Ayçiçekleri

Cecilia Davidsson

Yüzü soluk fakat uyku izinden yoksundu, biz yatıp uyurken yukarıda mutfağı toparladığını sanıyorduk. Sandalyeleri masanın altına itip gazete parçalarını daha temiz olan mutfak tezgâhının üzerine koyanın babamız olduğunu tahmin etmemiz mümkün değildi.

‘’Bugün sıcak olacak’’ dedim kahvaltı tabağını komodinin üzerine bırakırken. Kendimi onun ayak uçlarının başına iliştirdim, erkek kardeşim pencereye doğru gitti ve stor güneşlik perdeyi yukarı çekti.

‘’Ama hararetli olmayacak’’ diye işaret etti kardeşim.

‘’Fırsattan istifade dışarı çıkmalısın’’ dedim anneme.

‘’Ne olursa olsun ayçiçeklerini görmelisin’’ dedi kardeşim.

‘’Evet, görmelisin’’ dedim ve teşvik edercesine yatak örtüsünü şaplattım.

‘’İstemiyor değilim’’ dedi ve üzerinde kahve, iki sandviç ve annenin pembe yumurta fincanındaki haşlanmış yumurta olan tepsiye kuşkuyla baktı.

‘’Bütün bunları yiyeceğimi mi kastediyorsunuz?’’

 

Haziranın büyük bir kısmı yağmur yağdığı halde nasıl olabilir diye kendi kendimize sorduk. Nasıl davrandığını bir türlü anlamadık, bir sürü diğer şanslı tesadüflerle birlikte toprakta bir şeyler olmalı diye düşündük. Çünkü gerçek anlamında bir bahçıvan değildi babam. Kuşyemi olan ayçiçeği çekirdekleriyle dolu terkedilmiş bir kese bulmuş, gece donması tehlikesi geçtikten sonra, onları, dinlensin diye nadasa bırakılan patates tarlasına rastgele serpmiş, eşip toprağın altına gömmüştü.

Şimdi yüzlercesi yüzleri güneydeki göle dönük, çoğu iki metrenin üzerinde boyları, ağaç fidanları kalınlığındaki sapları ve bir yüz genişliğindeki başlarıyla orada duruyorlardı.

 

‘’Halk üzerlerine konuşuyor’’ dedim mutfakta oturduğumuz bir sırada.

‘’Tahmin edebiliyorum’’ dedi.

‘’Sadece öyle iri oldukları için’’ dedim.

Onu taşımayı önerdik; kardeşim ayağa kalktı ve pazılarını gösterdi. Annem başını sallayarak hep deli olduğumuzu söyledi, kardeşim kendince, ben kendimce.

‘’On dakika, yeter. Bu temiz havanın, ayçiçeklerinin aşkına. İspanya’daki, Endülüs’teki gibi, ama daha harika, çünkü İsveç’teler.’’

Masanın kenarından tutarak yukarıya doğru hamle yaptı, pencerenin termometresine doğru uzandı.

‘’Berbat derecede sıcak’’ dedi. Bize bir bakış fırlattı, bir itiraz bekledi. Karşı çıkmadık, yutkunduk, onun havasından gittik, ilgisini uyandırmaya ve iştahını açmaya çalıştık.

‘’Beş buçuğa bekleyelim, o zaman daha serindir’’ dedi kardeşim. ’’En iyi vakittir, ışık o kadar keskin olmaz, renkler daha dolguncadır.’’

‘’Ama ayçiçeği başlarının henüz akşama ve geceye boyun eğmedikleri bir zamanda olmalı’’ dedim.

Gerisin geriye sandalyeye çöktü, yerinde durmayan mindere ayarladı kendini, ardından

‘’O geç öğle sonraları en kötü zamanlar gerçekten’’ dedi.

 

Bir makas aldım, aşağıya; gölün kenarına gittim. Baba hortumla ayçiçeklerini suluyordu; turfanda bir havuç, ağzında yuvarlanıp duruyordu. Ağzının bir yanına toprak bulaşmıştı. Birazcık, harika bir baharat dedi, tatlı ve tuzlu makul bir karışımda. Hangi ayçiçeklerini koparacağımı gösterdi bana, büyüklerin gölgesinde yetişen küçükleri. Üç tane çırpıp içeri getirdim, belki aşağıda göl kenarında nasıl göründükleri hakkında bir fikri olur diye. Bir masaldaki ya da Van Gogh’un tablolarından birindeki gibi.

Karşı çıktı ve

‘’Ayçiçekleri vazoda olmak istemezler’’ dedi.

‘’Taç yaprakları yenebilir’’ dedim, bir tanesini ağzıma attım.

‘’Dikkat et!’’ dedi sırtını sandalyenin arkalığına yaslarken.

 

Baba, şartı-martı olmayan, çabuk yetişen sebzeleri severdi. Gübreler, sular, ama ayıklamayı önemsemezdi. Domateslerde bir insan boyu kadar uzayan ama domates tutmayan koltuk filizlerini görmezdi. Turpları unuttu, erik kadar büyüyüp yenmez hale geldiler. Turpların o kadar büyümesi onu sevindirdi.

Kardeşim yürüteci kilerden; eve geldiği ilk günden beri öylece bekletilen yerden getirerek açtı ve eşiklerin üzerinde öne arkaya doğru götürüp getirdi.

‘’Eğer istersen eşikleri kaldırırız’’ dedi.

‘’Onu sevmiyorum’’ dedi anne, ‘’yuvarlanıyor.’’

‘’Peki’’ dedik ve güldük. ‘’En kolayı dışarıya çıkarken bize yaslanmandır, ne yuvarlanıyor, ne patlıyor ne de çakıllara takılıyoruz.’’

‘’Bacak kendine dolanıyor. Nasıl olduğunu bilmiyorsunuz.’’

Hayır, nereden bilecektik ki?

 

Sabah gazetesi yatak örtüsünün üzerinde dokunulmadan duruyordu. Kitap okumayı bütünüyle bırakmıştı. Harfleri kendini yitirmiş karıncalara benzetiyordu. Bu yitiklik başını döndürüyor, midesini bulandırıyordu. Onun bir zamanlar içinden kayıp gittiği ve bir iç çekişte kenara attığı o romanları hiç bir zaman sevmediğinden kuşkulandık. Gerçekten tek sevdiği şeyin eline bir çift eldiven geçirip bahçeye gidip çalışmak olduğundan kuşkulandık.

Fidanların yanında dizleri üzerinde saatlerce çömelip ayrık otlarını ayıklar, toprak boğazlardı. Akşamları, çocukluğumuzda sevip resimlerini kesmek için yalvardığımız tohum dergilerinin yapraklarını karıştırırdı. Kilerde çiçek soğanlarıyla dolu sepetler raflarda sıra sıra dururlardı.

Gazeteyi kaldırdık, örtüyü katlayıp kenara koyduk.

‘’Biz seni tutarız’’ dedik ve kolundan tuttuk, yukarıya öne kaldırdık. Yumuşak sarkık derinin altında sadece kemik vardı. ‘’Dün ve evvelki gün ne güzel kalktın ya. Biz seni dışarıya, sundurmaya taşıyabiliriz. Hamakta uzanabilirsin.’’

‘’Faydası yok, ben yapacağımı yaptım anlamıyor musunuz’’ dedi, yüzü soluk ve mattı.

‘’On beş yılın var. En az.’’

Taşlaşmış yüzünde kıpırtı olmadan:

‘’Aman ha, Allah korusun!’’

‘’Bir hesap yaptım,’’ dedi kardeşim ve devam etmeden önce uzun bir ara verdi:

‘’Yaklaşık bin!’’

‘’Bin? Şaka ediyorsun!’’ dedim.

‘’Hayır, gerçekten.’’

‘’Sandığımdan fazla.’’

Arzuyla ona baktık.

‘’Hep abartacaksınız’’ dedi ve kardeşime döndü. ’’Bir arkadaşına yüz Noel hediyesi aldığını söylediğin gibi.’’

‘’Sadece bir çocuktum o zaman’’ dedi kardeşim.

‘’O kadar da küçük değildin.’’

‘’Çocuklar öyle şeyler söyler, anne. Çocuklar…’’

Masanın altından kardeşimi dürttüm. Ondan sonra sustu.

Ayçiçeği tarlasını fotoğraflamaya karar verdik, delil olarak, tekneden suyu döktük, içlere kürek çekerek gölden fotoğraf çektik. Erken bir öğleden sonrasıydı, taçların en çok açıldığı bir dönemde. Doğrudan kameranın içine bakıyorlardı.

‘’Latincede adlarının ne olduğunu biliyor musun?’’ dedim.

‘’Hayır,’’ dedi kardeşim.

‘’Helianthus annuus’’ dedim kıkırdayarak.

‘’Gıcık hoş’’ dedi kardeşim.

Baba tarladan bağırdı. O da fotoğrafta, ayçiçeği tarlasının yanı başında, bahçe sandalyesinde oturmuş halde beraber olmak istiyordu.

‘’Her şey içinde olmalı!’’

Kepini çıkarıp dizinin üstüne koydu. Kameraya doğru bakışlarını kilitledi. ’’Böyle iyi mi?’’

Ardından:

‘’Ne olur ne olmaz, insan bir daha fırsatın gelip gelmeyeceğini bilemez.’’

Sabah altıdan akşam dokuza kadar evin dışında bulunurdu, yemek molaları ve kanepedeki şekerleme anı hariç. Her zamanki gibi geldi, gitti sofrası kurulmuş masanın kenarına ilişti ve tabaktaki son sosu bir lokma ekmeğin yanında fır ettikten sonra terk etti.

İlk günlerde tabağını ve bardağını alıp mutfak tezgâhına koyuyordu. Sonra bunu da terk etti.

 

Akşamları otomobille bir tur atıyordu. Bazen beraberinde sapları, ıslatılmış kâğıt mendillerle sarılı bir buket ayçiçeği getiriyordu.

 

Bir eli bastonda diğeri duvarda, yatak odasından halin içinden mutfağa kadar, kapı çerçeveleri, sandalye, dolap, yoluna ne çıkarsa bir tür homurtuyla yolunu çevirerek geçti. Eşikte durarak soluklandı.

‘’Ayağa kalkıp hareket etmen iyi’’ dedik.

‘’Sadece yorucu’’ dedi.

‘’Ama iyi.’’

Bir yürüteç ayarlayıp onu aşağıya, göl kenarına götürmeyi önerdik. Gerçekten hayret etmiş göründü.

‘’Kesek ve çakılların üzerinden? Tabi tabi, tanrılara alay konusu olmak için.’’

 

Hasta olan oydu, diye gerekçelendirdik, biz sapa sağlamken. Tatil haftalarımızı ona sunmamız doğru olmaktan da öteydi. Sonbahara doğru kendine gelir ve o denli müsrifçe ölüm üzerine konuşmayı bırakır diye hesaplıyorduk. Eskiden olduğu gibi etrafta koşuşturmamaya alıştırırdı kendini. Yolunu yönünü doğrultur, yeni mutlu olma konularını bulurdu.

‘’İhtiyar olmaları gerçekten can sıkıcı’’ dedi kardeşim, ‘’ama kaçınılmaz.’’

Halk bakmak için geldi, arabalarını patikadan aşağıya, göl kenarına doğru sürdüler. Kardeşimle bunun çok arsızca olduğu hemfikrindeydik, fakat garaj kapısının önüne annenin bir örtü altında öylece terkedilmiş olan arabasının yanına koymaktan daha iyiydi.

Eski genç kızlık odamın penceresinden iki kadının her birinin elinde bir buket ayçiçeğiyle beyaz bir Saab arabaya bindiklerini gördüm. Annenin yaşlarındaydılar. Sağlıklı ve mutluydular. Arsızca sağlıklı ve mutlu. İçeri gittim, anneme bir şey isteyip istemediğini sordum. Bir an düşündü. Sonra:

‘’Kahve için daha erken’’ dedi.

 

Bir gece uzanmış okuyorken güldüğünü duydum. Doğrudan doğruya, gönülden gelen bir kahkaha çok net olarak işitildi, fakat öyle kısaydı ki sonradan doğru mu iştim acaba diye ikirciklendim.

‘’Babadır’’ dedi ve uzandı kardeşim sabahleyin anlattığımda. ‘’Hâla onu güldürebiliyor.’’

‘’Fakat ses, fısıltı falan duymadım. Sadece gülmeyi. Ardından tümüyle sessizlik oldu,’’ dedim.

‘’O zaman bir rüya olmalı’’ dedi kardeşim.

 

“Kalkmalısın, biz sana yardım ederiz. Bir anlık sadece, sonra tekrar gidip uzanabilirsin.’’

Sabırlıca ve sesimizi yükseltmeden onunla birlikte çabaladık, sonunda belki de bizden kurtulmak için zorlayarak oturuncaya dek doğruldu.

‘’Nasıl olduğunu bilmiyorsunuz’’, dedi.

‘’Elbette ki biz nasıl olduğunu bilmiyoruz’’ dedik ve kararlıca her birimiz bir kolunu tutup onu yukarıya kaldırdık.

 

‘’Sen mi mutfak tezgâhına temiz bir havlu bıraktın?’’ dedim kardeşime. Sırtımız ayçiçeği tarlasına dönük iskelede duruyorduk, son geceydi.

‘’Eh,’’ dedi kardeşim gülerek. ‘’Ben karar vermiş olsaydım bütün havluları dışarı atardım.’’

‘’Ama o hasta, şöyle veya böyle.’’

Arkama döndüm, ileri davrandım ‘’Baksana onlara!’’ Kendilerine hiç yeterince alışmadım. Hiçbir zaman doyamadım. Kardeşim döndü ve baktı. Ayçiçekleri gerisin geri baktılar: bir dilsiz bireyler ordusu.

‘’Yakında ölecekler’’ dedi.

‘’Yok ya, beş on yılı daha alır’’ dedim.

‘’Ayçiçeklerinden bahsediyorum’’ dedi kardeşim.

 

Sabahleyin odalar arasında bastonuyla fır dönüp bir şey unutup unutmadığımızı kontrol etti.

‘’Anahtarlarınız sizde mi?’’ dedi.

Elimi el çantasına sokup küçük cepteki anahtarlık destesine dokundum, kardeşim pantolon cebinde kendinkileri kolaçan etti.

‘’Telefonlar?’’

‘’Yukarıda ipe serili mayolar?’’

‘’Çamaşırhanedeki elbiseler?’’

Onu yatıştırmak için bir tur daha evin içini dolaşıp bir çift çorap ve bir saç fırçası bulduk. Sonra dışarıya, babanın yanında beklediği arabaya gittik. Ayçiçekleriyle dolu plastik bir kovayı arabanın arka bölümüne yerleştirmiş yerlere su sıçratmıştı.

‘’Oraya varınca aranızda bölüşürsünüz,’’ dedi. ‘’Ya da nasıl isterseniz artık.’’

Henüz bilmiyorduk. Ben de kardeşim de her birimiz ertesi gün ailelerimizle seyahate çıkacaktık.

Sonra merdivenlerden yukarı çıkmış olduğunu gördük. İki haftadır ilk kez evin dışarısındaydı. Güneşte durmuş bir elini gözlerinin önünde gölgelik etmiş, bastondan olmasa eskiden olduğu gibi görünüyordu. Aynı yaşlı ağaçlar ve iğne yapraklı bodur bitkilerle çerçevelenmiş aynı eski veda sahnesiydi, özlemin karşıt duyguları ve rahatlama.

Eninde sonunda ayçiçeklerini görmüştü.

 

Komşumuz Evert, dışarıda balık avlamaya çıkmış, kayıktan babanın ayçiçekleri tarlası ile sebze tarlasının arasındaki patika yolun üzerine uzanmış olduğunu görmüştü. Kayığı karaya çekmiş ve her ne kadar öyle görünmüyorsa da, babanın ölmüş olduğunu kaydetmişti. Sırtüstü uzanmış, elleri göbeğinin üzerinde ve Evert’e göre bir şekerleme molasına uzanmış gibi görünmüştü, belki öyle de yapmıştı, bir farkla, bu sefer artık uyanmamıştı.

Anne, haber vermek için yukarıya eve gelip dönen Evert’in ardından gitmişti. Titriyordu, fakat kararlıydı dedi, sonradan detayları hakkında kendisine sorduğumuzda. Aşağıya gölün yanına geldiklerinde oturabilsin diye vücuduyla babanın eski bahçe sandalyesini öne sürmüş. Sonra yukarıya eve giderek, ambulansı beklemeye koyulmuştu Evert.

 

İlk andan itibaren hep, akşamın serinliğinde, kırk beş yıldır evli olduğu bir adamın cesedinin yanı başında, eski bahçe sandalyesine oturan o ak saçlı yaşlı kadının fotoğrafından gözlerimi kaçırmaya çalıştım. Korkunç bir manzaraydı. Sonra öte yanını görmeyi de öğrendim: sararıp kuruyan küçücük ayçiçekleri ormanı, akşam neminden buğulanmış ve sonbaharın ilk yapraklarıyla damgalanmış çimenleri, altındaki dokunulmamış dilsiz yaşamıyla gölün üzerindeki dinginliği, kocasının alnına düşen saç halkalarını ötelemek için elinden attığı bastonu.

O ölmüş, ama henüz tamamıyla ayrılmamışlar, hala birlikte bir anları var.

İsveççeden çeviren: Murad Ciwan

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: