilizlerle savaşmak, onlarla işbirliği yapmak gibi bir gerçeğe inanır olmuştu. Her iki taraf da sorunu kendileri açısından bir başağrısı olmaktan çıkarmak için, Kürt topraklarının ayrı devletler arasında bölünmüş olmasının daha doğru olacağına inanmış olarak işbirliğine yöneldiler. Türkiye Musul´un İngiliz mandası altındaki Irak Arap Kırallığı´na bağlanmasına razı oldu.

Türkiye “Cemiyet´in kararını temel kabul ederek İngiltere ve Irak´la görüşmelere girişti. Bu görüşmeler sonunda Türkiye´nin ödün vermesi üzerine, 5 Haziran 1926´da yapılan antlaşma ile Musul sorunu çözülmüs, Türkiye´nin Batılı devletlerle olağan ilişkilere girmesi için önemli bir adım atılmış oldu.

1926 Antlaşması’na göre Türkiye ile Irak arasındaki sınır Bürüksel´de belirlenmiş olan sınır olacak ama, Türkiye lehine küçük değişiklikler yapılacaktı. Musul üzerindeki haklarından vazgeçen Türkiye´ye 25 yıl süreyle Musul petrollerinden %25 (bazı kaynaklara göre %10 b.n.) pay verilecekti. Türkiye daha sonra 500.000 İngiliz Sterlini karşılığında bu paydan vazgeçti.” (Yurt Ansiklopedisi-Türkiye Genel, s. 8309)

Lozan Kürtlerin belini kırdı, Kürtlerle Türklerin yollarını ayırdı

Daha Lozan görüşmeleri  sürerken Ankara Hükümeti’nin ve Türk kökenli milletvekillerin Musul´u terketme düşünceleri, Kürt milletvekilleri arasında derin bir kaygı ve güvensizliğe yolaçmıştı.

“Anadolu´nun Rumlaştırılması ve Ermenileştirilmesine karşı iki kardeş millet olan Türk ve Kürtler” birlikte savaşmışlardı. Misak-i Milli sınırları çizilirken Türklerle Kürtlerin üzerinde yaşadıkları topraklar esas alınmıştı. Her iki milletin evlatları bunun için kanlarını akıtmışlardı. Türkiye Büyük Millet Meclisi her iki halkın, hükümet, her iki halkın hükümetiydi. Her iki kardeş halk eşit hak ve menfaatlere sahibolacaklar, yeni devleti beraber inşa edeceklerdi. Fakat nasıl oluyordu da şimdi hükümet ve TBMM üyelerinin çoğunluğu, Musul´suz bir antlaşma imzalamak için çırpınıyorlardı? Suriye hududunda, 1921´de yapılan antlaşmada Fransızlara bırakılan Kürt topraklarının geri alınması için Lozan´da herhangi bir talepte bulunulmadığı gibi, Musul da terkediliyordu. Evet ne oluyordu? Yoksa yollar ayrılmaya mı başlıyordu?

Sorun, mecliste görüşülürken, Kürt milletvekilleri, işte böylesi kaygı ve düşüncelerle kürsüye çıkıyorlardı. Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey, Musul´suz bir barış antlaşmasına şiddetle karşı çıkıyor, “olmazsa savaş çıkabileceği” tehdidine karşı, ülke işgal edilirken, çok daha ağır koşullarda halkın savaşı göze aldığını, memleketin bugün dünden daha elverişli koşullarda olduğunu vurguluyor ve şöyle diyordu: “Bir taraftan İzmir işgal edilmiş, bir taraftan Bursa’ya kadar düşman geliyor, diğer taraftan Eskişahir´e kadar düşman ilerliyor, biz buradan göçediyoruz. O gün direniş gösterirken ve beş yıllık bir savaştan (Birinci Dünya Savaşı b. n.) çıkmış olan millet, yavrusu ile, evladiyle yanıyorken üç dört yüz bin kişilik bir ordu hazırlayarak, amaca ulaşmaya yönelten bu millet, bu Meclis, ne oldu ki efendiler memleketlerini istirdat, arazisine bir misli zam, evladını bir misli tezyid ettiği halde, karşısında bir düşman olmadığı halde bugün yanlış bir harekette devam ediyor.” ( TBMM Gizli Celse Zabıtları, cilt 4, Îs Bankası Yayınları 2. Baskı, Ankara 1985 s. 92)

Esasında hiç de savaş yanlısı olmadıklarını, barışa istekli olduklarını, ama her şeye rağmen barış yapmak için yalvarmadıklarını belirten Hüseyin Avni Bey, Musul sorununu erteleyelim demenin milletle alay etmek olduğunu şu sözleriyle vurguladı: “Eğer aczimiz varsa resmen veririz. Kendi kendimizi aldatmayız efendiler. Musul´u bir sene bekletme durumunda bulunacak. Bu ne demektir efendiler? Bu milletle alaydır. Îngilizlerden Mısır´ı aldınız, Kıbrıs´ı aldınız mı efendiler? Musul´u bugün sana vermeyen yarın niçin versin?” ( a. g. e. s. 93)

Diyarbakır Milletvekili Kadri Bey, Lozan´da dayatılan tavizleri vermektense savaşmanın daha iyi olacağını belirtiyordu. (a. g. e. s. 152)

Görüşmeler sırasında kürsüye çıkan Erzurum Milletvekili Mustafa Durak Bey, “Musul gayet mühim bir meseledir. Bendeniz bugün harbin Çanakkale´sini ne kadar mühim görüyorsam, Türkiye için Erzurum´u, Kars´ı nasıl mühim görüyorsam Musul´u da o kadar mühim görüyorum” diyor ve ” Musul meselesini geleceğe devretmek, aradan zaman geçirmek zannediyorsam doğru değildir” şeklinde görüş belirtiyordu.

Musul´un terkedilmesi karşısında en çok kaygı duyan Bitlis Milletvekili Yusuf  Ziya Bey´di (Sonra Şeyh Sait Hareketi sırasında Cıbranlı Halit Bey’le birlikte idam edildi). Türk heyetinin Lozan´da Suriye sınrında yeni düzenleme talebinde bulunmamasını da eleştiren Yusuf Ziya, Musul´un terkedilmesine karşı duyduğu kaygıyı şu cümlelerle ifade ediyordu:

“Bu hususta söz söylemek benim için vazife olduğundan söyleyeceğim. Musul´un vaziyeti coğrafyası, ırki ilişkileri, oluşum biçimi, siyasal ve sosyal yapısı, barış sonrasında bir dakika bile İngiliz siyaseti altında, İngilizlerin muamelesi altında, İngilizlerin mandası altında kalmaya tahammül göstermez..”

“Arkadaşlar temenni ederdim ki Musul Tükiye´nin bir parçası denilsin. Çünkü Türklerle Kürtlerle meskun, Türkiye´nin bir parçasıdır. Yarısından fazlası Kürt´tür. Musul´un, Kürd´ün tarihinde bir kiymeti, bir önemi vardır. İhtimal bir mahalde olsa idi bu kadar telaş etmezdim. İhtimal ki başka bir yer olsaydı bu kadar telaş etmezdim. Musul´un Kürd´ün tarihinde bir sandalyesi vardır. Arkadaşlar bir insanı ikiye bölmek veyahut herhangi bir parçasını ayırmak (nasıl) mümkün değil ise Musul´u Türkiye´den ayırmak öylece mümkün değildir” (a.g.e. s. 163 )

Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey, Musul´un İngilizler’in egemenliğindeki Irak Kırallığı’na terkedilmesine olduğu kadar Mardin, Urfa ve Gaziantep topraklarının Fransızların egemenliğindeki Suriye’ye terkdilmesine de karşı çıkıyordu. Şöyle diyordu Yusuf Ziya Bey :

“Arkadaşlar, insan karnını doyurmak ihtiyacındadır. Bu, beşerin muhtaç olduğu şeydir. Mardin, Nusaybin, Kilis, Urfa, Ayıntap ahalisi de yaşamak ihtiyacındadır…. Arkadaşlar ziraat yapamıyor buralarda yaşayanlar. Çünkü hudut ile arasında nihayet yarım at mesafe vardır. Kendisi kasabada oturuyor, arazisi falan öbür taraftadır. Bugün gidiyor, birer surette bir şey kaçırıyor, getiriyor. Zirat yapıyor. Fakat yarın Fransızların ne gibi bir kanunla o hududu kendilerine katmayacaklarını kim biliyor ?…

Arkadaşlar bu halk ticaret yapamıyor. Çünkü hududun ötesinde yeni yeni şehir, yeni yeni kasabalar, pazarlar vücuda getirmişlerdir. Rüsum ile bu tarafa geçiyor, bir şey beş kuruşa çıkar. Fakat diğer tarafta yüz paraya veriyorlar, buraya gelip beş kuruşa almıyor, gidiyor öte tarafa yüz paraya alıyor. Bu yüzden pazarlara kimse gelmiyor ve kapalı kalıyor. Çarsi kapalıdır arkadaşlar. Sanat ölüyor çünkü muhtaç olduğu alet ve levazım ötede daha ucuzdur…. Binaenaleyh tekrar ediyorum, Fransızlarla yapılan anlaşma günlerin zaruretidir. Bu gayri tabiidir. Bütün insanlar teneffüs borularını kapatmış hudut yanında bulunan insanlar dıkı sade tutulmuş boğuluyorlar. Teneffüs borularını açınız, tenefüs etsinler arkadaşlar.” ( a.g.e. s. 164 )

Lozan Antlaşması’ndan sonra Kürt topraklarının parçalanması Kürtler açısından çok acı sonuçlar doğurdu. Hem Irak hem Suriye sınırında aileler, aşiretler parçalandı. Toprak sahibi aileler kendileri bir tarafta, toprakları öbür tarafta kaldı. Sınır boylarındaki göçebe aileler kışlakları sınırın öte tarafında kaldığı için yaylalara ya da kışlaklara çıkamaz oldular. Antep, Urfa, Diyarbakır, Hakkari, Van, Bitlis ve daha başka şehirlerin Musul, Kerkük, Süleymaniye, Bağdat ve Basra ile ilişkileri koptu. Bu nedenle her iki tarafataki şehirlerin ticaretinde, tarım ve hayvancılığında gerilemeler oldu.

Daha Osmanlı toprakları içindeyken İstanbul, Musulluların, Kerküklülerin ve Süleymaniyelilerin de başkentiydi, Babanzadeler, Bedirxaniler ve daha başka hanedan aileleri için beyliklerin dağıtılmasından sonra İstanbul ikinci, hatta kimileri için artık birinci şehir olmuştu. Güneyden olup Osmanlı askeri ve sivil bürokrasisi içinde görev yapan ve aileleriyle beraber onbinleri bulan insanlar vardı. Bunlar sadece İstanbul’da değil Türkiye’nin diğer şehirlerinde de görev yapıyorlardı.

Sınırların çekilmesiyle bu aileler de bölündü. Kimileri  devlet görevlerini terkederek bir daha İstanbul’a ve Türkiye’ye dönmemek üzere Irak’a gittiler, kimileri de bir daha hiç memleketlerini, ailelerini görmemek üzere İstanbul’da kaldılar. Fakat bu aileler arasında kimisinin İstanbul’a, kimisinin de Musul, Kerkük ve Süleymaniye’ye olan özlemi genellikle varoldu. Güneyliler bir yandan da Muslul’u Lozand’a ülke topraklarından koparmayı bir türlü hezmedemediler.

Kürt ulusalcıları hem güneyde hem de kuzeyde bir yandan kendilerini İngiliz ve Fransızlara sattığı için, bir yandan da inkar, imha ve asimilasyon politikalarıyla yoketmek istediği için en çok Türklere kızgındır. Aslında Irak Kürdistanı’nın Kürtleri (Genellikle de toplumun İleri gelenleri) de yüzlerini bütünüyle Araplara, güneye dönmediler, içten içe Araplara biraz yüksekten bakarken Türkiye’ye yönelik oldular.

Lozan Antlaşması’ndan sonra Batılı devletlerle problemlerini tümüyle halleden, padişahlığa, halifeliğe ve İstanbul hükümetine son vererek  Batı’yla normal diplomtik ilişkilere geçen yeni Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin Kürlere ihtiyacı kalmadı. Artık Kürt ve Türklerden değil sadece Türklerden bahsedildi. Kürtler yok sayıldı, meclisten, devlet kurumlarından askeriyeden atıldı. Devlet bürokrasisinde, okullarda koyu bir asimilasyon ve Türkleştirme politikası uygulandı. Kürtleri bir araya getirebilecek ve devletin yeni politikasına karşı direnmelerine yolaçabilecek sosyal, siyasal, dinsel ve kültürel kurumlarına saldırıldı. Kürt aşiret yapısına, şeyhlik ve ağalık kurumlarının kimileri imha edildi, kimileri sürüldü. Eğitimin Birliği (Tevhidi tedrisat) maskesiyle Kürt medreseleri, hanekaları (Take ve zeviyeler) kapatıldı. Kürtler Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim’de olduğu gibi bu politikalara direndi. Bu, sadece Türklerden oluşacak bir ulus devlet yaratmayı hedeflemiş olan Kemalist yönetimin Kürtlere karşı daha fazla saldırgan olmasına götürdü.

O dönemde dünyada otoriter ve diktatörel yonetimler vardı. Batıda Nazizm ve Faşizm, doğuda Stalinizm. Bu hava Türkiye’nin onlardan esinlenerek ırkçı despotik bir yönetime geçmesine kolaylık sağladı.

Irak’ta Kürtlerin İngilizlerin dayatığı kırallık rejimine bağlanmayı kabul etmemeleri, izlenen politikalardan hoşnutsuzlukları onları sürekli bir mücadele yürütmeye sevketti. Kürt ateşinin Irak’ta bir türlü sönmemesi Türkiye hükümetlerinin Kürtlere karşı düşmanlıklarını arttırdı.

Türkiye hem Suriye’de Farnsızlarla, Irak’ta İngilizlerle, hem de onların bölgeden ayrılmalarından sonra sözkonusu iki ülkenin Arap hükümetleriyle Kürtlere karşı işbirliği politikaları güttü. Aynı politikayı Türkiye İran’la da biçimlendirdi. Hatta uluslararası ya da bölgesel örgütlenmelere gitti. Bağdat Paktı’nın daha sonra CENTO’nun içinde yeraldı. NATO’ya aktif Kürt düşmanı politikları egemen kıldı.

Türkiye sadece ’kendi içindeki’ Kürtlere karşı değil, komşu ülkelerdeki, hatta Sovyetler Birliği’ndeki Kürtlere karşı müdaheleci siyasetler güttü, buralarda bile Kürtler hak elde edemesinler diye işbirliğine gitti, değişik alanlarda tavizler verdi.

Kürt sorunu uluslararası destek bulmasın diye Türkiye çok tavizler verdi, pek çok haklı davaya sırt çevirdi, pek çok konuda suspus oldu, boyun eğdi. Biryerde de Kürt kamburunu hep sırtında taşıdı. Bu bir yandan inkarcı, ama öbür yandan müdaheleci politika diğer komşu ülklerin de iştahlı destek ve işbirlikleriyle 1990ların başına kadar geldi.

8 yıl süren Iran- Irak savaşı, Sadam’ın Küveyt’e saldırması, Amerika’nın 1. müdahelesi, Irak’ın Kuveyt’ten büyük bir hezimetle püskürtülmesi, güneydeki Şii Araplar’ın ve Kuzeydeki Kürtlerin ayaklanmaları, bunların bastırılması ardından kitlesel göç, Kürtlere karşı kullanılan kimyasal toplu imha ve Enfal, Birleşmiş Milletler’in güvencesinde Türkiye’nin yanıbaşında bir güvvenlik bölgesinin oluşturulması, Türkiye’nin içinde Sadam rejiminden kaçıp sınıra dayanan güneyli Kürtlere mülteci kamplarının kurulması gibi gelişmeler Türkiye’nın Irak Kürdistanı Kürtleriyle doğrudan ilişkiye geçmesine yolaçtı.

PKK’nin 1984’te  Türk askerine karşı başlattığı silahlı mücadele  daha  80’lerin ikinci yarısında Türkiye’nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtsever Birliği (PUK) ile doğrudan temaslara girmesine yol açtı. Bu doğrudan temaslar sırasında, aslında kimi zaman PKK’nin KDP ve PUK’a saldırılarında, kimi zaman da bunların teke tek, ya da beraberce PKK ile çatışmalarında hep Türkiye’nin ‘Kürt’ü Kürt’e kırdırma’ ve onları kontrol altında tutma politikası belirgin oldu.

Özellikle 1990’lı yılların başında Irak Kurdistanı’nın bir bölümünde güvenlikli bölgenin kurulması ve Saddam iktidarının orayı yönetme olanaklarının kalkmasıyla Türkiye Bağdat’ın da onayıyla bu bölgeyi kontrol altında tutma politikası izledi ve Kürtler’le bu temelde ilişkiye geçti, siyasi alanda onları birbirine karşı çatıştırma politikası izlerken, insani yardımlar alanında (uluslararası topluluğun; özellikle de Amerika’nın isteğiyle) hamileri olma rolünü üstlendi.

1990’lı yılların başında Sovyetler Birliği’nin, sosyalist sistemin ve Varşova Paktı’nın çökmesi ve Sovyetlerin yarattığı dengenin Orta Doğu’dan kalkması, tek kutuplu dünyanın oluşması, globalleşmenin yeryüzünde yarattığı yeni durum ve olanaklar da her ülkede mücadelelerini sürdüren Kürtlerin uluslararası düzeyde öne çıkmalarını, kendilerini daha çok duyurmalarını sağladı. Kürt sorunu Türkiye’de cumhuriyet tarihi boyunca hiç görülmemiş biçimde boyutlandı. Kürtleri asimile edip Türkleştirdiğini ve kendi içinde bu sorunu ebediyen bitirdiğini sanan Türk devleti yeniden devasalaşmış ve ülkenin en ağır sorunu haline gelmiş biçimde bu sorunu burnunun dibinde buldu.

Kürt sorunu; özellikle de PKK, Türkiye ile Irak Kürdistanı Kürtleri arasındaki ilişkilerde bir komponent olarak rol aldı, ancak inişli çıkışlı da olsa iki taraf arasındaki ilişkiler sürdü, PDK ile PUK Ankara’da temsilcilikler açtılar. Kürt liderler artık sadece Suriye ya da İran üzeri değil, Ankara üzeri de yurtdışına çıkıp geldiler. Ankara’nın en yüksek devlet görevlileri; başbakanlar, cumhurbaşkanları Kürt liderleri kabul edip onlarla görüştüler. Hatta cumhurbaşkanı Turgut Özal döneminde taraflar arasında en azından sivil düzeyde bahar havaları esti, Kürt liderler PKK’nin silahlı mücadelesine son vermek ve Türkiye Kürtlerinin hak mücadelelerini barışçı yollarla sürdürmeleri için aracı rolü bile üstlendiler.

Ancak Türkiye’de Kürt sorunu esas olarak askerlere devredilmiş olduğu için askerler hep bu sivil ilişkilere karşı koydular, olabilecek olumlu gelişmeleri durdurdular.

ABD Irak savaşı ve yepyeni bir dönem

Bu  temeldeki Kürdistan ve Türkiye ilişkileri  2003 yılına kadar geldi. 2003’te Amerika bazı muttefik güçlerle Sadam rejimini devirme kararı verince, bölge yepyeni bir durumla yüzyüze geldi. Amerika Irak’ta başlatacağı savaşın kuzey cephesini Türkiye üzerinden yürütmek istiyordu. Türkiye de Irak’a 60 bin asker göndermek istedi. Amerika razı oldu ama Güneyli Kürtler kesinlikle bunu kabul etmeyeceklerini belirttiler. Türkiye üstelik kendi askerini kuzeyde tutacak ve Irak ordusuyla bir savaşa girmeyecekti. Amerika Türk askerinin savaşa da girmesini istiyordu. Bu arada Türkiye Amerika’dan 20 milyar dolar yardım pazarlığına da girişti. Kürtler Amerikalılara kesin bir dille Türk ordusunu kabul etmeyeceklerini belirttiler. Amerikan ordusu biran önce savaşa başlamak zorundaydı, ama Amerikalılar, Türkler ve Kürtler arasındaki müzakereler kuzey cephesinin açılmasını geciktiriyordu.

Bu hengamede, TBMM’de Amerikan ordusunu Türkiye üzerinden Iraka geçirme yetkisini hükümete verecek olan 1 Mart Tezkeresi görüşüldü. Hukumetin bütün çabalarına rağmen Kürt, dindar, AB yanlısı ve kimi başka milletvekillerinin red oylarıyla tezkere kabul edilmedi. Amerika kuzey cephesi olmadan Irak’a saldırıya geçti. Türk ordusu Irak’a gitmedi. Kuzey cephesinde (Musul ve Kerkük’te) Kürt peşmergeler Amerika’nın hava desteğiyle Saddam ordusuna karşı büyük başarılar gösterdiler.

Savaş Kürtlerin daha önce küçümsenen rollerini büyüttü. Türkiye’nin askeri rolünün de Amerikalılar tarafından abartıldığını gösterdi. Kürtlerin Irak’taki rolleri sadece Sadam rejiminin dağıtılmasında değil, yeni Irak’ın kurulmasında da önemini gösterdi. Amerika Sadamı yıkarak Kürtleri kanlı rejimden kurtarmıştı,.Kürtler de Yeni Irak’ın kurulmasında ve Amerika’nın burada kalabilmesinde belirleyici bir rol oynadılar. Bu, Irak’ta Kürt Amerikan stratejik itifakının oluşmasına yolaçtı.

Kürdistan federe bölgesinin kurulması

2003’te Sadam rejiminin yıkılmasının ardından kabul edilen Irak anayasasıyla ülkede federatif bir sistem kuruldu ve Irak’ın kuzeyinde 1991’den beri Kürtler tarafından ‘de facto’ yönetilen topraklar üzerinde resmi bir federe devlet ilan edildi.

Bu, Türkiyeyi büyük ölçüde rahatsız etti. Türkiye hükümetleri yeni Irak devletini, anayasasını tanımalarına rağmen, onun federe statüye hukukilik kazandıran maddelerine ilginç bir biçimde şerh koyduğunu ima eden resmi açıklamalar yaptılar, ya da fiili tutumlar takındılar.

Başta sünni Araplar ve bir kısım Türkmenler olmak üzere kimi kesimlerin daha anayasa halkoylamasında oylanırken şart koştukları anayasa değişikliği görüşmelerine bel bağlandı, ileride yapılacak anayasal değişikliklerin federe statüyü sınırlandıracağı umudu taşındı.

Türkiye geniş yetkilere sahip federe bir statüyü bağımsız bir Kürdistan’ın ön adımı olarak değerlendirdi ve bunu ‘devletin vatanı ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne’ karşı bir tehdit olarak gördü.

Türkiye bu kaygıyla Saddam rejiminin devrilmesindan sonra kendisine doğudan gelecek tehdid algısı sıralamasında bir değişiklik yaptı. 2007 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) tehdid sıralaması bugünün Türk Genelkurmay Başkanı, dönemin Kara kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ tarafından şöyle belirlendi:

1- Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt devletinin kurulması
2- Kerkük’ün Irak’ın kuzeyindeki federe oluşuma bağlanması
3- PKK

Orgeneral Başbuğ, 24 Eylül 2007’de Kara Harp Okulu’nun açılış törenindeki konuşmasında ’Türkiye’nin PKK’ye karşı yürütmekte olduğu mücadeleyi Irak’taki gelişmelerden ve oluşumlardan soyutlamanın mümkün olmadığını’ belirterek PKK sorununu resmen federe statü ve Kerkük sorunuyla bağlantılandırdı ve şöyle dedi:

“… Irak’ın kuzeyinde meydana gelen gelişmeler ve olabilecek durumlar, Türkiye’nin geleceğini ve güvenliğini tehdit edebilecek boyutlara ulaşma yolunda oldukça mesafe almıştır… Irak’ın kuzeyindeki oluşum ve gelişmelerin bu bölgedeki Kürtlere tarihte hiç olmadığı kadar siyasal, hukuki, askeri ve psikolojik güç kazandırdığı da diğer bir gerçektir. Ayrıca bu durumun vatandaşlarımızın bir kısmı üzerinde yeni bir aidiyet modeli yaratabileceğine de dikkat edilmelidir…”

Başka bir yerde Başbuğ şöyle dedi:

“Irak’ın konfederatif yapıya doğru hızla ilerlediğini görüyor, bundan duyduğumuz rahatsızlığı ifade ediyoruz. Irak’ın kuzeyinde oluşabilecek federatif bir devlet Türkiye için büyük risk oluşturacaktır. Irak’ta parçalanma çok daha büyük ihtimalle ve Irak’ın kuzeyinde oluşabilecek bir bağımsız devlet gerçekten yalnız siyasi boyutuyla değil, güvenlik boyutuyla da Türkiye Cumhuriyeti için birinci derecede risk oluşturur. Hem siyasi, hem askeri, hem de psikolojik boyutu vardır. Türkiye’nin dikkatle bakması gereken yer Kuzey Irak’taki oluşumlardır.”

”Irak’taki soydaşlarımız Türkmenler’in durumu ve bir iç savaşta çatışan taraflardan birisi haline gelmesi ise, Türkiye açısından çok ciddi bir durumun ortaya çıkmasına neden olabilir…”

“Türkiye’nin bütün bu sorunları en iyi şekilde yönetebilmesi için, siyasi karar alıcılar, devletin ilgili kurum ve kuruluşları ile kamuoyunun bu sorunların Türkiye’ye etkileri konusunda görüş birliğine sahip olmaları gerekir…

Belki Türkiye’nin, bulunulan şartlarda, tek başına Irak’taki gelişmelere yön verebilecek güce sahip olmadığı söylenebilir; ancak Türkiye’nin gelişmeleri engelleyebilecek, maliyetlerini arttırabilecek bir güce sahip olmadığı da söylenemez… ABD, Türkiye’nin desteğini almayan bir çözümün, Irak için kalıcı bir çözüm olmayacağını.. anlamalı ve görmelidir.”

Türkiye açıktan açığa ‘bizim görüşlerimizi dikkate almayan bir çözümü başklarına da yedirmeyiz’ anlamına gelen Irak’a dolaylı ya da direkt müdahele ve istikrarsızlaştırma politikasını ortaya koydu.

Amerika’nın Irak’a karşı savaş açması, onun NATO’daki en güçlü ikinci orduya sahip stratejik müttefikinin 1 Mart Tezkeresi’ni reddetmesi, rejimin yıkılmasıyla Federe Kürdistan devletinin kurulması, bunun anyasal bir güvenceyle Kerkük’ü de kendi idaresine katma isteği, karşılıklı Türk-Amerikan ilişkilerini dibe vurdurdu. En büyük Amerikan hayranı Türk toplumu dünyada Amerika’dan en çok nefret eden halklar arasına katıldı. Irak’taki Kürt sorununda kendi politikasını benimsemiyor  ve Kürtleri stratejik müttefik olarak görüyor diye Türkiye Amerika’ya büyük bir düşmanlık yaptı. Başta askerler olmak üzere Türkiye’de önemli bir kesim hep Amerika’nın bağımsız bir Kürt devleti kuracağını öne sürdü.

Amerika da ilk başta Türkiye’ye kızgın davrandı, ancak birbirlerinin önemini bilen iki ülke yöneticileri sabırla kırgınlık ve kızgınlıkları gidermek, ülkeler arasındaki işbirliğini yeniden üst düzeye çıkarmak için büyük çaba sarfettiler. Amerika Irak politiklarında zorlanınca, hele hele Afganistan’da büyük yenilgi tehlikesi belirince yakınlaşma hızlandı.

Türkiye Amerika’nın Irak’a ilişkin insani istemlerine yanıt verdi. Komşu bir ülke olarak Irak’la ekonomik ve ticari ilişkilere geçti. Bu, özellikle Kürdistan bölgesinde yaygınlaştı.

Amerika da Türkiye’nin özellikle Kerkükle ilgili hassasiyetlerini dikkate aldı, Kürtlerle Türkiye arasındaki yakınlaşmayı teşvik etti. FakatTürkiye ne kendi içinde ne de Bölgesel Yönetimle ilişkilerde yumuşadı. Başta, Ak Parti hükümeti ile askerler bu konuda ayni politikayı izlediler. Ancak 2005’ten itibaren yavaş yavaş da olsa hükümet hiç olmazsa taktiksel düzeyde farklı tavırlar geliştirmeye başladı. Aslında Avrupa Birliği’ne üyelik süreci de onu hem Kürt sorunu, hem da askerlerin ülke yönetimindeki rolü konusunda farklı uygulamalara gitmeye zorladı. Her şeye rağmen askerler 2007 ortalarına kadar kontrolü elinde tutmayı ve Kürt sorunu konusunda askeri politikayı uygulatmayı başardı.

Aslında Kürdistan Bölgesi Yöneticileri Türkiye tarafından tanınmayı ve resmi düzeyde işbirliğini geliştirmeyi istiyorlardı. Özellikle ekonomik işbirliğinde, karşılıklı ticarette ülkenin yeniden inşa edilmesindeki müteahitlik hizmetlerinde Türkiye’ye büyük bir pay verildi. Askerlerin engelleme ve giden firmaları kontrol altında tutma politikalarına rağmen Irak’la ekonomik işbirliği hacmi artarak en son 5 milyar doları aştı ki bunun 4/5’i Kürdistan’laydı.

Buna rağmen Kürtler Türkiye’nin siyasi ve diplomatik düzeydeki redediciliğini, hatta sertleşme siyasetini kaldıramadı. Kürdistan Bölge başkanı Mesut Barzani defalarca Türkiye’nin Sadam’ın yıkılmasından sonra kendilerine karşı takındığı düşmanca tavrı bir türlü anlayamadığını, iki taraf arasındaki ilişkilerin ABD-Irak savaşından önce iyi olduğunu, kendilerinin bunu her zaman devam ettirmek istediklerini, ancak Türkiye’nin eski tutumundan tamamiyle farklı bir politika izlediğini belirtti.

Kürtler açık belirtmeseler de Türk ordusunun Türkiye Irak sınırına 250 bin kişilik bir asker yığmalarını da aslında PKK’ye değil, kendilerine karşı bir tehdid amacıyla konuşlandırıldığına inandılar. PKK’nin 2004’te yeniden silahlı eyleme başlamasını da kuşkuyla karşıladılar ve bunun Türk ordusuna sınırda asker tutmasına, zaman zaman askerin sınırı aşarak kendi topraklarına girmesine bir bahane olarak gördüler.

Aslında Kürtlerin bu kuşkuları 1999’da PKK başkanı Abdullah Öcalan’ın yaklanmasından beri vardı. Çünkü Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra silahlı mücadele döneminin bittiğini söylemiş olmasına, bu politika PKK konferanslarında onaylanmasına ve hatta PKK kendisini feshetmesine rağmen gerilla güçleri dağılmamış, Türkiye’nin içinden geri çekilerek Irak tarafındaki dağlarda mevzilenmişti. Silahlı mücadele döneminin sona erdiği bildirildiğine göre bunlar demek ki günün birinde başka bir amaç için kullanılacaktı. Kürdistan Bölgesi bu kuşkuyla yaşıyordu.

Nitekim Irak Şavaşı ve Federe Kürt bölgesinin kurlmasının ardından 2004’te kimi iddialara göre doğrudan İmralı’dan Öcalan’nın talimatıyla yeniden savaş kararı alındı. Kürtler Türk askerlerinin İmralı’da Öcalanı buna zorlamış olabileceğinden hep kuşkullandılar, ama bunu resmen dillendirmediler.

Savaş 2004-2007 dönemi boyunca yağun yaşandı. Türkiye’de buna paralel olarak çok saldırgan bir anti Amerikan ve anti Kürt kampanya yükseltildi. Kerkük’ün Irak anayasasının 140 maddesine göre çözülmesine karşı çıkıldı, bu konuda tehditler savruldu. Bölgesel Yönetimin tanınması ve onunla resmi ilişkilerin kurulması rededildi. PKK’nin silahlı varlığı öne sürülerek Amerika ile Irak’ın kendi görevlerini yapmadıkları ya da yapamadıkları, öyleyse Türkiye’nin sınır ötesi operasyonlarla bu duruma son vermesinin gerekli olduğu ısrarla belirtildi.

Amerika ve Irak tabi bu arada bölgesel yönetim Türkiye’nin sınır ötesi kara operasyonlarına girişmesine kesin karşı çıktılar, ama üçlü-dörtlü güvenlik komisyonlarıyla, PKK’nin lojistik desteğinin kesilmesi ve anlık istihbarat bilgilerinin verilmesiyle Türkiye’nin iddialarına cevap vermeye çalıştılar. Türkiye yatışmadı, Kürtler ise bunu Türkiye’nin Kürdistan’ın en azından sınır kuşağını işgal niyetinin belirtisi olarak gördüler. Amerika sınır dışı operasyon girişiminin Kürtlerle Türkiye arasında bir savaşın çıkması anlamına geleceğini ve bunun, Irak’ın tek çatışmasız istikrarlı bölgesinin sonu belirsiz karışıklıklar içine girmesi anlamına geldiğini bildiği için Tirkiye’nin niyetlerine karşı durdu.

21 Kasım 2007’de Oramar (Dağlıca) Taburuna silahlı bir PKK saldırısı oldu, 15 asker öldürüldü, 8 asker de kaçırıldı. Ordu bunu bahane ederek ‘sıcak takip hakkı’ iddiasıyla Kürdistan’a asker geçirmeyi istedi.

O dönemde başbakanın danışmanı olan Ahmet Davutoğlu Dışişleri bakanı olduktan sonra gazetecilerle yaptığı bir görüşmede bu kritik dönemde çıkacak muhtemel bir kaos ortamını engellemek üzere derhal Bağdat’a uçtuğunu ve görüşmelerin ardından bir savaşın önüne geçildiğini belirtti. Bakana göre Türkiye ile Kürdistan Bölgesel yönetimi arasındaki gerginlik de o günden bu yana yatışma yönünde evrilip en sonunda 30 Ekim 2009’da Erbil ziyaretiyle gündeme gelen diplomatik ilişkilere kadar gelişti. Gerçi arada iki önemli askeri müdahale daha oldu. Aktütün Karakolu’na PKK baskını ve nisan 2008’de Irak Kürdistanı’na karadan ve havadan yapılan, Bölgesel Kürdistan Yönetimi’ni alarma geçiren, ancak Amerika’nın Türkiye’ye kesin ve açık müdahelesiye bir hafta içinde yarıda kesilen sınır ötesi operasyon…

Türk basınında, Ergenekon Davası nedeniyle Dağlıca ve Aktütün baskınlarının ordunun gözyumması, önlem almaması ve hatta karşı tarafa bilgi sızdırılmasıyla gerçekleştirildiği, amacının da Türkiye içinde kamuoyunda gergin bir hava yaratmak ve sınır ötesi askeri harekete ortam hazırlamak olduğu idia edildi.

Fakat bunlara rağmen militarist hat giderek zayıfladı, Türkiye ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasındaki ilişkiler diyalog temelinde gelişme göstererek diplomasi giderek kendisine daha geniş yer edindi. En sonunda 30 Ekim 2009’da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve dış ticaretten sorumlu Devlet Başkanı Zafer Çaglayan’la birlikte 70 kişilik bir heyetin Erbil’i ziyaretiyle yepyeni bir aşamaya gelindi.

Erbil ziyaretinin önemi

30 Ekim’de Davutoğlu, Beyaz Köşk’te Bölgesel Yönetim Başkanı Mesud Barzani ile bir araya gelirken, bakan Çaglayan, Şehit Saad Konferans Salonu’na giderek burada Türk, Kürt ve Iraklı işadamlarının iştirak ettiği iş forumuna katıldı.

Heyetlerarası görüşmelerin ardından ortak basın toplantısında konuşan Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Barzani ile ortak bir vizyonu paylaştıklarını belirterek, Ortadoğu’yu Araplar, Kürtler ve Türklerin yeniden birlikte inşa etmesinin ve cesaretli adımlar atılmasının vakti geldiğini söyledi. Davutoğlu, Erbil’de bir başkonsolosluk açma kararı verdiklerini ve bu konsolosluğun mümkün olan en kısa zamanda açılmasını istediklerini dile getirdi. “Kendimizi evimizde hissettik. Ortadoğu’yu hep birlikte inşa edeceğiz. Biz Irak’ta etnik gruplar arasında ayrım yapmıyoruz. Türk, Kürt, Arap hepsi bizim için aynı.” diyen Bakan, teröre karşı gerekli adımların atılmasının da tam zamanı olduğunu vurguladı. “Burada terör varsa Türkiye’de de terör var. Artık insanlarımız Basra’dan Edirne’ye kadar rahat ve sorunsuz seyahat edebilsin. Dağlar bizi ayıramaz, birleştirir.” diye ekledi.

Erbil’i çok gelişmiş bulduğunu ifade eden Davutoğlu, “Hep birlikte Erbil’in daha da gelişmesi için katkı sağlayabiliriz. Bu, Irak ile Türkiye arasında köprü olacak. Biz Irak’ın Avrupa Birliği’ne açılan kapısıyız. Erbil de bizim Basra’ya açılan kapımız.” ifadelerini kullandı.

Ziyaretin çok önemli olduğuna değinen Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesud Barzani de “Bu ziyaret ve Erbil’de Türkiye başkonsolosluğu açma kararı bölge için çok büyük bir gelişme olacak.” dedi. Ortadoğu’nun hassas bir süreçten geçtiğini vurgulayan Kürt lider, “Barış için Türkiye’nin Ortadoğu’da önemli bir rolü var. Türkiye ile ilişkileri çok iyi görüyoruz. Kürt bölgesi Türkiye ile ilişkilerde köprü görevi yürütüyor.” diye ekledi.

Türkiye’de yapılmakta olan demokratik açılım konusuna da değinen Barzani, şöyle konuştu: “Demokratik açılım için attığı adımlardan dolayı Başbakan Erdoğan’ı kutluyor ve Türkiye’ye tebriklerimi iletiyorum. Biz şiddeti desteklemiyoruz. Demokratik açılım, sorunu çözmeye yönelik. Çıkarlar için atılan adımları destekliyoruz. İnşallah sorunlar sona erer, Türk ve Kürt kardeşlerimizin kanı akmaz.” Mesud Barzani, görüşmelerin çok kardeşçe ve olumlu geçtiğini de belirtti. (Türk gazetelerinden derlemeler)

Çok yönlü ve uzun perspektifli düşünüldüğünde, hernekadar yeni ilişkiler dönemin başında, her şey aydınlanmamış ve sürecin komponentleri yerliyerine oturmamış ise de görüşmenin boyutuna, tarafların açıklamalarına ve perspektiflerine bakıldığında bunun yani bir dönemin başlangıcı olduğu kesindir. Kürtler bunun önemini, ondan duydukları heyecanı hiç gizlemiyorlar, süreci geliştirmenin ağır yükünü de omuzlamaya istekli görünüyorlar. Onlar bu süreci her iki tarafın çıkarları, toplumlarının özgürlük, refah ve mutlulukları için görüyorlar. Kürtler Türkiye’ye işbirliği için büyük fırsatlar ülkesi olarak bakıyorlar. Türkiye’yle geçimsizliğin onların Irak’taki rollerini de küçülteceğini düşünüyorlar. Irakta şii Araplar İran’la, sunni Araplar da etraflarındaki Arap devletleriyle güç bulurlarken Kürtlerin ise olsa olsa bu anlamda bir komşu dayanakları, Kürt sorununu çözmüş, kendi Kürtleriyle barışmış bir Türkiye olabilir.

Türkiye’yle yakınlaşma onları Türkmenlerle de daha çok yakınlaştıracak ve Irak’taki rollerini yükseltecektir. Kürtler ayrıca Türkiye’ye dünyaya açılmanın kapısı, global ekonomiyle bütünleşmenin köprüsü olarak bakıyorlar. Bu noktada başta İran olmak üzere hiçbir komşu devlet dünya ekonomisiyle bütünleşmiş serbest pazar ekonomisine sahip, Avrupa Birliği’yle müzakereye başlamış bir Türkiye’nin sunduğu olanakları sağlayamaz.

Irak’ta Kürtlerin nüfusu bütün ülke nüfusunun % 17-20’si olarak varsayılıyor. İç savaştan ve olağanüstü koşullardan kurtulmuş bir Irak’ta demokrasi deneyimsizliği gözönünde bulundurulursa Kürtler önümüzdeki dönemde salt nufüs oranlarıyla ağırlıklarını ülke yönetiminde bugün olduğu kadar hissetiremezler, hatta bugün elde ettikleri kazanımları yitirip bir ölçüde kenara itilmiş bir topluluk durumuna düşebilirler. Kürtler bunun önüne ancak nüfus varlıklarının yanına başka güç pozisyonlarını alarak geçebilirler. O da kısa dönemde Kürdistan bölgesinin hem ekonomi ve teknoloji, hem de eğitim ve kültür bakımından Irak’ın vazgeçilemeyecek en ileri dominant bölgesi haline gelmesiyle mümükün olabilir. Bu bir yerde Ispanya’daki ileri Katalonya ya da İtalya’daki kuzey bölgesi gibi bir düzeye gelmekle olabilir. Ancak böylesi dominant bir bölge durumuna gelerek Kürtler nüfus oranlarının düşüklüğüne rağmen  Irak’ta asli bir rol oynamaya devam edebilirler.

Öyleyse ileri ekonomiye sahip kalkınmış ve global dünyayla bütünleşmiş bir bölge yaratmak aslında Kürtler açısından hayati bir sorundur. Bu stratejik hedefe varmayı da dışilişkiler açısından sağlayabilecek ülkelerin başındaTürkiye gelir. Sadece bu anlamda bile Türkiye’yle işbirliği Kürdistan Bölgesi açısından stratejik bir öneme sahiptir. Biri federe, diğeri bağımsız bir devlet olsa da, bunlar ortak sınırlara sahip iki komşudurlar.

Kuşkusuz gerçekçi olmak gerekir, Türkiye’nin bölgeyle ilişkileri federal Irak’ın çerçevesini aşmayacak. Ancak bölgenin bugün Irak’ın en istikrarlı, kalkınma ve gelişme potansiyeline en çok sahip yöresi olması, onun sınırdaş bir bölge olarak özgünlügünü öne çıkarıyor. Bölge’nin çoğunluk Kürt nüfusuna sahibolması bir yerde onu Türkiye’nin ’doğusunun’ doğal uzantısı yapıyor ve sınırın her iki tarafının ilişki geliştirmelerinin ortak paydalarını arttırıyor.

Yakın geçmişe kadar Türkiye kendi içinde Kürt sorununu yok saydığı için komşu ülkelerdeki Kürt varlıklarını hep tehlike ve düşman olarak gördü. Ama şimdi kendi içindeki Kürtlerin varlığını kabul eden ve onların hak ve özgürlüklerini tanıyan bir ülke olarak artık dışarıdaki Kürt varlık va kazanımlarına bir tehdid olarak değil, avantaj olarak bakma olanağına sahip bir konuma yükseliyor. Geçmişte Kürt sorununa karşı reaksiyoner politikalar yürüten Türkiye bugün sorunu kendi içinde çözdükçe ve yeni durum karşısında ilk körlüğünü yitirip gerçekleri daha iyi gördükçe proaktif bir politikaya yönelmenin kendisine büyük avantajlar sağlayacağını görebilecektir.

Türkiye Avrupa, Orta-Doğu ve İslam dünyasının büyük bir ülkesidir. Ekonomik gücü bakımından dünyanını 17.  Avrupa’nın 6. büyük gücü dururmundadır, G-20 ülkeleri arasında yeralmaktadır. Türkiye dünyanın değişik yerlerinde uluslararası ve bölgesel anlaşmazlıklarda önemli roller üstlenen NATO’nun üyesi, Avrupa Birliği’ne üye olmak için müzakereler yürütmektedir.

Orta-Doğu’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Orta-Asya’da yeni proaktif siyasetlere yönelmekte, Batı ile Doğu, müslüman ve Türk dünyası arasında  köprü olmaya çalışmakta, medeniyetler çatışması fikir ve çabalarına karşı, medeniyetler ittifakı projelerinde ön sıralarda yer almaktadır.

Amerika başkanı Barack Hüseyin Obama Türkiye’yi ziyaretinde TBMM’nde yaptığı konuşmada, bugüne kadar kullanılan ‘Türkiye ile Amerika stratejik müttefiklerdir’ yerine ‘Türkiye ile Amerika arasında model ortaklık’ vardır dedi. ABD ile Batı Türkiye’ye artık ‘stratejik ortak’ yerine ‘model ortak’ kavramıyla yaklaşmaktalar.

Bu iki kavram arasındaki esas anlam farkı ‘stratejik ortaklık’ın daha çok soğuk savaş dönemine denk düşmesidir. Batı, özellikle de Amerika Türkiye ile işbirliği yaptığında onun demokratik bir ülke olup olmadığına fazla önem vermiyordu. Ülkede demokrasi işlerlikte olduğunda iyiydi ama onlar kendileri açısından gerekli gördüklerinde askeri darbelere ve diktatörlük rejimlerine başvuruyorlar ya da destek oluyorlardı. Fakat ‘model ortaklık’ ta işbirliğinin içeriği demokratik bir değer kazanmıştır. Artık Türkiye vatandaşlarının çoğunluğu müslüman olan bir ülke olarak Orta-Doğu, müslüman ve Türkî devletlerin gözleri önünde ‘ileri demokratik, modern ve Batı değerlerini yükselten cazip bir ülke’ olarak önem taşımaktadır.

Türkiye’nin üstlenmis olduğu bu rol Kürdistan Federe Bölgesi için hem müslüman, demokratik , hem de 15-20 milyonluk Kürt nüfusunu barındıran model bir ülke olarak son derecede önemlidir.

‘Model ortaklık’ rolü Türkiye’yi kendi içindeki Kürt sorununu belli bir biçimde çözmeyi ve diğer başağrılarından kurtulmayı gerektiriyor. Bu iç sorunlar öyle bir düzeyde çözümlenebilmeli ki yeni proaktif dış politikasını sürdürürken kimse iç sorunlarını karşısına çıkaramamalıdır. Bugün eğer Türkiye Filistin sorununda İsrail politikasına o kadar karşı çıkabiliyorsa, bu onun artık Kürt sorununu çözme konusunda en azından ciddi ve inandırıcı bir iradenin belirtilerini göstermesiyle ve kimi adımları atmaya başlamış olmasıyla yakından ilgilidir. Kafkaslar’da ve Orta Asya’da da aynı nedenlerle daha rahat hareket edebilmektedir. Artık İsrail’in ya da başka bir ülkenin Kürt sorununu ciddi biçimde karşısına çıkaramayacağını bilmenin rahatlığı var Türkiye’de.

Türkiye’de Kürt sorunu çözümlenir ve ilerleme kaydederse, aynı paralelde Federe Kürdistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler güçlenirse bu, her iki tarafın bölgedeki ve Irak’taki rolerini daha çok öne çıkarır.

Aslında Türkiye’nin kendi içinde ve dışarıda Kürtleri tanımadığı kuşullar ile bugün tanıdığı koşullar tam farklı durumlar yaratıyor ve belki de pek çok konuda eskisinin tam aksi politikaların hayata geçirilmesini, tarafların çıkarları açısından gerekli kılıyor. Eski politikaların tam aksi yepyeni politikaların sürdürülmesinin koşulları doğmuştur. Bir örnek vermek gerekirse; eskiden beri Türkiye’nin, dış Kürtlerle ülke içindeki Kürtler arasında dilsel, kültürel ve düşünsel yakınlaşma olmasın diye bir politika izlediği, Irak’taki, hatta Sovyetler Birliği’ndeki Kürtlerin Kürtçe dilsel, kültürel, eğitim ve bilim faaliyetlerinin Türkiye Kürtlerini etkilememesi için bu ülkelerdeki Kürt alfabelerinin latince dışı (kiril, arapça) olması için sözkonusu ülke yöneticileri nezdinde girişimlerde bulunduğu iddia edilir. Buna benzer tutumları doğrulayan bulgular da var. Oysa şimdi Türkiye’yenin Kürtleri kendi içinde sorun olmaktan çıkardığı koşullarda, Kürt dili, kültürü ve edebiyatının Türkiye’de geliştiği, radyo ve tv kanallarının dışarıdan  da izlendiği ve Türkiye dışındaki Kürtlerin ilgiyle buraya baktıkları koşullarda latin alfabesinin dışarıdaki Kürtler arasında da kullanılmasını teşvik etmek (yani eski politikaya tam ters bir politika izlemek) hem Türkiye’nin hem de Kürtler’in çıkarınadır.

Nasıl Türkiye Kürdistan Bölgesi için önemliyse kendisi de bü ilke için önemlidir. Türkiye Dışişleri Bakanı Davutoğlu sadece diplomatik nezaket olsun diye Bölge’nin Türkiye için Irakın güneyine ve Körfez ülkelerine açılmanın kapısı olduğunu söylemedi. Aralık başında yayınlanan Newsweek dergisi 2003’te Amerika’nın Irak’a savaş açmasına karşı olmasına, bir NATO müttefiki olduğu halde Amerikan askerlerinin Türkiye üzerinden Irak ordularına karşı bir kuzey cephesi açmaya parlamentosunda olumsuz oy vermesine rağmen sözkonusu savaştan sonra Irak’ta ortaya çıkan durumdan en çok yararlanan ülkenin Türkiye olduğunu belirtti. Hatta bir karşılaştırma yaparak durumdan en karlı çıkanın İran değil Türkiye olduğunu öne sürdü. Dergi bunu 2003’ten bu yana Türkiye’nin Irak’la yaptığı ticari ilişkilere, muteahitlik işlerine, petrol anlaşmaları ve alışverişine dayandırdı.

Ancak dergi hem bu kazançlı ortamın Kürtlerin çabasıyla 1 Mart tezkeresine red oyu verilmiş olması ve Kürtlerin şiddetleTürk ordusunun Irak’a girmesine karşı durmaları sayesinde oluşan ortamdan geldiğini, hem de Türkiye’nin bütün bu kazançlarının kaynağının 4/5’inin Kürdistan Bölgesi olduğunu belirtmedi.

Kürdistan pazarlarında dolaşımda olan malların %80’i Türkiye’nin resmi ve gayriresmi yollardan ihraç ettiği mallardan oluşuyor . Geçen yıl Türkiye’nin Kürdistan bölgesiyle iş hacmi 5 milyar dolardı, bu yılın sonunda 10 milyar dolara ulaşması, önümüzdeki yılda da 20 milyar dolara çıkması bekleniyor. Türkiye’nin İranla yaptığ iş hacminin bu düzeyde seyrettiği, Suriye’yle yılda 2 milyar dolar olduğu belirtilirse Kürdistan’ın Türkiye açısından iş hacminin önemi anlaşılır. Türkiye’nin dış ticaretinde açık vermediği ülkelerin başında Irak geliyor ve bu ihracatın ithalattan fazlalığı büyük bir miktardır.

Irak Kurdistan Bölgesi’nde varolan 1200 irili ufaklı yabancı şirketin yaklaşık 400’ü Türkiye’den gelen firmalardır. Müteahitlik açısından dünyada üçünçü olan Türkiye, Kürdistan’ın hemen hemen bütün karayolları, havaalanları, üniversiteler, hükümet binaları ve diğer stratejik yapıların inşasını almış bulunuyor. Bölgedeki baraj ve tünellerin yapımı alanında Türkiye yeni proje ve anlaşmalar yapıyor.

Türk ordusu Kürdistan Bölgesi’ne karşı aşırı sertlik yanlısı bir politika izlemesine rağmen bu Bölgeye yapılan ihracatın büyük bölümünü OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu adlı dev holding) ve ona bağlı şirketler gerçekleştiriyor. Çimento ve diğer inşaat malzemelerinin hemen hemen tümü OYAK’a bağlı fabrika ve şirketlerden sağlanıyor. Gıda ve kağıt alanında da OYAK var.

Kasım ayında bir türk firması 178 miyon dolarlık Erbili İran’a, Türkiye’nın doğusuna, Kafkaslara ve Rusya’ya bağlayacak Hamilton Yolu’nun birbölümünü genişletme projesini aldı. Projenin içinde yolu kısaltmak için kimi tünellerin açılması da var.

Bu yol 18 ayda tamamlanacak. Biri tam bu yol üzerinde diğeri Suriye’ye yakın iki gümrük kapısının açılması Erbil’deki resmi görüşmelerde benimsendi. Habur gümrük kapısıyla sayı üçe çıkacak. Türkiye kuzeye giden yolun kendi sınırları içindeki  bölümünde Hakkari-Yüksekova’da Esendere’de, Van’da ya da Iğdır Gürbulakta, belki de bu üç noktayı birleştiren bir alanda bir ’Serbest Sanayi Bölgesi’ kurma projesi için çalışıyor. Bu projeler Kürdistan’ı Türkiye’nin doğu ve kuzey bölgeleriyle bütünleştireceği gibi, bir yandan onu Kafkasya ve Rusya, doğu Avrupa pazarlarıyla bağlayacak, diğer yandan sözkonusu ülke ve bölgelerle Körfez ülkeleri arasında transit ülke, geçiş kapısı haline getirecektir. Habur ve batısında açılacak diğer gümrük kapısı da Kürdistanı Türkiye’nın batı ve güney bölgeleriyle ve Ak Deniz’den dünyaya açılan limanlarla bütünleştirecektir. Biryandan Türkiye’den Gürcistan, Ermenistan ve Azebaycan üzeri Kazakistana kadar gidecek, öbür yandan güneyden Musul, Bağdat, Basra üzeri Körfez ülkelerine gidecek demiryolu ağı projeleri gerçekleştiklerinde de gene Kürdistanı kuzey ve güneyle bütünleştiren önemli ulaşım ağları olacak.

Irak, varolan petrol rezervleriyle birlikte dünyanın üçüncü petrol ülkesi. Kerkük petrolleriyle beraber ele alındığında Irak petrollerinin %40’ı Kürdistan’dadır. Bugün varolan Kerkük Iskenderun petrol boru hattı eskiden beri iki ülke arasındaki en önemli ekonomik işbirliğidir. Geçtiğimiz yıl Taktak (Germiyan) ve Tawke (Zaxo) bölgelerinde Kürdistan Bölge Hükümeti Norveçli DNO, Kanada-Isviçre ortaklığındaki Addax ve Türk General Energy firmalarının birlikte çıkardıkları petrol, bu yıl Kerkük-Iskenderun hattına bağlandı. Başta günde 200 bin varil petrolü sözkonusu boru hattına aktaran projenin yakın gelecekte günde 1 milyon varil olma potansiyeli var. Çukurova Holding’e bağlı General Energy 1990’lı yılların başından beri Kürdistan’da petrol aramaları yapıyor. Şirket aynı zamanda Kürdistan’da petrol refinerileri de inşa ediyor. Doğan Holding’e bağlı Petrol Ofisi ve TPAO da Kürdistan’da ve Irak’ta petrol arama ve üretimi işlerine girmeye çalışıyorlar.

Kerkük’ün gaz ve petrolünü Nabucco projesiyle bütünleştime çalışmaları oldukça ilerlemiş durumda. Bu başarıldığında Kürdistan ekonomisinin Türkiye ve dünya ekonomisiyle bütünleşme süreci oldukça ileri bir aşamaya varcaktır. Kerkük ve Süleymaniye yakınlarında bulunan doğalgazın ileride petrolden de daha onemli bir rol oynayacagı acıktır…Rusya ve İran doğalgazına bağımlı olmaktan kurtulmak isteyen Avrupa, Türkiye ve diger ülkeler icin Kurdistan’in doğalgazı büyük önem kazanıyor.

Türkiye hem Irak, hem Suriye ile çok yönlü ekonomik, ticari ve kültürel anlaşmalar imzaladı, bakanlar kurulu düzeyinde stratejik konseyler oluşturdu, pek çok projeyi başlattı, gümrüklerde vizeyi kaldırdı. Benzer ilişkiler muhtemelen yakında İran’la da olacak. Tarihte ilk defa Türkiye, Irak, Suriye ve İran arasında Kürtleri ezmeyi amaçlamayan anlaşmalar oluyor, hatta Irak’ta olduğu gibi Kürt yöneticiler bu anlaşmalarda aktif rol üstleniyorlar. En son Türkiye Başbakanı’nın pekçok bakanıyla ve büyük bir heyetle Bağdat’a yaptığı ziyaret sırasında imzalanan 48 antlaşmada bizzat Kürt bakanların imzası var. Bu anlaşmaların pek çoğu Kürdistan Bölgesi’ni de ilgilendiriyor.

Kürdistan Bölgesi ile Türkiye arasında belirtilen alanlarda gelişecek ilişkiler sınırın iki yakasındaki Kürtlerin ekonomik, sosyal ve kültürel alanlardaki işbrliği hem iki ülkeye katkıda bulunacak hem de kendilerini bütünleştirecektir. Kuşkusuz ülkelerarasi siyasi sınırlar varlıklarını sürdürecek, ama geçmişteki ya da bugünkü anlamlarını yitirecekler, Avrupa Birliği ülkeleri arasındakine benzer büyük bir entegrasyon olacak. Benzer ilişkiler Suriye ve İran Kürtleriyle de olduğunda devletlerin sınırlarına dokunmadan, onları ‘tehdid’ etmeden Kürtler arasındaki entegrasyon da meydana gelecek.

Aslında Türkiye ve belki Kürtler de yeni dönemi henüz tamamıyla göremiyor ve kavrayamıyorlar. Bu nedenle Türkiye alfabe örnegini verdiğimiz konulara ilişkin inkar döneminden gelen siyasi körlüğünü üzerindan atamamış. Petrol konusunda, Kerkük sorununda ve Irak’a ilişkin bazı meselelerde Kürtlere kuşkuyla bakmakta devam ediyor, hala onları tehdit gören politikalar izliyor. Doğal olarak Kürtlerin de kendisine duyageldikleri kuşkuları üzerlerindan atmaları çabalarına katkı veremiyor. Türkiye’nin federal Irakta geniş bir Kürdistan federasyonuna karşıtlığı, Kerkük sorununda merkeze oturttuğu Kürt karşıtı politika, Kürtlerin Irak petrolü ve Bağdat’taki federal erk içindaki rollerini zayıf düşürme çabaları, bütün bunlar hala inkar dönemi politikalarının uzantılarıdırlar. Oysa o dönemde  eğer vardıysa bir Kürt tehdidi ve düşmanlığı, Kürtlerin Türkleri istememesinden değil, Türkiye’nin Kürtleri içerde ve dışarıda inkar ve imha politikasından geliyordu. Bu durum tek yanlı olarak Türkiye’nin Kürtleri kabullenmesi ve haklarını tanımasıyla ortadan kalkıyor. Bu kalktığına göre Kürtlerin Türkiye açısından bir tehdit unsuru olma durumları da otomatik olarak ortadan kalkıyor ve tarihi zorunluluklar, Kürtlerin Türkiye’deki varlığı, onların cazibe merkezi bir ülkede ve cazip bir konumda olmaları, bütün Kürt varlığını diyelim ki Kıbrıs Türklerinden, Irak Türkmenlerindan ya da Balkan Türk ve müslümanlarından daha büyük bir avantaj olarak sunuyor. Üstelik bu yeni koşullarda dışarıdaki Kürt ve Türk, Türkmen ya da müslüman varlığı birbirine alternatif dağil, bütünleyici unsurlar olarak beliriyor. Irak’taki Kürtler ve sunni Türkmenler nasıl Türkiye’yi muhtemel doğal güvence görüyorlarsa, Türkiye’nin de bu unsurları Irak’ın kendisine en yakın aktörleri olarak görmesi gerekiyor; nasıl ki İran şiileri, Arap ülkeleri de sunni Arapları öyle görüyorlarsa…

İki tarafın lişkilerinde kırılma noktaları, riskler

Türkiye’nin eski siyasi konseptlerinin etkisi altında iki tarafın ekonomik, ticari, siyasi ve diplomatik ilişkilerinde risk taşıyan, tehlike arzeden kimi yanlar var. Kürdistan’da iş yapan büyük ölçekli Türk işveren, muteahit ve tüccarlara bakıldığında çoğunlukla devlete, hatta devletin militarist kesimlerine yakındırlar. Önemli bir kesimleri eski ve bugünkü MHP’lilerdir. Gerçi soğuk savaş dönemi MHP’si ile bugünkü MHP arasında büyük bir fark olduğu, hatta eskiden MHP’li olan bazı işverenlerin bugün MHP’li olmadığı bir gerçek ama  gene de Kürdistan’da yatırımları olan General Energy ve Çevikler bile açık açık Türk Genelkurmayı’nın tavsiyeleri ile oraya gittiklerini belirtiyorlar. Hatta daha 90’lı yıllarda Kürt bölgesine bazı inşaat ve ticari ilişkiler gerektiğinde Kürtlerin o dönemde ancak askerler aracılığıyla talepte bulundukları ve Türk Genelkurmayı’nın bugün Ergenekon’la bağlantıları olan Ankara’daki odalar aracılığıyala Kürdistan’a gidecek işveren, muteahit ya da tücarları tespit ettiği basında çıktı.

Böylesi ilişkiler doğal sivil ve kalkınmaya, karşılıklı kazanc sağlamaya yönelik ekonomik işbirliğinden çok askeri ve istihbari amaçlı kamufle işleri hatırlatıyor ve sürekli güvensizlikleri körüklüyor.

2003’ten önce Kürdistan resmen tanınmıyordu, bugünkü federe statüsünü elde etmemişti ve Sadam rejiminin insanlık suçlarından dolayı çifte ambargo altındaydı. Bu ambargolardan biri tüm dünyanın BM aracılığıyla Irak’a gıda ve ilaç dışında koyduğu ekonomik ambargoydu. Diğeri de Sadam rejiminin BM koruması altına alınan bölgeye karşı koyduğu ikinci ambargo dalgasıydı. Çünkü BM büyük bir insafsızlıkla gıda ve ilaç dağıtımını Bağdat üzeri ve Sadam rejiminin zulüm makinası aracılığıyla yapıyordu. Rejim de bu dağıtımdan bölgeyi mahrum ediyordu. Bu koşullarda Kürtler açısından en büyük çıkış kapısı Türkiye idi, Türkiye’nin bölgeyle ilişkilerini sürdürme işi ise tamamiyle askere ve genelkurmaya teslim edilmişti. Askerler de bazı koşulları bölgeye dikte ettirebiliyorlardı ve kendi tercihleriyle ekonomik işbirliğini yürütüyorlardı.

Fakat günümüzde bu oldukça hafiflemiş ve özellikle Türk heyetinin Erbil seyahatinin ardından oluşan yani durumda sivil insiyatif ilişkilerin sürdürülmesinde belirleyici olmuştur. Zaten yeni dönemin bir önemi de her ne kadar hala askeri etkiler sınırda ve gümrükte varolsalar bile buradan geliyor.

Devlet hala Kürdistan’a yönelik yatırımlarda müdahaleci tutumlarından tümüyle vazgeçmemiş olmasına rağmen, sözkonusu kesimler dışında da bazı işverenlerin ve girişimcilerin Kürdistan’a yönelmeleri, bir monopolü kırma ve ilişkileri doğal mecrasına sokma anlamında olumlu adımlardır. Bu anlamda AK Partiye yakın girişimciler ve Fethullah Gülen çevresinden kesimlerin oralarda hem ekonomik hem de ışık okulları ve Işık Üniversitesi gibi eğitim ve kültür hizmetlerine yönelik yatırımlar yapmaları olumlu gelişmeler olarak değerlendirilebilir. Ancak bunlar yetmez, işbirliğinin sivil tabanının gelişmesi ve Kürt, Türk, Laz, Çerkez demeden herkesin engelsiz ve korkusuz oralara gidebilmesi yatırım yapması, öbür taraftakilerin Türkiye’de yatırımlara yönelmesi gerekir. Ne Kürdistan’daki sermayenin birgün ne olur’ diye Türkiye’deki yatırımlardan çekinmesi, ya da aşırı kamuflaj yatırımları tercih etmesi, ne de Türkiye’deki Kürt girişimcilerinin ’Kürdistan Bölgesi’ne yatırım yaparsam acaba Türkiye’deki işlerimin başına ne gelir’ kaygısını taşımamaları gerekir.

İki taraf arasındaki ilişkilerde günün moda deyimiyle varolan kırılma noktalarından bir diğeri de Kerkük sorunudur. Türkiye başından beri Kerkük’ün Kürdistan Bölgesi’ne katılmasına karşı çıkıyor. 2005’te sunni ve şii Araplar’la Kürtler’in uzlaşması sonucu yapılan ve yıl sonunda halkoylamasıyla %80 oyla kabul edilen Irak anayasının 140. geçici maddesi Kerkük sorununa barışçı ve demokratik bir çözüm getirdi. Daha önce, Kerkük’ü Araplaştırma siyasetinin bir sonucu olarak Baas rejimleri tarafından yerlerinden yurtlarından edilen Kerkük’lü Kürt ve Türkmenlerin yurtlarına dönmeleri, bu şehre güneyden getirilerek yerleştirilen Arapların zararları da karşılanarak eski yerlerine gönderilmeleri,  Kerkükten koparılıp başka şehirlere dağıtılan kaza, nahiye ve köy gibi idari birimlerin tekrar şehre bağlanması, böylece araplaştırma planlarının kaldırılarak normalleştirilmesi, ardından şehrin nüfus saayımının yapılması ve Kerkük’te Kürdistan’a bağlanmayı isteyip istemediğinin referandumla sorulması; anayasanın 140. maddesi bunu öngörüyor.

Türkiye Kerkük nüfusunun büyük bir çoğunlugu’nun Kürt olduğunu ve referandumun sonucunun şehri federe bölgeye bağlayacağını bildiği için 140. maddenin öngördügü çözüme karşı çıktı, Irak’taki Türkmenlerin önemli bir bölümünü buna karşı çıkardı ve Kerkük’ün Kürdistan’a bağlanmasına baştan beri karşı olan, ama güçleri yetmediği için ciddi bir engel olamayan sunni ve şii Araplara da büyük bir destek verdi, hata aşırı ölçüde onları bile rahatsız edici boyutlarda müdahalelerde bulundu.

Türkiye’ye göre Kerkük Kürdistan Bölgesi’ne katılırsa petrol ve gaz varlığıyla bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasına olanak verir. Bağımsız bir Kürdistan, hatta federal bile kalsa güçlü bir Kürdistan, kendi Kürtleri açısından bir cazibe merkezi olacağı ve Türkiye’deki milliyetçi Kürt hareketini cesaretlendireceği için Türkiye onu kendi toprak bütünlüğüne karşı bir tehdit unsuru olarak gördü. Daha önce de belirttildiği gibi iki yıl önce Türkiye bugünkü genelkurmay başkanının ağzından ülkenin doğu sınırındaki tehdid sıralamasını bağımsız Kürdistan birinci tehdid, Kerkük’ün federe de olsa Kürdistan’a bağlanması ikinci tehdid PKK’nin varlığı ise onlardan sonra gelen üçüncü tehdit olarak belirledi. Aslında bakılırsa bu sıralama da Türkiye’nin Kürtleri inkar döneminde kalması gereken siyasetin devamıdır ve Türkiye’nin Kürt varlığını tanıdığı koşullardaki ulusal çıkarlarıyla uyuşmuyor.

 

Türkiye kendi Kürtleriyle eşit haklar tanıyarak tamamiyle barıştığında ve Kürdistan Bölgesi’yle işbirliğini geliştirdiğinde Kürtlerin Türkiye açısından bir tehdid olmaktan çıkarak bir avantaj durumuna geleceği önceki bölümlerde belirtildi. Geride Kürtlerin avantaj durumunda oldukları bir dönemda Kerkük’ün Araplar’da kalmasının mı yoksa Kürdistan’a bağlanmasının mı Türkiye’nin çıkarları açısından daha yararlı olacağı sorusuna cevap vermek kalıyor.

 

Genel olarak Araplar, Osmanlı egemenlik dönemlerinden ve ardından cumhuriyet döneminde Kemalist rejimlerin anti-Arap politikalarından dolayıTürklere hep kuşkuyla bakar ve onların Arapların içişlerine karışmamalarına aşırı dikkat ederler. Hatta son dönemde Ak Parti hükümeti Arap-İslam dünyasına ve Balkanlar’a yönelirken ’Yeni Osmanlıcılık’la ’demokratik model ülke olma’  rollerini birbirine karıştırdıkça Araplar arasında ’yoksa Türkiye biraz ayağa kalktı da gene osmanlıcılık mı oynayacak, Arap ve islam dünyasına tarihsel imperyal haklar açısından mı yanaşacak’ diye kaygı ve kuşkular belirmeye başladı.

Bu tarihsel olgular açısından baktığımızda Kekük, Bağdat’a ya da sunni Araplara bağlandığında Türkiye’nin hem Kerkük petrolünden yaralanabilme olanakları en asgariye iner hem de onun Kerkük Türkmenleriyle ilişkileri zayıf bir noktaya çekilir. Türkmenlar zaten sünni ve şii olarak bölündükleri için varlıkları hem zayıf kalıyor, hem de daha çok sünni ve şii Araplara fayda sağlıyor. Türkmenlerin bir kısmı da Kürdistan Bölgesi’nde Kürtlerle birlikte yaşıyorlar. Kerkük’ün Bağdat’a ya da herhangi bir Arap tarafına bağlanması Türkmenlerin iç parçalanmışlığının devam etmesi demeketir.

Ama Kerkük Kürdistan’a bağlanırsa hem Türkmenlerin gücü bir irade altında birleşir, hem Kürtler de yüzlerini kuzeye çevirmis Türkiye’yle işbirliği yapma heycanında olduklarından Türkiye’nin Kerkük’ten ve onun petrollerinden gelecekte sağlayabileceği faydalar az değil. Bu alternatif ucu Türkiye’ye yönelik öyle bir işbirliği doğurur kiTürkiye’nin kabus saydığı Irak’ın parçalanması koşullarında bile bölgeyle ve dolayısıyla Kerkük’le bütünleşmeye bile gidilebilir.

Türkiye’nin Kerkük’ün Kürtlere bırakılmaması, eğer kendi başına federe bir bölge olmayacaksa doğal olarak sunni Araplara bırakılması anlamına gelir. Hem Irak’ın içindeki şii Araplar, hem de İran, Kerkük’ün sunni Araplara kalmaktansa Kürtlere kalmasını tercih ederler. Nitekim İran, Türkiye’nin Kerkük’ün sunni Araplara verilmesi siyasetine karşı olduğunu açıkça belirtti.

Türkiye Başbakanı Receb Tayipp Erdoğan son Bağdat ziyaretinde Irak Parlamento başkanıyla yaptığı ortak basın açıklamasında Kerkük’ün bir etnik gruba ya da bir mezhebe bırakılamayacağını açıklayınca bu sefer sunni Arap olan meclis başkanının tepkisini çekti ve meclis başkanı Kerkük için en iyi çözümün dışarıdan müdahele olmadan, Iraklılar arasındaki görüşmelerle bulunacağını söyledi.

Sonuç olarak Kerkük gerçekçi bir çözüm olarak ya bir referandumla Kürdistan’a katılacak ya da iç uzlaşmlar yoluyla kendi başına bağımsız federe bir bölge olacaktır.

Bu durumda da aslında çoğunluk olan Kürtler tarafından idare edilecek ve gelecekte de Kürt nüfuz azalmayacak, artacaktır. Sadece Kürdistan’a bağlanmadığı için hem Kürtler hem Türkmenler hem de Türkiye ondan daha az yararlanabilecekler, konumlarını birleşmeden doğabilecek olanakların verceği düzeyde güçlendirmemiş olcaklar. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın aslında Türkiye’nin Kürtlerden duyduğu korkudan kaynaklanan kör siyaset sonuçta bizzat Türkiye’nin çıkarlarına zarar verecektir.

Kürdistan Bölgesi açısından bakıldığında Kerkük sorununun Irak anayasının 140. maddesine göre 2007 yılı sonunda çözümlenmesi gerekiyordu. Maddeye göre hem çözüm için belirlenmiş bir süre vardı, hem de o anayasal bir iç sorundu. Fakat olmadı, 140. maddenin yaptırım gücü uygulanmadı, belirlenmiş süre aşıldı, belirsiz bir geleceğe doğru ucu açıldı ve anayasal bir iç sorun olmaktan çıkarıldı. Birleşmiş Milletler’in işin içine karışmasına, komşu ülkelerin meseleye mudahil olmalarına yol verildi; BM Irak özel temsilcisi Staffan De Mastura’nın raporuyla  sorun daha karmaşık hale geldi, dallanıp budaklandı. Komşu devletler geçmişe nazaran daha çok söz sahibi oldular; örnegin Türkiye’nin Bağdattaki temsilcileri ta Irak parlamentosunun içlerine kadar giderek gruplar nezdinde insiyatif kullanıyorlar.

Kuşkusuz meselenin bu noktaya gelmesinde Kürdistan Bölgesi’nin izlediği kararsız ve ürkek tavrın da payı büyüktür, savundukları politikaların arkasına yaptırım gücü yüksek, onu inandırıcı kılacak tadbirler koymadıkları gibi, taraflar ve partner olabilecekler için de yeterince inandırıcı olamadı. Sebep ne olursa olsun Kerkük sorunu en makul ve demokratik çözüm olan anayasal yola konamadı. Hatta en gerçekçisi belki de 2003’te Saddam rejimi devrilirken Kerkük’ü yönetmeyi ve sorunu çözmeyi içerdeki ve dışardaki Kerküklülere bırakmaktı. Irak’ın diğer tüm şehirlerinde nasıl oraların halkları yönetimi ele aldılarsa, Kerkük’lüler de kendi şehirlerinin yönetimini ele almalıydılar, ama buna da fırsat verilmedi.

Amerika bunu istemedi, Kürtler de bu isteğe razı oldular. O dünemde Amerika hernekadar 1 Mart tezkeresi nedeniyle Türkiye’ye oldukça kızgın olsa da Türkiye’nin Irak’taki rolünü abarttığı ve Kurdistan Bölgesi’nin rolünü küçümsediği için Kerkük konusunda Türkiye’nin görüşlerine öncelik verdi. Kürtlerin Kekük’e yanaşmamaları tutumunu takındı; ilk başta PUK peşmergeleri Kerkük’ü ele geçirmelerine rağmen KDP ile PUK Amerikan isteklerine razı oldular ve Kerkük’ü terkettiler.

Kerkük sorununun bugüne kadar çözümlenmemesinde Türkiye’nin takındığı engelleyici tehdit edici tutum belirleyicidir. Çünkü gerçekte Kerkük sorununun 140. maddeye göre çözümünü engelleyen şii ve sünni Arapların gücü, İran ya da Arap ülkelerinin tutumları değil, PKK’nin Kandil’deki silahlı gücünü, oradan Türkiye içine yönelik eylemlerini bahane edip sınıra 250 bin kişlik askeri gücü yığan Türkiye’nin yarattığı tehdittir.

Aslında Türkiye’nin Kerkük konusunda izlediği politika başka bakımlardan da büyük handikaptır. Türkiye Kerkük’ü Kürdistan’ın dışında tutarak, nüfus oranları bakımından haketmedikleri bir rolü Türkmenlere biçerek bu şehir üzerinde Osmanlı’dan gelen tarihi haklar tezine yaklaşıyor. Aslında Türkiye’de en üst makamlar bile soydaşlar ve tarihi haklar tezlerini dile getiriyorlar. Bu iddialar ortaya atıldığında akla sadece Kerkük şehri gelmez, eskiden Musul vilayeti olarak bilinen bütün Kürdistan ve Musul’un Arap bölgesi de gelir. Zaten bu nedenledir ki tarihsel hak tezleri ‘yeni osmalıcılık’ hayal ya da iddialarına gerekçe oluyor, Türkiye’nin Kerkük’ü uluslararası bir soruna dönüştürmek istediği ve bölgeye gözkoyduğu kanaatlerine yolaçıyor. Bu, hem komşu ve Arap ülkelerini rahatsız ediyor, hem de sorunun uluslararasılaşarak bölge çapında bir istikrarsızlığa, hatta savaşa götürebileceği kaygısına götürüyor, Türkiye’yi haksız hata kötülük isteyen bir ülke konumuna düşürüyor. Ne yazık ki geçmişten gelen siyasetlerin etkisiyle Türkiye’nin kendisi bile bu sorunla ilgili çatışma çıkarabileceği tehdidini yapabiliyor. Buradan hareketle yeni proaktiv ve komşularla sıfır sorun politikası izlediğini belirten Türkiye’nin kafasının henüz tam netleşmediği, ‘demokratik model devlet’ ile ‘yeni osmanlıcılık’ arasında gidib gelen risk dolu bir siyaset izlediği kanısı bölgede ve Batı’da yaygınlaşıyor.

Oysa Türkiye Irak anayasasının 140. maddesine dayanan bir çözümü savunsa ne sorunu uluslararası bir çatışmaya dönüştürmekle itham edilir ne de hegemonyacı emeller beslediği suçlamalarına muhatap olur. Kürtlerin savunduğu bu yol adil, barışçıl, demokratik, içişlerine dayanan anayasal bir yol olduğu için uluslararası camiayı da endişelendirmez. Yazımızın daha önceki bölümlerinde belirttiğimiz gibi bu yol Türkiye’nin de en çok çıkarına olacak olan Kerkük’ün Kürdistan’a bağlanması sonucunu doğurur. Bu, dış müdahele olmadığı zaman hem Irak’ın içinde hem de dışarıda herkesin boyun eğeceği bir yoldur.

Aslında Amerika açısından da en uygun çözüm Kerkük’ün, çatışmaların ne kadar süreceği, okonomik yatırım ve işbirliği için istikrarın ne zaman sağlanabileceği, geleceğinin nereye gideceği belli olmayan Arap bölgelerine bağlanması yerine, istikrarın, dünya ekonomisiyle bütünleşme ve demokrasiyi geliştirme iradesinin çok belirgin olduğu, yurtdışı sermayeye, ABD ve Avrupaya yakınlık duyan Kürdistan Bölgesine bağlanmasıdır.

Son dönemlerde Ak Parti hükümetinin biçimlendirdiği Kürdistan Bölgesi’yle sivil temelde işbirliğini geliştirme iradesinin yanında anlaşıldığı kadarıyla söylemde 140. maddeden taviz vermeyen Kürt yöneticilerin perde arkasında eylemde takındıkları esnek tutum, Kerkük konusunu karşılıklı tehdit unsurları temelinde değil, ortak çıkar ve avantajlar temelinde çözüme yolunda maddi temeller yaratıyor.

Bu işbirliği içinde, Kürdistan Bölgesi Türkiye’ye ve Türkmenlere Kerkük’ün Kürdistan’a bağlanmasının bütün taraflar için daha önce belirttiğimiz kazançlarını daha kolay anlatma iklimi bulur.

Ak Parti’nin son iki yılda izleme olanağı bulduğu politika Türkiye’nin Federe Kürdistan Bölgesi’ni adım adım tanımaya, sivil temelde ekonomik, siyasi, diplomatik ve kültürel ilişkiler geliştirmeye götürüyor. Türkiye Erbil’de konsolosluk açacağını açıkladı. PKK’nin silahlı güçlerininin dağdan indirilmesi de başarılabilirse, en ciddi sorun olan Kerkük’ü daha sağlıklı ve gerçekçi değerlendirme olanakları artar. Beş, hatta on yıla varan bir geçici federe yönetim ve ardından şehrin kaderini belirleyen bir referandumla Kekük sorunu makul bir çözüme ulaştırılabilir ve Türkiye ile Kürdistan Bölgesi arası da bir çatlak olmaktan çıkar, aksine onları birbirleriyle daha çok entegre edecek bir potansiyele dönüşür.

Türkiye Irak’taki 2005 seçimlerine kadar 2-3 milyon Türkmen’in varolduğu yanılgısıyla Kerkük, Musl ve Erbil’in çoğunlugunun Türkmen olduğu idiaları peşinde politikalar yürüttü. Ancak 2005’teki seçimler Türkmenlerin bu rakamın çok çok altında olduklarını ve varolanların da kendi aralarında bölündüklerini gösterdi. Aslında iç ve dış konjüktürün yanında bu gerçek de Ak Parti hükümetini Kürtlere karşı daha rasyonel politikalar geliştirmeye yöneltti. Bugün de Türkiye Kürtlerin Irak’taki güçlerinin aslında oradaki Türkmenler’den daha fazla Türkiye’ye avantajlar sağladığını görmesi onun daha sağlıklı politikalar geliştirmesini getirecektir.

Kuşkusuz bunlar kendiliğinden olacak şeyler değil, bibirbirini anlamama, güvensizlik ve kuşkular çok etkindir. Tarafların bunları giderici tedbirlere başvurmaları zorunludur. Özellikle Kürdistan Bölgesi’nin Türkiye, Amerika ve  Türkmenleri Kerkük konusunda ikna etmeleri, güven verici alternatifler geliştirmeleri gerekir.

Türkiye ve Kürdistan Bölgesi arasındaki ilişkilerde başlayan yeni süreç, kuşkuların giderilmesi, kırılma noktalarının onarılması koşullarıyla büyük umutlar vermektedir. Her iki tarafın bu işbirliğine sunacakları olanaklar da, elde edecekleri kazanımlar da muazzzam büyüklüktedir. Bu işbirliği bütün parçalardaki Kürtlerin önünü açacaktır. Tarihte 12. ve 16. yüzyıllarda zirveye çıkan Kürt-Türk işbirlikleri onların Ortadoğu’daki rollerini muazzam biçimde yükseltti, tarih yapmalarına yolaçtı. Eğer bugün de bu işbirliğini başarırlarsa benzer bir kapıya çıkacaklarının açık belirtileri var.


[1]  Aslında, 2005’ten sonra ,TC pasaportlarına Kurdistan gümrüðünde “Irak Cumhuriyeti-Kurdistan Bolgesi ” kaşesi vurulmaya baslandı. Bu da aslında bu bölgenin resmi varlığına gözyumulduğu seklinde yorumlanabilir ama, durum hep gizlenmeye çalışıldı.

 

 

NOT: 2010’da Hewlêr’deki Kürt Türk Dostluk Derneğinin yayın organı Diyalog’de ve kurdinfo.com sitesinde yayınlandı.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: