“Kürtler çağırmasa
Büyük Türk (Yavuz Selim) asla
Şah İsmail’e saldırmaya cesaret edemezdi.”
Giovanni Mario Angiolello
Yazar: Murad Ciwan
ÖZET
1514 yılında gerçekleşen Çaldıran Savaşı, Osmanlı-Safevi rekabetinde belirleyici bir dönüm noktası olmuştur. Bu çalışma, geleneksel tarih yazımında çoğu zaman geri planda bırakılan bir boyuta odaklanarak, Osmanlı Sultanı I. Selim’in doğuya; Acem seferine yönelmesinde Kürdistan hükümdar ve beylerinin oynadığı belirleyici rolü incelemektedir. Arşiv belgeleri, dönem kronikleri —özellikle İdris-i Bidlisi’nin Selim Şah-name’si, Kürt emirleri adına I. Selim’e gönderilen mektuplar, Şeref Han’ın Şerefname’si ve Venedikli gözlemcilerin aktarımları— ışığında, Sultan Selim’in tahta çıkışının hemen ardından esasen Macaristan üzerine sefer hazırlığı içindeyken, Safevi baskısı altındaki Kürt hükümdar ve beylerinin yanı sıra aynı egemenlik altında yaşayan diğer Sünni Müslüman toplulukların temsilci ve ileri gelenlerinin çağrıları üzerine yön değiştirdiği ortaya konmaktadır.
Çalışma, Kürtlerin yalnızca savaş öncesinde değil, savaş sırasında ve sonrasında da kendi topraklarını Safevi egemenliğinden kurtarma mücadelesinde aktif ve kurucu bir rol üstlendiklerini analiz etmektedir. Osmanlı paşalarının ve ordunun önemli bir bölümünün isteksizliğine rağmen, Sultan Selim’in kimi zaman verdiği sözleri bütünüyle yerine getirememesine karşın Kürtlere sağladığı desteğin önemi vurgulanmakta; bu sürecin Kürdistan’ın Osmanlı siyasi alanına dahil oluşuna ve ardından Memlük seferinin stratejik zeminini hazırlamasına etkisi değerlendirilmektedir.
Anahtar Kelimeler: Çaldıran Savaşı, I. Selim, Şah İsmail, Kürtler, İdris-i Bidlisi, Osmanlı-Safevi ilişkileri, Kürdistan.
YÖNTEM
Bu çalışma, nitel tarihsel araştırma yöntemine dayanmaktadır. Araştırmada başlıca birincil kaynaklar olarak şu eserler ve belge grupları kullanılmıştır:
· İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name (Sultan Selim’in biyografisi niteliğinde olup dönemin olaylarına doğrudan tanıklık eden ve sürecin içinde yer alan bir aktörün kaleminden çıkmıştır).
· Şeref Han, Şerefname (16. yüzyıl Kürt tarihi ve beyliklerinin durumu hakkında kapsamlı bilgi)
· Giovanni Maria Angiolello ve Venedikli bir tüccarın seyahatnameleri (Batılı gözlemcilerin aktarımları ve dış gözlem niteliğindeki tanıklıkları).
· Hasan Rumlu, Ahsenü’t-Tevarih (Safevi tarih yazımını ve karşıt bakış açısını yansıtan önemli bir kaynak).
· Şükrü-yi Bidlisi, Selimname (Osmanlı resmî tarih yazımının örneklerinden biri).
· Dönemin Osmanlı arşiv belgeleri ve fermanları; özellikle Diyarbekir’in fethine ilişkin istimaletnameler ile Kürt hükümdar ve beylerinin Sultan Selim’e gönderdikleri mektuplar.
Kaynaklar karşılaştırmalı biçimde analiz edilmiş; özellikle resmî Osmanlı anlatısı ile Kürt, Safevi ve Batılı gözlemci kaynakları arasındaki farklılıklar değerlendirilmiştir. Ayrıca dönemin siyasi, mezhebi ve askerî dinamikleri dikkate alınarak olaylar arasındaki nedensellik ilişkileri irdelenmiştir.
Kaynak Terminolojisi Hakkında Not
Bu çalışmada tarihî şahıslar, topluluklar, devletler ve kurumlar mümkün olduğunca kendi dönemlerinin kaynaklarında kullanılan adlarla anılmıştır. Bu tercih herhangi bir siyasî, dinî veya ideolojik değerlendirmeyi değil, tarih yazımında kaynak terminolojisini esas alma ilkesini yansıtmaktadır.
Bu çerçevede makale boyunca kullanılan “Kızılbaş” terimi, XVI. yüzyıl Osmanlı, Safevî ve Avrupa kaynaklarında geçen tarihî anlamıyla kullanılmıştır. Dönemin kaynaklarında bu ad, Safevî Devleti’nin askerî ve siyasî dayanağını oluşturan topluluklar için yaygın biçimde kullanılmakta olup, Safevî çevrelerince de benimsenen bir isimdi. Dolayısıyla bu çalışmada terim, yalnızca dönemin kaynaklarındaki tarihî anlamıyla kullanılmış; günümüzde bazı çevrelerde kazandığı farklı veya aşağılayıcı çağrışımlarla hiçbir ilişki kurulmamıştır. “Kızılbaş” teriminin tarihî arka planı ve zaman içinde geçirdiği anlam değişimi hakkında ayrıntılı bilgi, makalenin sonundaki ekte yer almaktadır.
GİRİŞ
16. yüzyılın başında Acem coğrafyasında Safevi hanedanının yükselişi, Kürdistan’ın Sivas’taki batı sınırlarından Acemistan’a ve Maveraünnehir’e kadar uzanan geniş bir alanda köklü siyasi, askerî ve mezhebi değişimlere yol açmıştır. Şah İsmail’in 1501’de Tebriz’i fethederek On İki İmam Şiiliğini resmî mezhep ilan etmesi, bölgede yaşayan Sünni topluluklar ve komşu devletler açısından yeni bir tehdit algısı doğurmuştur. Osmanlı Devleti bakımından ise Safevi yayılmacılığı, yalnızca mezhebi değil, aynı zamanda siyasi ve jeostratejik bir mesele hâline gelmiştir.
Türk tarih yazımında Çaldıran Savaşı genellikle Yavuz Sultan Selim’in saltanatının ilk büyük askerî hamlesi olarak sunulmakta ve padişahın “doğu seferi”ne başından itibaren kararlılıkla yöneldiği izlenimi verilmektedir. Ancak dönemin birincil kaynakları incelendiğinde, bu tablonun daha karmaşık bir tarihsel gerçekliğe işaret ettiği görülür. Bu çalışma, özellikle İdris-i Bidlisi’nin Selim Şah-name’sini, Şeref Han’ın Şerefname’sini, Venedikli tüccar ve elçilerin raporlarını, dönemin Osmanlı kroniklerini ve arşiv belgelerini merkeze alarak, Çaldıran Savaşı’nın itici gücünün yalnızca Sultan Selim’in kişisel iradesiyle açıklanamayacağını; Safevi baskısı altındaki Kürt hükümdar ve beylerinin stratejik çağrısının ve diğer Sünni Müslüman toplulukların yardım taleplerinin bu yönelişte güçlü bir etken olduğunu savunmaktadır.
Makalenin temel tezleri şu şekilde özetlenebilir:
1. Sultan Selim tahta çıktığında ilk hedefi Acem/Safevi iktidarı değil, Macaristan üzerine sefer düzenlemekti.
2. Kürdistan hükümdar ve beylerinin İdris-i Bidlisi öncülüğünde gönderdiği heyetler, Sultan’ı doğu seferine ikna eden başlıca ve güçlü bir etkendir.
3. Çaldıran zaferinden sonra Kürtler, Osmanlı paşalarının isteksizliğine ve ordunun savaşı sürdürmeyip Amasya’da kışlamaya çekilmesine rağmen, kendi topraklarını kurtarma sürecinde belirleyici bir rol oynamıştır.
4. Kürdistan’ın Osmanlı siyasi alanına katılması, büyük ölçüde gönüllü ittifaklar, karşılıklı taahhütler, beratlar ve istimaletnameler çerçevesinde gerçekleşmiş; bu süreç daha sonraki Memlük seferinin stratejik zeminini hazırlamıştır.
BULGULAR
Sultan Selim’in Macaristan Planı ve Batı Yönelimi
Sultan Selim’in tahta çıkış süreci, şehzadelik döneminde başlayan yoğun bir taht kavgasıyla geçmiştir. 1512’de babası II. Bayezid’i tahttan indirerek padişah olan, Acem Safevi devletinin burnunun dibindeki Trabzon’da yıllarca sancak beyliği yapan, Acem sınırları içindeki Bayburt ve Erzincan kalelerine seferler düzenleyip bunları Safevilerin egemenliğinden almaya çalışan, Şah İsmail’in 10-12 yılda Tebriz’den dört bir yana yayılarak geniş Akkoyunlu devletinin bütün topraklarından fazlasını bile ele geçirdiğini gören Sultan Selim’in Safevi devletinin Osmanlı devleti için oluşturduğu tehlikenin farkında olmadığı söylenemez. Üstelik Selim, 1511-1512’deki Şah Kulu Tekeli ve 1512’deki Nur Ali Halife İsyan ve savaşlarını da çok yakından takip etmiş, Safevi devletinin ve Şah İsmail’in ne yapmak istediğini çok iyi biliyordu.
İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name’de bu durumu açıkça ifade eder:
“Şehzade Selim, babasının rızasına uymak vacip olduğundan… birinci olarak yüce ataların ve ecdadın geleneği gaza, cihat ve İslam dairesini genişletme konusunda hep çabalamak olduğu… [halde] şimdi yıllardır bu sünnet, hatta farz-ı kifaye ihmale uğramıştır… Ayrıca Acem memleketleri çevresinde bir grup, özellikle mağlup Acem ülkesinde dinsiz Kızılbaş mesleğini ortaya atmıştır.”
Bu ifadelerden yapılabilecek çıkarsamalardan hareketle, Selim’in hem batıda gaza geleneğini canlandırmak hem de doğudaki Safevi tehlikesine karşı tedbir almak gerektiğinin farkında olduğu belirtilebilir.
Ama bu duruma rağmen, daha taht kavgası başlar başlamaz Selim’in esas niyetinin Acemistan’a sefer yapmak ve Şah İsmail ile taraftarlarını hedef alan nihai bir vuruşmaya girmek değil, önceki padişah atalarının yapmış olduğu gibi batıya, Avrupa’ya yönelik bir gaza ve sefer hareketine girişmek olduğu görülür. Gerçekten de, Selim, çoğu tarihçinin yazdığının aksine iktidara gelir gelmez Safeviler üzerine değil de Macaristan üzerine sefer yapmanın hazırlıklarına başlamıştır.
Aslında Selim, daha taht kavgaları döneminde yeniçerilerin desteğini kazanmak için batıya; Macaristan üzerine sefer yapma planlarını ortaya atmıştır. Padişahlık tahtına oturunca da ilk iş olarak bu yönde hazırlıklarına başlamıştır. Hatta 1513 kışı ile 1514 ilkbaharına kadar ne şehzade ne de padişah olarak Kızılbaşlarla uğraşma ya da doğuya; Acem üzerine sefer yapma gibi bir planı olmadığı belirtilebilir
Venedikli diplomatların raporları ve dönemin Osmanlı kronikleri, Selim’in 1513 kışını Edirne’de geçirirken Macar seferi için erzak ve asker topladığını doğrulamaktadır.
Kürt Heyetlerinin İkna Çabaları
Kürt hükümdar ve beylerinin Sultan Selim’i Macaristan yerine Şah’a yönlendirme çabaları, 1513 yılının sonlarına doğru yoğunlaşmıştır.
Aynı sırada Safevi egemenliği altındaki topraklardan başka heyetler, âlimler ve mektuplar da gelmeye başladı. Bunlar, Safevilerin kendi egemenlikleri altındaki Sünni halklara uyguladıkları zulmü ve Osmanlı topraklarına yönelik kışkırtmalarının doğurduğu tehlikeyi hatırlatarak Sultan’ı esasen Macarlara değil, Safeviler üzerine sefer yapmaya ikna etmeye çalışıyorlardı.
Bu çabaların arasında İdris-i Bidlisi başkanlığında bir Kürt heyetinin de var olduğu, Kürtdistan hükümdar ve beylerinin de bu heyet aracılığıyla Sultan Selim’i Safeviler üzerine sefer yapmaya çağırdığı, eğer bu sefere gelirse kendilerinin de Osmanlı ordusunun saflarında savaşacakları ve zaferden sonra Osmanlı devletinin tabiiyetini kabul edeceklerini belirttiler. Kürtlerin ikna çabalarını, bunun üzerine kararlaştırılan seferi, Çaldıran Savaşı ile ardından meydana gelen gelişmeleri ve Kürtlerin oynadıkları rolleri daha etraflıca gözden geçirmekte fayda var:
Sultan Selim padişah olduktan sonra Edirne’ye gittiğinde, Kürt heyeti de oraya varmıştı. İdris-i Bidlisi Selim Şah-name’de karar alma süreçlerinde Edirne’de olduğunu açıkça belirtir.
İdris-i Bidlisi, Macarlara karşı sefer hazırlığı yapılırken, Safevi egemenliği altındaki topraklardan pek çok mazlumun Sultan Selim’e gelip kendilerini kurtarma ümit ve isteğini ilettiklerini belirtir: Acem memleketlerinde fetret döneminin baş göstermesi ve âlemin genelinde fitne ve fesadın yayılması yüzünden, efendi ve köleler arasında düşkünlüğün baş gösterdiği tehlike içindeki memleketlerin mazlumlarının çoğu, Sultan Selim’in dergâhından yardım ve imdat istiyorlardı. Özellikle Acem ülkesinin avareleri ve Acem diyarının mazlumları, “Kızılbaş kavmin ve adları Sûfî olan kâfir kalpli isyankârların zulümleri yüzünden” evlerini barklarını terk etme yolunu seçmişler ve güvenli Osmanlı diyarına yönelmişlerdi. O günahkâr ve zalim topluluğun verdiği zararların haberleri ve ısrarının etkileri, uzun süredir itibar ve yetki sahiplerinin hatırlatmalarıyla Sultan Selim’in kulaklarına geliyordu.[1]
Bidlisi, başka bir yerde Şah İsmail’in boyunduruğundaki Acem diyarından gelen çağrıların sıklık ve sürekliliğini daha açık bir dille anlatır:
“O amansız acımasız zalim Kızılbaşların şerrinin ortadan kaldırılması yolunda Acem diyarının âlimlerinden, fakirlerinden ve mazlumlarından birtakım dilekler önceden ve sonradan, Sultan Selim’in dergâhına iletilmişti. Bu cümleden olarak zamanın fazıllarının önderi, o mülhit taifenin zulüm ve küfründen dolayı vatanını terk edip Horasan ve Maveraünnehir diyarına kaçan Hace Molla-yi Isfahanî’nin Farsça ve Türkçe manzum mektubu İslam padişahının huzuruna ulaştı.”[2]
Araştırmacıların Çaldıran zaferinden sonra Sultan Selim’in eline geçtiğini belirttikleri mektupların, aslında iyi incelenirse zaferden sonra Sultan’ın Osmanlı topraklarına dönmesi üzerine hayıflanmak ve Sultanı geri gelmeğe teşvik etmek için yazıldığı görülür.
İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name’de bu dönemi anlatırken belirtmese de, aslında Acem diyarının mazlumlarının arasında Sultan’ı doğuya; Safevi iktidarına karşı yöneltme talebiyle dergâha gelmiş İdris-i Bidlisi başkanlığındaki ve Mehemed Axayê Kelhoki’nin de içinde olduğu Kürt heyeti de vardı. Muhtemelen İdris-i Bidlisi bizzat Sultan Selim’in biyografik yaşamına ayırdığı Selim Şah-name gibi bir eserde kendi adını vererek Sultan’ı ikna etmeye geldiğini belirtme, Sultan’ın şanına yakışmayacak bir nezaketsizlik olacağı için doğrudan doğruya kendisinin Kürtlerin elçisi olarak geldiğini yazmamış, sadece genel olarak Acem diyarından mazlum ve fakirlerin bu tür taleplerle dergâha geldiklerini belirtmekle yetinmiştir. Buna rağmen, Bidlisi, Sultan’ın Safevilere karşı savaşmak için hazırlık yapacağı yerde Frenklere karşı girişimlerde bulunmasını doğru bulmadığını, asıl tehlikenin batıdan değil, doğudan geldiğini de açıkça vurgulamıştır. Aslında başka bazı tarihçi ve seyyahın yanında İranlı tarihçi ve araştırmacılar da İdris-i Bidlisi’yi Sultan Selim’i Şah üzerine sefer yapma konusunda ikna eden kişi olarak belirtirler. Örneğin İranlı tarihçi Muhammad Arif Mütercim, 1307 (1889/90)’de yazdığı Tarix-ê İnqilabê İslâm beyn el-Xasa we’l-’Am [3] adlı eserinde, İdris-i Bidlisi’yi “Sultan Selim’i İran’a saldırmaya zorlayan (kışkırtan) biri’ olarak belirtir.
Safevi boyunduruğu altındaki Kürt hükümdar ve beylerinin toplanarak, padişah olur olmaz Sultan Selim’i Şah İsmail üzerine bir sefer yapmaya ikna etmek için İdris-i Bidlisi başkanlığında bir heyeti İstanbul’a gönderdiklerine, böylesi bir seferde Kürt beylerinin kendi aşiret, teb’a ve askerleriyle Sultan Selim’in ordusunda çarpışacaklarını, zaferden sonra da Osmanlıya tabi olacaklarını açıkça belirterek, onu böylesi bir sefer için cesaretlendirmeye giriştiklerine ilişkin bilgiler, çok somut olarak o dönemin farklı kaynaklarında var.
Adını vereceğimiz ilk açık kaynak Şeref Han’ın Şerefname’sidir. Şeref Han eserinde en az iki kez; birincisinde Botan Beyliği’ni, ikincisinde Bitlis Beyliği’ni anlatırken konuya değiniyor.
Şerefname’nin Botan Beyliği ile ilgili bölümünde şöyle bir bilgi var:
Botan Beyi “Şah Ali Bey’le Bidlis Hükümdarı Emir Şeref arasında dostluk ve kardeşlik bağları güçlenince Osmanlı Sultanı Selim Han’a bağlılıklarını ilan ettiler ve kendisini, Diyarbekir, Ermenistan ve Azerbaycan vilayetlerini Kızılbaşların elinden almak için kışkırtmaya başladılar.”[4]
Şeref Han aynı konuya Bitlis Beyliği’ni anlatırken daha ayrıntılı bir biçimde değiniyor:
“Emir Şeref’in, babalarının ve atalarının mülkü olan Bidlis Vilayeti’ni, gasp etmiş olan Kızılbaşlardan geri almak konusundaki umudu gerçekleşmeyince ve bu iş bir süre gecikince, öte yandan Sultan Selim Han’ın bütün İran ülkesini istila etmek niyetinde olduğunu öğrenince; bu şartlardan yararlanmak için fırsatın elverişli olduğunu anladı ve araştırma alanının atlısı, başarı yolundaki kervanın reisi, temel kanunların ve detay kanunlarının mütehassısı, düşünülen ve işitilmiş olan defterlerin düzenleyicisi, kutsallık medresesinin müderrisi, Bedlis bilgininin oğlu düşünür İdris (Mevlana Hüssamedin-i Bidlisi’nin oğlu ünlü Mevlana İdris-i Bidlisi –M.C.) ve köklü Diyaeddin/Ziyaeddin ailesine yücelik, iyilik, ikbal ve devlet dileyenlerin seçkini Muhammed Ağa Kelhoki ile Al-ı Osman Sarayı’na itaat ve sadakatlerini ve tahtlarına bağlılıklarını sunmak konusunda anlaştı. Bunlar, Kürdistan beylerinden ve hükümdarlarından 20 kişiyi bu tedbirde kendilerine katıncaya kadar çalıştılar ve bir bağlılık ve itaat mektubu yazarak düşünür Mevlâna İdris’e ve Muhammed Ağa’ya verdiler; onlar da bunu yüce eşiklere sunmak üzere hemen İstanbul’a hareket ettiler.”[5]
İlginç olan, bu bilginin Şeref Han’ın Şerefname’yi yazdığından yaklaşık 80 yıl önce birkaç kez Osmanlıya ve Acem’e/İran’a gidip gelmiş olan, Şah İsmail’le tanışan, ardından Mısır Memluklarına karşı başlatılan Mercidabık seferinde Sultan Selim’in yanında bulunan Venedikli bir asker ve soylunun seyahatname tarih karışımı eserinde de belirtilmiş olmasıdır.
Venedikli Giovanni Maria Angiolello Life and Acts of King Ussun Casano (Uzun Hasan) adlı raporundaaynen Şeref Han’ın Şerefname’sinde olduğu gibi Sultan Selim’in başta Bitlis Beyi olmak üzere sınır boylarındaki Kürt beylerinin teşvikiyle (hatta kışkırtmasıyla) cesaret alarak Şah İsmail’le savaşmak için İran üzerine sefer düzenlediğini belirtir:
“Sûfi (Şah İsmail –M.C.), Tebriz’de bulunduğu sıralarda, Türk (Osmanlı –M.C.) sınır bölgesinde hükümet etmekte olan yan kolu beylerin bazıları, ordunun (Safevi ordusu –M.C.) Horasan’a gönderildiğini görünce Osmanlı Sultanı ile anlaşıp onu İran’a saldırmaya davet ettiler. Büyük Türk’ün (Sultan Selim’in –M.C.) bu daveti kabul etmeye asla cesareti yoktu. Ama beylerden bazıları büyük olunca ve özellikle Sûfî’nin (Şah’ın –M.C.) Bitlis dağlarında oturan düşmanı Kürtlerden bir grubun kendisini onunla savaşmaya davet ettiklerini görünce Tatarların (Şah İsmail Horasan’a kendileriyle savaşmaya gitti diye bilinen Özbekler –M.C.) gücünün ölçüsünden haberdar olduğundan, Sûfi’nin zorluklarla karşı karşıya kalacağını anlayıp 1514 yılında ordu toplamaya ve İran üzerine yürümeye karar verdi. Eğer Sûfi Tatarlarla yaptığı savaşta zafer kazanırsa; onu mahvetmek için Sultan (Mısır Memluk Sultanı –M.C.) ile elbirliği yapacağını çok iyi anlamıştı. Bu yüzden İstanbul’dan hareket edip sayısız miktarda askerle Amasya’ya (aslında Sivas’a, dönüşte Amasya’da konakladı –M.C.) yöneldi. Burada bırakılması zorunlu olanları bıraktıktan sonra mayıs ayında Tokat’a doğru yürüyüşe geçti.”[6]
İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name adlı eserinde, işin başında, Kürtler adına Sultan’ı Acem seferine ikna etmek için Edirne’ye geldiğini belirtmese de eserinin başka bir yerinde aynı bilgiyi daha o zaman başka bir vesileyle vermekte ve Şeref Han’la Giovan Maria Angiolello’yu doğrulamaktadır.
Selim Şah-name’de Çaldıran Savaşı zaferinden sonra ordunun o kış Tebriz dolaylarında kışlamasının sakıncalı olacağı, ordunun dönüp Osmanlı topraklarında kışlaması hakkında paşa ve vezirlerden görüş çıktığını, Sultan Selim’in de buna uyduğunu, bahar gelince tekrar Safevi topraklarına dönerek fethin tamamlanmasının kararlaştırıldığını belirtir. Anlaşma uyarınca ve Sultan’ın da fermanıyla İdris-i Bidlisi Urmiye’den Malatya’ya kadar olan topraklardaki Kürt beylerinin yanına giderek onları kendi beylik ve kalelerini Safevilerden kurtarmak için ayaklanmaya ikna etmeye koyulur.
Onlara ilkbaharla birlikte Osmanlı ordusunun İran’a dönerek fethi tamamlama kararı aldığını da bildirir. Bunun üzerine Kürt hükümdar ve beylerinin her biri kendi kale ve şehirlerini Safevilerden kurtarmak için yörelerine gider ve ayaklanırlar, önemli sayıda han ve bey kalelerini kurtarır, kimileri de ayaklanma halindedir.
Fakat Amid ve Diyarbekir eyaleti içindeki Mardin, Ergani, Harput, Urfa gibi miras hakkı olarak doğrudan doğruya herhangi bir Kürt beyinin yönetiminde olmayan şehir ve kaleler henüz kurtarılamamıştır. Amid’de ayaklandığından dolayı Safevi askerlerince muhasara altında tutulan halk, Osmanlı Ordusu’nun gelmesini dört gözle beklemektedir. Kürt hükümdar ve beyleri anlaşarak İdris-i Bidlisi’nin komutasında birlikte Amid’i ve söz konusu diğer benzer yerleri kurtarmakta anlaşırlar. İlk olarak gidip Amid/Diyarbekir surlarını kuşatırlar.
İlkbahar gelince Amasya’da kışlamış olan Osmanlı ordusu Safevi topraklarına bir türlü dönmez, hatta Kürtler bir ara ordunun Dulkadir Beyliği üzerine gönderildiğini duyunca aşırı tedirgin olurlar. En büyük kaygıları da Osmanlı ordusunun geri gelmemesinden cesaret alacak olan Şah İsmail’in ordularını yeniden Kürt kalelerine saldırtması ve daha büyük kin ve nefretle her tarafı tekrar ele geçirmesidir.
Bu tedirginlik içinde, Kürdistan han ve beyleri tekrar toplanarak İdris-i Bidlisi’yi taleplerini içeren bir mektupla Amasya’ya doğru yola çıkarırlar. Selim Şah-name’de içeriği anlatılan Kürt beylerinin o mektubunda başka tespit ve taleplerle beraber, Şah İsmail’in ve taraftarlarının Sultan Selim’i Çaldıran Savaşı seferine kışkırtanların esas olarak Kürtler olduğuna inandıkları ve bu nedenle de Kürtlere büyük bir kin ve düşmanlık besledikleri, eğer Osmanlı ordusu yardıma yetişmezse Safevi ordusunun Kürt beldelerine büyük bir zarar verebileceğini de derin bir endişeyle belirtirler. Selim Şah-name’de bir yerde 25 başka bir yerde 40’tan fazla olduğu belirtilen Kürdistan hükümdar ve beyleri mektuplarında aynen şunları belirtirler:
“Bizim beldelerimiz ve meskenlerimiz Kızılbaş beldelerinin yakınında, hatta hemen bitişiğindedir. Zira Diyarbekir’in, Azerbaycan’ın ve Bağdat’ın ortasında kalmıştır. Yıllardır bu ilhat şiarlı taife Kürtlerin kökünü ve damarını zulüm kılıcıyla kesmiştir. On dört yıldır onların bu temiz itikatlı taifeye (Kürtlere –M.C.) karşı dini ve dünyevi olarak büyük bir düşmanlıkları vardır. Kızılbaşlar İslam sultanının bu tarafa yönelişinin en büyük nedeni olarak da Kürtlerin çağrısını göstermektedirler. Mücahidler Sultanı, bu cihadı tamamlama ve bu beldelerin halkını güçlendirip refaha ulaştırma konusunda padişahça bir merhamet gösterse… Yıllarca zulüm ve baskı yüzünden zayıflayıp güçsüzleşen bu taife, kendi başına o sapkın topluluğa ve orduya karşı koyma gücüne sahip değildir.”[7]
Mektubun bu bölümünden de anlıyoruz ki Kürtlerin Osmanlı Sultanı Selim’i Safeviler üzerine sefer yapaya çağırması, bu yolda onu ikna etmeye, kimilerine göre kışkırtmaya ya da cesaretlendirmeye çalışması, sonradan uydurulmuş bir hikâye değil, bizzat sıcağı sıcağına o zaman bilinen ve Safevilerce Kürtlere karşı daha aşırı bir kin ve nefret, Kürtlerce de Safevilerden aşırı bir korku ve endişe kaynağı olarak görülen somut bir olaydır.
Bu girişimlerden sonra Sultan Selim Macaristan üzerine sefer yapmaktan vazgeçip doğuya; Acem’e; Şah İsmail’e karşı sefer yapma hazırlıklarına başladı.
Selim, doğu seferine ikna olduktan sonra yeni bir engelle karşılaştı. Kendi paşa ve vezirleri sefer konusunda muhalefet ettiler. Sultan dini fetvalar ve padişahlık fermanıyla kendilerini sefere boyun eğdirdi.
Edirne Toplantıları ve Muhalefet
Sultan Selim, 1514 kışında Edirne’de iki önemli toplantı düzenledi. İlki vezirler, paşalar ve beylerle yapılan stratejik toplantıdır. Feridun M. Emecen’in aktardığına göre, veziriazam Hersekzâde Ahmed Paşa başta olmak üzere paşalar sefere sıcak bakmamış, Anadolu’daki karışıklıklar ve askerin isteksizliği gerekçe gösterilerek II. Bayezid’in batı siyasetinin sürdürülmesi tavsiye edilmiştir. Sultan Selim bu muhalefete öfkeyle karşılık vermiş ve kararının kesin olduğunu bildirmiştir.
İkinci toplantı din âlimleriyle yapılmış ve Şah İsmail ile Kızılbaşların tekfir edilmesi yönünde fetvalar alınmıştır. Bu fetvalar, seferi meşrulaştırmak ve askeri teşvik etmek açısından kritik öneme sahipti. Ancak fetvalara rağmen ordunun ganimet beklentisi ve doğu seferine karşı temkinli yaklaşımı, süreç boyunca devam eden bir muhalefet olarak kalmıştır.
Başlayan seferin izlediği zikzaklı seyir
Sefer başladıktan sonra, ordu içindeki muhalefet dinmedi, yol boyunca bir isteksizlik hareketi hep cıvıldadı, özellikle Acem sınır şehri olan Erzincan’da Şah ordusuyla karşılaşacağını sanarak sefere çıkan yeniçeriler, diğer askerler, komutanlar ve beyler Safevi topraklarında Tebriz’e doğru içerlere ilerleyip bir türlü Şah ordusuyla buluşmama karşısında homurtular yaygınlaştırdılar, geri dönme isteklerini ileri boyutlara vardırarak Sultan’ın en güvendiği adamlar aracılığıyla ona iletler. Talep Sultan’ı kelle uçurtacak derecede kızdırdı.
Çaldıran Savaşı büyük bir zaferle kazanıldığı ve Safevi başkenti Tebriz ele geçirildiği halde feth ya da yağma edilmedi.
Sultan Selim, farklı görüşe sahip olduğu halde, paşa ve komutanların büyük çoğunluğunun isteği karşısında orduyu gerisin geri Osmanlı topraklarına çekti.
Amasya’da kışlanması, ertesi baharda tekrar Acem seferine dönülüp fethin tamamlanması kararı alınmış olmasına rağmen Safevi topraklarına geri dönme bir türlü gerçekleşmedi, onun yerine Dulkadirlilerin memleketlerine Beylerbeyi (Selimname’lerden birinin müellifi olan Şükrü-yi Bidlisi’ye göre Kürt) Sinan Paşa komutasında bir Osmanlı ordusu gönderilerek bura Osmanlı topraklarına katıldı.
Kürt Beylerinin tekrar toplanarak Sultan’ı yardıma çağırmak üzere İdris-i Bidlisi’yi Amasya’ya göndermesi üzerine, belli ki İdrisi Bitlis-i ve Kürt beylerine duyduğu büyük inanç ve güven nedeniyle, Sultan, Bıyıklı Mehmed Paşa komutasında bir orduyu Amid’e göndererek kendisi ordunun esas kısmıyla İstanbul’a gitti.
Sultan Selim’in olmasa bile, en azından Osmanlı vezir, paşa ve beylerinin, yeniçeri, sipahi ve diğer askerlerin, Safevilere karşı seferler ve zafer kazanıldığı halde Acem topraklarını Osmanlı topraklarına katma konusunda pek hevesli olmamaları nedeniyle, İran Seferi ve Çaldıran Savaşı’nın itici (kimilerine göre kışkırtıcı) gücünün, Osmanlılardan ziyade Kürtler ve Safevi egemenliği altında ağır koşullarda yaşayan Sünni mezhepli diğer halklar olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Kürtler çağrıcı olarak kalmadı, bu süreç boyunca yapılan savaşlarda elde edilen zaferlerin getirdiği ortam ve koşullarda sadece İran Safevi devletinin egemenliği altındaki Kürdistan topraklarının Osmanlı devletine katılmasında değil, Memluk devletine son verilerek Osmanlının kutsal şehir ve toprakları da içeren Darü’l İslam’a yayılmasında da tayin edici bir rol oynadılar.
Çaldıran Savaşı ve Kürt Katılımı
Osmanlı ordusu 23 Ağustos 1514’e kadar Acem topraklarında hiçbir Safevi gücüyle karşılaşmadan bugünkü İran’ın sınırları içinde bulunan Xoy/Hoy’a yakın Çaldoran/Çaldıran ovasına geldi. Orada Şah İsmail’in elli bin kişilik ordusuyla karşı karşıya geldi.
Yirmi yedi yaşındaki genç Şah İsmail en önde ordusunun başındaydı. On dört yıl boyunca o güne dek girdiği bütün savaşlarda en ön safta çarpışmış, bütün savaşları kazanmış, düşmanlarını hezimete uğratmıştı. Artık taraftarlarınca ölümsüzlüğüne bile inanılıyordu. Venedikli tüccarın şahit olduğu gibi, her savaş ve zaferden sonra Kızılbaşlar ‘Şah! Şah! Şah!” diye bağırıyorlar, ona bir tanrı gibi tapıyorlardı. Şah İsmail Horasan ve Herat’tan Fırat boylarına, Şirvan Şamahi’den Basra Körfezine kadar geniş alanlarda 14 yıllık savaşlarının tümünü kazanarak tanrısal ölümsüzlüğünü kanıtlamıştı. Müritleri de kendisi de artık buna inanıyordu.
Osmanlı Ordusu ise iki kat gücündeki sayısıyla, özellikle Safevi ordusunda olmayan barutla ateşlenen toplarıyla üstün durumdaydı.
Savaş 23 Ağustos’ta başladı. Şah İsmail en önde savaşa tutuştu. Osmanlı topları gümbürdeyince Safevi süvari atlarını ürküttü, kargaşa başladı, önce Safeviler kazanıyor gibi oldu ama sonuçta Osmanlı ordusu daha fazla dayattı. Şah İsmail yaralanarak attan düştü. Başka bir ata bindirilip savaş meydanından kaçırılarak kurtuldu. Safevi ordusu maddi ve manevi olarak çöktü, yenildi, dağıldı.
Tarihçiler, Şah İsmail’in bu savaşta aldığı yenilgiyle manevi olarak şok geçirdiğini, ölümsüzlük ve tanrısallığına olan inancını tamamıyla yitirdiğini ve o günden sonra bir daha ordunun ön saflarında savaşamayacak derecede içine korku girdiğini söylerler. Safevi ordusunun, aynı zamanda tarikatın ‘mürşid-i kâmil’i olan Şah’ın ve tüm Safevi Kızılbaş taraftarlarının manevi kayıplarının maddi kayıplarından büyük olduğu konusunda çok yaygın bir kanı var.
Osmanlı ordusu, zaferini, esirleri, meydanda kalan mal, eşya, mücevher, kadın gibi büyük ganimetleri toplayarak kutladı. Tarih’te bu kadar önemli sonuçları olan ve bir türlü unutulmayan Çaldıran Savaşı, bazı tarihçilere göre bir, bazılarına göre ise iki gün sürmüştür.
Şah İsmail önce Tebriz’e kaçtı, Sultan Selim’in ordusuyla Tebriz’e doğru geldiği haberini alınca orayı da terk ederek İran’ın içlerine doğru; Dargüzin şehrine çekildi.
Sefere devam mı, geriye dönme mi…
Sultan savaşa devam ya da geri dönme konusunu karara bağlamak için büyük vezirlerden, itibar sahibi beylerden, muhacir ve ensar toplamından oluşan bir kurul oluşturdu; saltanat makamı İstanbul’a mı dönülmeli, yoksa Acem memleketinde kalarak o kışı Azerbaycan’da kışlayarak dinlenmeli ve baharla birlikte fetih tamamlanmaya, Şah İsmail’in saltanatına büsbütün son vermeye yönelik bir yol mu seçilmeliydi?
Büyük vezirlerin ve paşaların çoğu, hatta ileri gelen komutanların hepsi ve askerler, dönüş ve ricat görüşünü yeğleyip seçtiler.
Sultan Selim, Tebriz’in tanınmış âlim ve yöneticilerinden bin kadarını (bazı kaynaklarda bin yedi yüz[8]), İstanbul’da önemli makamlarda görevlendirmek üzere yanına alarak yola koyuldu. Dönüşte daha kuzeyden bir yol izlendiğinden Nahicevan’a varıldı. Ordu ve yöneticiler arasında, ayrıca onlarla Sultan arasında ayrılıklar dinmedi.
Aras Suyu geçilirken taşkın sebebiyle hayli insan ve hayvan suya kapıldı, açlık da üst seviyeye ulaşmıştı. Yeniçeriler, bazı vezirlerin ve beylerin de tahrikiyle Aras kıyısında padişahın çadırının etrafını sararak, parça parça olmuş elbiselerini mızraklarının ucuna takarak nümayiş yaptı ve Anadolu’ya dönülmesini istediler.[9] Bunun üzerine Amasya’da kışlanması kararı alındı ve Anadolu tarafına dönüldü.
Nahicevan’dayken Sultan, dönüşü hazmedemediği için Vezir Mustafa Paşa’yı (muhtemelen İstanbul’da sefere karşı görüş belirten üç vezirden biri –M.C.) önce dilsiz biri aracılığıyla atının kuskununu kestirip at üzerinden düşürerek alay konusu ettirdi, ardından vezaretten azlederek Defterdar Piri Çelebi’yi vezaret makamına getirdi.[10]
Sonra dönüş yoluna devam edildi. Yol üzerinde Senur denen bir köye konaklandı ve Safevi egemenliğindeki Bayburt kalesinin fethi için asker gönderildi. Zorlu bir savaştan sonra kale fethedilerek o zaman Mirahur olan Bıyıklı Mehmed Paşa’ya verildi. Yörenin Trabzon ve Şebinkarahisar’la birlikte bazı Osmanlı şehir ve kaleleri de buraya tabi kılındı. Ardından Kiği Kalesi fethedildi. Orada Sultan Selim bu sefer Veziriazam Hersekzâde Ahmed Paşa (O da İstanbul’da İran seferine karşı çıkmıştı, muhtemelen bu muhalefetini hep sürdürdü –M.C.) ile Dokakinli Ahmed Paşa’yı vezaretten aldı.
Şükri-yi Bedlisi söz konusu vezirlerin azledilip çadırlarının başlarına yıkıldığını belirtir, sebep olarak da Osmanlı Ordusu Bayburt Kalesi’nin fethiyle meşgulken, kimi yeniçerilerin ve sipahi askerlerinin Sınur (Senur) Köyü yakınlarındaki Nergile Zaviyesi’ne ve etrafındaki köylere saldırmalarını, nice köylerin yakılıp yıkılmasını, Hersekzade ile Dukakizade’nin bu yeniçeri ve sipahi zulmünün önüne geçmemeleri nedeniyle padişahın duyduğu öfkeyi gösterir.[11]
İdris-i Bidlisi ise yol boyunca kış, kar ve soğuğun erken bastırması, kıtlığın baş göstermesi, yem ve yiyecek bulunmaması ve Tebriz’de kalınmamasına gerekçe edilen sıkıntılardan daha büyük felaket ve sıkıntılara uğranması, insan ve hayvanların telef olması nedeniyle padişahın büyük bir öfke duyduğunu belirterek şöyle ilave eder: “Bu vartadan canını kurtaran herkes Bayburt şehrine vardı. Zayıf ve lanetlenmiş gruplar orada Anadolu’nun her yerine dağıldı. Sultan orduda düşkünlük görünce fesat çıkaranlardan intikam almak istedi. Nifak ve alçaklık edildiği zaman için şimdi intikam anı geldi dedi. Yüksek makamlı vezirlerden üç kişiyi azlederek onlardan intikam aldı. Ayrıca Osmanlı’nın sadrı olan kazaskeri (Rumeli Kazaskeri Müeyyedzade’yi), makamından zelil ve rezil bir şekilde indirdi. Sancak beylerinden ve yeniçerilerden herkese yargı yolunu gösterdi. Şiarı ihlas olan herkesin makamını büyüklerin başköşesine yükseltti.”[12] Büyük ihtimalle Şükri-yi Bidlisi’nin belirttikleri bahane, İdris-i Bidlisi’ninkiler de esas sebeplerdi.
Nihayet Sultan Selim ordusuyla 2 Şevval 920/20 Kasım 1514’te (bazı yerlerde 24 Kasım) Amasya’ya vardı ve orada kışlak kuruldu.
Bu arada, İstanbul’a dönme ile yeni bir sefere hazırlanma tartışmaları ve devlet erkânıyla askerlerin huzursuzluk çıkarmaları Amasya’da da bitmedi. Ordu kesinlikle sefer istemiyor, İstanbul’a dönmek için ayak diretiyordu.
Bu nedenle Sultan Selim Amasya’da kışı huzur içinde geçirmedi. Bir taraftan kış sonrası yeni sefer için hazırlıklar ve planlar yapmaya çalışırken diğer taraftan artık yeni bir sefere çıkmak istemeyen ve bu yüzden aralarında ciddi bir çekişmenin hâkim olduğu devlet adamları ve askerlerle uğraşmak mecburiyetinde kaldı.[13] Bu dönemde özellikle huzursuzluk çıkaran yeniçeriler ana hedefini oluşturacaktı. Yeniçeriler iktidarı vermiş oldukları destekle elde etmiş olan padişahın kendi istemleri doğrultusunda hareket etmesini istemekteydiler. Tabii, padişahın da onların vesayetini hazmetmeye niyeti yoktu. Fakat sefer ortamında iki kez çıkardıkları isyana tahammül etmek zorunda kalmıştı. Ama Amasya’da çıkarılan karışıklıkları unutacak gibi değildi.[14]
Yeniçeriler, Piri Paşa’nın ve padişahın hocası Halimi Çelebi’nin evlerini geceleyin basıp mallarını yağmaladı (22 Şubat 1515). Piri Paşa ile Halimi Çelebi canlarını zor kurtardı. Padişah planladığı sefer öncesi asıl dayanağı olan yeniçerilerin bu hareketini hoş görecek bir durumda değildi. Bu vesileyle ortalık karıştı ve birçok dedikodu türedi. Bunlardan biri Dukakinzade’nin Dulkadırlı Alaüddevle Bey ile haberleştiği idi. Padişah bu olayın iç yüzünü öğrenmek için muhtemelen veziriazamı çok sıkıştırmış, fakat bir sonuç alamayınca isyan hareketinden on gün kadar sonra sert şekilde tartıştığı veziriazamını kendisine hâkim olamayarak hançerleyip yaralamış, sonra da idam ettirmişti.
Sultan Selim hesaplaşmanın geri kalan kısmını da İstanbul’a bırakarak bundan sonra sınırın önemli stratejik bir kalesi olan Safevi egemenliğindeki Kemah Kalesini almak, Osmanlılar, Memluklular ve Safeviler gibi üç büyük devlet arasında istikrarsız zikzaklı; gâh ona, gâh ötekine tavizler veren ya da yaslanan küçük Dulkadir Beyliği’nin yarattığı huzursuzlukları ortadan kaldırarak bu meseleyi kökten çözmek ve Şah İsmail’in Kürdistan’daki egemenliğine başkaldırmış Kürt beylerinin Şah İsmail’in tehdidi karşısında içine düştükleri ateş üstündeki bekleyişlerine ve yardım çağrılarına kesin bir cevap vermek yakıcı bir hal almıştı.
Sultan Selim bunlara öncelik vermeye başladı. Kemah Kalesi “Erzincan topraklarıyla tam bir bağlantı içinde bulunduğundan, o kalede … kalan bazı taşkın Kızılbaş taifesince Erzincan ve Bayburt halkına ve askerine, o bölgeye gelip giden topluluklara çeşitli saldırılar ve baskılar yapıldığından her halükarda o kalenin zapt edilmesi, din ve devletin önemli işlerinden ve Ermen vilayetinin huzur ve güveninin sağlanmasının gereklerinden göründüğünden”[15], muhasara ve gözetleme altına alınsın diye önce komutanlarının emrinde bir asker göndererek, ardından bizzat kendisi de yeniçerilerle vararak zorlu bir çatışmadan sonra kaleyi zapt etti.
Dulkadiroğullarının üzerine gönderilmek üzere de Kürt Sinan Paşa komutasında bir ordunun hazırlanmasına ferman verdi.
Çaldıran Savaşı’ndan sonra Kürdistan
Çaldıran Savaşı’nda Kürdistan hükümdar ve beyleri, İdris-i Bidlisi’nin organize ettiği ordularla Osmanlı saflarında yer aldılar. Şeref Han, Bitlis Beyi Emir Şeref’in savaşta Sultan’ın maiyetinde olduğunu ve savaştan sonra kendi topraklarını kurtarmak üzere harekete geçtiğini belirtir.
Kürdistan hükümdar ve beyleri kendi aşiret, asker ve taraftarlarıyla Çaldıran Savaşı’nda yer alıp kesin zafer elde edildikten sonra her Kürt hükümdar ve beyi kendi miras hakkı olan kale ve beyliklerini Safevi komutan, halife ve beylerinden almak üzere yola koyuldu.
Osmanlı ordusunun Tebriz’de kışlamak için kalmayacağı ve ilkbaharda sefere tekrar başlamak üzere döneceği kararı verilerek Osmanlı topraklarına; Amasya’ya geri çekileceği anlaşılınca, Sultan Selim’in Kürdistan beyleriyle anlaşması gereği, beylerin her birinin kendi memleketini kurtarmaya gitmesi, İdris-i Bidlisi’nin de Kürdistan’da kalarak tek tek Kürt beldelerini dolaşması, Sultan adına verilmiş kararları ve onun tam desteğini tüm beldelere iletmesi, Kürt beyleri ve hükümdarları arasındaki ilişkileri koordine etmesi, ayrıca onlarla Sultan arasında sürekli bir iletişim köprüsü olması kararlaştırıldı.
İdris-i Bidlisi, Kürdistan’ı baştanbaşa katetmek üzere Urmiye ve Şino’dan sefere başladı.
Aslında anlaşıldığı kadarıyla Acemistan’ın fethi tamamlanmadan ve Şah İsmail tahttan indirilmeden Osmanlı Ordusununun Amasya’ya dönme kararı, her ne kadar ilkbaharda geri dönülecek diye karar alınmışsa da Safevilerin egemenliği altındaki Sünni halklar, emirlikler; özellikle de bütün varlık ve umutlarını bu sefere bağlamış, sefer konusunda Sultanı ikna ederek var güçleriyle onunla omuz omuza, aynı saflarda Çaldıran Savaşı’nda çarpışmış Kürdistan hukundar ve beyleri arasında kaygılara neden olmuştur. Bu karar, İdris-i Bidlisi’nin sert karşı çıkışından da anlaşıldığı gibi Kürtlerin beklemediği bir şeydir. Galiba Kürtler arasındaki bu kaygıları ortadan kaldırmak, maneviyatlarını ve savaş azimlerini yükseltmek için İdris-i Bidlisi’nin Kürdistan’da kalması ve tek tek Kürt beylerini yerlerinde ziyaret etmesi kararlaştırılmıştı. Selim Şah-name’de yer alan aşağıdaki bilgiler, bu tespitleri doğruluyor:
“Alem sultanı (Sultan Selim –M.C.) zaferden sonra Tebriz mülküne geçince, ordu Anadolu’ya dönmek üzere toparlandı ve padişah Amasya’ya ayak bastı. Fakat padişahın gönlünde Acem’in fethi sağlam bir şekilde yer etmişti. ‘Kızılbaş’ın zulmü baki kalmaz’ diye Acem meliklerine (Safevilerin egemenliği altındaki Kürt meliklere –MC) müjde gönderdi. Sultan’ın menşurları, Kürt şehirlerine ve Diyarbekir’e yayıldı: ‘kutlu sefer kesindir, Acem’in fethi yolundaki görüş muhkemdir. Bahar mevsimi gelip çatınca felek gibi yüce bir sancak açacağım, o yöredeki muhlis kişiler, kışın yiğitlikle kaleleri korusunlar. Yiğitliği şiar edinen dostlar, sadakate layıktırlar ve ihlasla iş yaparlar.”[16]
“Zafere ulaşmış sancakların Tebriz şehrinden dönerek celalet güneşinin hilafet burcunda saadet diyârı Amasya diye meşhur olan şehirde görünmesinden sonra, Sultan’ın İran memleketlerinin nizamını tamamlamak yolunda önceki hareketine dayanarak yüce taht merkezinden baharın başlarında İran seferini tekrarlamaya kesin niyetlidir diye bölgelerin ve şehirlerin melikleri ile hâkimleri adına fetih hükümleri gönderilmişti. [17]
Kürdistan’ın Kurtarılması ve Osmanlı Paşalarının İsteksizliği
Savaş sonrası gelişmeler, Kürtlerin asıl rolünün ortaya çıktığı evredir.
Çaldıran zaferinden sonra Kürdistan hükümdar ve beyleri, İdris-i Bidlisi’nin koordinasyonunda kendi bölgelerine dönerek Safevi komutanlarını kovmaya başlamışlardır. Bitlis, Çemişkezek, Palu, Eğil, Atak, Tercil, Sason, Hazzo, Silemani/Sılivani, Swêdî gibi beylikler sırayla kurtarılmıştır. Diyarbekir (Amid) ise doğrudan Kürt beyliği olmayan bir merkez olduğu için ayrı bir strateji gerektirmiştir. Bazı kaynaklara göre 25 bazılarına göre 40 Kürdistan hükümdar ve beyi kendi ordularının başında İdris-i Bidlisi komutanlığında birleşik bir Kürdistan ordusuyla halkı sur içinde Safevilere karşı ayaklanmış olan Amid’i kuşattı. Osmanlı ordusunun da yardımıyla Amid’i ve bağlı herhangi bir beye bağlı olmayan diğer şehir ve kaleleri kurtarma yolunu seçti.[18]
Kürdistan memleketlerinde Bradost beylerinin tasarrufunda olan Urmiye vilayetinden başlayarak sırasıyla İmadiye, Soran, Buhtan, Nemiran, Rojgan/Rojkan, Eyyubiler ve diğer mirlikler, Çaldıran Savaşı artıkları Kızılbaşlarla vuruşup savaşma hazırlıklarına başlamışlardı.
Önce Şeref Bey, Bitlis kalesini, şehrini ve kendi hanedanına eskiden bağlı yerlerin önemli kısımlarını Kızılbaşlardan aldı.[19]
Aynı şekilde, o sıralarda Hısn Keyf ve Siirt’in varisi olan Melik Halil Eyyûbi, Şah’ın damadı olmasına rağmen[20] malını mülkünü, kuşatma ve savaştan sonra Muhammed Ustaclu almıştı. O, Kürdistan beyleri ve büyükleriyle ittifak ederek önce Siirt şehrini ve bağlı yerleri Safevilerin elinden aldı. Hala Muhammed Ustaclu’nun kardeşinin elinde bulunan Hısn Keyf kalesiyle şehrini ve bağlı yerleri defalarca kuşatma girişiminde bulundu.
Sason hâkimi Muhammed Bey de Kızılbaş ordusunun ileri gelen beylerinden ‘Siyah Kullar’ın emrinde bulunan Herzen (Garzan) memleketini kuşatıp Safevi ordusunu yenilgiye uğrattı…
Diyarbekir civarındaki bütün Kürdistan beyleri içinde, soyluluk ve seyyitlikle adlanmış olan Ahmed Bey Zarraki, Atak kalesini, Miyafarikeyn (Meyafarkin) şehrini ve başka yerleri zapt edip Kızılbaşların zulmünden arındırdı. Kasım Bey Merdisi (Mirdasî) ise Egil kalesi ile bağlı yerleri ve Hani’yi ‘’bileğinin gücüyle’’ ele geçirdi. Amid halkının desteğiyle Ahmed Bey ve Kasım Bey görevlerini yerine getirdiler.
Cemşid Bey Mirdasî Palu kalesini ve memleketini kılıç darbesi ve sağlıklı tedbirlerle almış, sancağı o kalenin zirvesine dikmişti.
Aynı şekilde Boxti ve Cezire hâkimi de Musul’a hâkim olan Kızılbaşlar topluluğunu donatımlı bir orduyla yenilgiye uğrattı. Soran hâkimi Seyyid Bey, Erbil ve Kerkük memleketini ele geçirip bütün Kızılbaşları o diyardan temizledi.
Ardından Kürdistan memleketleri hâkimlerinin her biri Sultan’a olan ahit ve biatlerinde sadık kalıp İdris-i Bidlisi aracılığıyla teb’alık ve taraftarlıklarını, ayrıca fedakârlık yolunda ilerlediklerini bildiren mektuplarını dergâha gönderip Acem memleketlerini fethederek bu memleketlerin karanlık zalimlerden tamamen kurtarılmasını sağlamak amacıyla ‘’Padişah’ın kutlu düşüncesi’’nin harekete geçmesini dilediler.
Amasya’dan Kürt beylerine ‘ilkbaharda ordayız’ mektupları
Ordunun Amasya’da kışladığı o kış, yetkililer, gelecek baharın başlarında Acem memleketlerinin durumunu düzeltmek için “padişahın kutlu azmi ve günden güne artan ikballi niyeti kesindir” diye Kürdistan hükümdar ve beylerine mektuplar gönderdiler. Sultan’ın emirlerinin tebliği ve ileri gelenlerin padişaha bağlılığa daveti İdris-i Bidlisi’ye yüklendiğinden ve Kürdistan, Diyarbekir, özellikle Amid şehri meliklerinin mensur ve fetihnameleri onun sorumluluğu altında olduğundan ‘’Çaldıran Savaşı’nda elde edilen zaferin ve Safevilerin hezimete uğramalarının müjdelerini yayıp bildirmiş, kendisiyle arkadaşlıkları ve din kardeşlikleri bulunan Amid şehri ileri gelenleri, Kızılbaşların zulüm ve baskılarından usandıklarından dolayı, Sultan’ın davetçisi olarak davetine uymuşlar, hiç beklemeden Muhammed Han Ustaclu’ya bağlı olarak Amid şehri yönetiminde makam sahibi olan bütün Kızılbaşlardan bazılarını ihraç, bazılarını da öldürüp “minberlerin başlarını İslam sultanının adıyla taçlandırıp canlandırmışlardır.”[21] Amid’e komşu bulunan Kürdistan melik ve beyleri ardından Safevi zulmünden kurtulmak için ayaklanan Amid halkının yardımına da geldi.
. Aynı sırada Şah İsmail’in durumu
Şah İsmail hezimet sırasında Irak’ta kaçış yolu olan Hemedan ve Dergüzin’de, Sultan Selim’in dönüş haberini duyunca bütün hızıyla hükümet merkezi Tebriz’e döndü, Azerbaycan memleketini son derece perişan halde gördü. Halkın, askerlerini çoğunlukla beldelerdeki reaya ve sakinler eliyle öldürülmüş, mallarını, çoluk çocuklarını esir edilmiş ve yağmalanmış buldu.
Şah, iktidarı süresince halka yaptıklarının tümüne aynı şekilde kendi taraftarlarının duçar olduklarını gördü. Aslında o beldelerin tamamından tam bir intikam almak istiyordu, fakat askerlerinin durumunun çok perişan olduğunu gördü. Eğer reayayı ve orada ikamet edenleri de perişan ederlerse ne mülke malik olacak ne görüşleri doğrultusunda orduya sahip olacaktı. Her halukârda naiplerinin ve akıl sahibi kimselerin görüşleri doğrultusunda bir defada reayanın bütün suçlarını bağışladı ve kan, garaz ve mal davalarını ortaya sürmedi. Ancak memleketin tedariki ve Kürdistan meliklerinin tasarruflarından korunması yolunda Muhammed Ustaclu’nun kaymakamlığını, Hani’ dahil bütün Diyarbekir eyaletinde onun kardeşi Karabey’e (Kara Han Ustaclu –M.C.) tevdi etti ve aceleyle Çapakçur yolu üzerinden Diyarbekir’in içlerine, Amid’i kuşatıp zapt etmeye gönderdi
İdris-i Bidlisi Amid’in Kızılbaşlar tarafından kuşatılması ve şehir halkının onlara karşı direniş çabalarıyla ilgili olarak aşağıdaki bilgileri verir:
O kış Kara Bey ile Ruha hâkimi Durmuş Bey ve Mardin, Hısn Keyf, Harput ve Ergani’de bulunan çeşitli Kızılbaş artıklarından oluşan beş bin civarında kişi Amid’i kuşatmaya geldi. Bütün Kürt melikleri ve hâkimleri yumuşak davrandılar.Fakat Amid halkı, ittifak halinde din gayreti ve ırzlarını korumak için kalenin korunması konusunda sebat göstererek memleketi Kızılbaşlara teslim etmeyi red etti ve sultanın dergâhına, Amasya’ya mektup gönderip yardım istedi. Kürdistan melikleri ve hâkimleri ile mektuplaşma ve yardımlaşma yolunu açtı.
Halk tarafındanda yörenin en büyük rehberi ve ve Sultan’la olan aracısı olarak görülen Bidlisi olduğundan, her türlü yardım amacıyla onunla yazışmalarda bulundular.
Kürt melikleri ve beyleri, Kızılbaş’ın Amid’i kuşatma amacıyla yaptığı saldırıyı ortadan kaldırmak için söz ve gönül birliği etmekle birlikte liderlik ve komutanlık için Sultan’ın devlet erkânından birinin bir grup askerle birlikte gönderilmesini istemekteydiler. Ayrıca bu komutan, ordu yönetirken Osmanlı kanunuyla amel etmeliydi ve kendi özlerinde bağımsızlık davasında olan bu meliklerin tamamı da Sultan’ın gönderdiği kişinin emir ve yasaklarına tabi olmalıydılar.
Her halukârda bu olaylar ve topluluğun dilekleri, Amid halkının kaledeki çaresizlik hali ve yardım bekleyişi Sultan Selim’in divanına arz edildi. Sultan, öncelikle Amid halkının gönlünü almak için dergâhın kulları zümresinden olan, fakat asıl vatan ve doğum yeri Amid olan, Diyarbekir’in, özellikle Amid’in giriş ve çıkışlarından haberdar ve emsalleri arasında tedbir ve askerî harekât bakımından eşsiz olan Hacı Yiğit Ahmed’i, çevik yiğitlerden ve korkusuz kahramanlardan oluşan bir grupla gönderdi. Onlar, bir gece Rum Kapusu (Bugünkü Urfa Kapısı M.C.) tarafından baskın yapıp kalabalık Kızılbaş topluluğunun arasından bir şimşek hızıyla geçip Amid içlerine kendilerini attılar ve Sultan’ın sancaklarını Amid hisarının tepelerine ve burçlarına diktiler.
Kürt meliklerinin sultana ayrıntılı olarak arz edilen ittifakları ve tabiiyetleri konusunda ‘’dünyanın itaat ettiği’’ hükümler, Sultan Selim’den mesajlar getiren elçiler eliyle İdris-i Bidlisi’ye ulaştı. Bu hükümlerin içeriği şöyleydi:
‘’Bahar mevsiminde kutlu hareket kesindir. Sapkın şah, yalvarıp yakarma ve yenilgi makamına gelmiştir ve geçmiş işlerinden dolayı özür beyan etmek ve af dilemek için Tebriz Şeyhülislamı Emir Abdülvahhab’ı bazı âlim ve kadılarla birlikte şefaat ve durumu düzeltme amacıyla dünyanın sığınağı dergâha göndermiştir. Ancak kutlu niyet, milletin işlerini düzeltmek ve ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebinin maslahatlarını gözetmek ve güç yettiği kadar küfür ve ilhat kanunlarını ortadan kaldırmak olduğundan onun şefaati kabul görmemiştir. Mansur sancakları İslam hükümlerini yerleştirmek amacıyla Amasya kışlağından harekete geçmiştir.’’[22]
Kürdistan meliklerinin Sultan Selim’in gelen mesajından dolayı dayanışmaları yeniden arttı.
Şah, yumuşaklık ve gönül alma yoluyla Kürt meliklerinin kalplerini fethedemeyince, Kızılbaş istilası zamanında bütün Kürdistan’ın, özellikle Bitlis, Hizan ve bağlı yerlerin hâkimi olan Kürd Bey[23] kumandasında bir orduyu Erciş ve Adilcevaz hâkimi ile Bajuki (Pazuki) beyleri ve öldürülen (Pazuki Beyi Çolak) Halid’in oğulları ile birlikte Azerbaycan’dan Bitlis ve Ahlat tarafına gönderdi. İdris-i Bidlisi) Bitlis, Hizan, Muks, Şirvan ve Sason meliklerinin birleşmelerini sağladı.
Kızılbaş ordusu daha Erciş dolaylarındayken Kürt savaşçıları, onları karşılamak amacıyla Sibyan (Sübhan?) dağından saparak Erciş’in Saru Su (Sarısu) mevkiinde onlara ulaşıp kendilerini gösterdiler. Anında, Kürtlerin büyük kalabalığından Şah taraftarları birbirinden kopmaya başladı. Bir bölümü, sırf mücahitleri müşahade etmekle dağılıp gibi kaçmaya başladılar. Beylerinin her biri bir dağa kaçtı. Cesur gençler onları takip ettiyseler de ileri gelen hâkim ve beylere yetişemediler. Fakat il ve uluslarını ele geçirip birçok ganimet ele geçirdiler.[24]
İdris-i Bidlisi İran Şah’ının Kürtlerden intikam almak ve memleketlerini kılıçla yeniden zapt etmek için Tebriz’den Ermen Ülkesi’ne (o zaman Bitlis Beyliği’ne sınır olan ve bu beyliğin kuzeyine düşen, Van Gölü’nün batısı, Ahlat ve Erciş yöreleri) bir ordu gönderdiğini, o sırada Sultan’ın ordusundan Kürtlerin yardımına gelen olmadığını belirtir.
Bu koşullarda İdris-i Bidlisi, Hizan’dan, Sason’dan, Şirvan’dan ve diğer bazı yörelerden Kürt beylerini bir araya getirdi. Dört bin kişilik bir birleşik Kürt ordusu Bitlis’te toplanarak Erciş ovasında dinlenmekte olan Şah ordusuna bir gece baskını düzenledi, neye uğradığını şaşıran Şah ordusu bütün savaş malzemesi, levazımat ve ağırlıklarını bırakarak kaçtı.
İdrisi-i Bidlisi, Sultan Selim Amasya’dayken kendisine gönderdiği ayrıntılı bir raporda, Kürdistan’daki diğer gelişmelerin yanısıra bu savaşa da ayrıntılı yer vermektedir.
Dulkadir topraklarının ele geçirilmesi
Bu arada Amasya’da bulunan Sultan Selim de boş durmuyordu. Kemah Kalesi zapt edilip o dönemde Van’ın kuzeydoğusunu, Bayezid vs. yöreleri de içeren ve bugünkü Azerbaycan topraklarından çok daha batıya denk düşen bir idari sınırı olan Azerbaycan Vilayeti’nden, Bayburt ve Tercan’dan Erzurum’a kadar Büyük Ermeniye beldelerinde ve kalelerinde otorite sağlanırken, ordunun fazlalığının, yörede giyecek ve yem sıkıntısını başlatabileceği fark edildiğinden küçültmek ve levazım yükünü hafifletmek için ordunun bir kısmı Osmanlı topraklarına geç gönderildi.
Geri dönüş sırasında askerler Dulkadiroğulları topraklarından geçerken onların saldırılarına uğradı. Bu, zaten öteden beri Osmanlı sultanlarının huyundan suyundan gitmeyen Dulkadiroğlularına öfkeli olan Sultan Selim’in bu memleket üzerine ordu gönderme kararına bahane oluşturdu.
İdrisi-i Bidlisi’nin belirttiğine göre Sultan Selim, Dulkadir Beyi’nin hem Osmanlılarla Memluklular arasında gidip gelen ikiyüzlü bir politika izlemesinden, hem de dinsel bakımından Safevi kızılbaşlarına bir eğilim göstermesinden rahatsızdı.[25] Ayrıca başta Şükrü-yi Bidlisi olmak üzere o dönemin Selimname yazarları ve vakanüvisleri, Sultan Selim’in Çaldıran’a sefere giderken Dulkadir Beyliği’nden de bir miktar askerle sefere katılmasını istediğini ne kendisinin ne de herhangi bir komutanının bu sefere katılmadığını, yol boyunca orduya levazım konusunda da katkıda bulunmadığını yazarlar. En vahimi de Çaldıran Savaşı’ndan sonra, Şah İsmail, Dulkadirlilere ve Memluklere birlikte davranma ve iş birliği mektupları gönderince Alaüddevle buna olumlu yaklaşmıştı.
Sultan, Rumeli Beylerbeyi Kürt Sinan Paşa komutasında on bin kişilik bir orduyu Dulkadir Beyliği’nin üzerine gönderdi.
Dulkadir Beyi Alaüddevle haberi işitince “bütün Dulkadir ilini ve ulusunu Turna Dağı diye bilinen bir dağa yerleştirip koruma altına aldı. Kendisi ise seçkin askerleriyle, çocukları, torunları, ordu reisleri ile piyade ve süvarilerden oluşan erlerle birlikte o dağın geçitlerinde, kuytu yerlerinde, giriş ve çıkışlarında pusuya yatarak savunma tedbiri aldı.”[26]
“Dulkadir askerleri her ne kadar engelleme ve savunma yoluyla Sinan Paşa’ya karşı direnmeye, yenilgi ve çaresizlik nedeniyle kaçma yolunu tutup ağaçlara ve çalılara tutunmaya çalıştıysa Sinan Paşanın askerleri hepsini birer birer dağ yapılı atların tepelerinden hüsran toprağına çekerek ayaklarının tozuyla bir ettiler. Askerler vuruşma sırasında Alaüddevle’nin başını gövdesinden ayırıp komutanlarının huzuruna getirdiler. Çocuklarının, kardeşlerinin ve torunlarının hepsini; kimini esir edip kiminin de başını mızraklara taktılar.”[27]
Sultan Selim’e Sinan Paşa’dan fetih müjdesi geldi.[28]
Dulkadirli memleketleri tamamen zapt edilince Sultan Selim, Karaman tarafına yöneldi. Rumeli, Anadolu ve Karaman beylerine ve askerlerine evlerine ve vatanlarına dönme izni verildi ve kendisi ile ihtişamlı seçkin hadimleri saltanat merkezi İstanbul’a yöneldiler.[29]
Oysa daha Tebriz’deyken, ardından Karabağ’a varırken, Amasya’dayken, ya da gelen Safevi elçilerinin tutuklanması ardından İdris-i Bidlisi’ye gönderilen mektuplarda, Kürtlere verilen sözlerde defalarca ilkbaharla Tebriz’e tekrar dönülecek denmişti. Üstelik Sultan Selim de dönüp fetihleri tamamlamak arzusunda olduğu halde… İlginçtir, Türk tarihçileri sanki hiç kıymeti yokmuş ve tarihi olayları etkilememiş gibi bu gelişmeye dikkat çekmezler.
Gerçek şu ki Kürtler, ordunun ve Sultan’ın henüz İstanbul’a değil, daha Dulkadir Beyliği’ine döndüğü haberini alır almaz, bu dönüşün bile Kürdistan’a ordu göndermeyi geciktireceği endişesiyle derhal toplanmışlar ve İdris-i Bidlisi başkanlığında bir heyeti Amasya’ya doğru yola çıkarmışlardı.
Şeref Han, Kürdistan’daki Safevi yöneticilerine karşı verilen savaş ve ayaklanmaların bu kızgınlığı ortamında, Kürt beylerinin, İdris-i Bidlisi başkanlığında ikinci kez bir heyet oluşturarak bu sefer Amasya’ya gönderdiğini yazar. Ama daha sonra detaylardan da anlayacağımız gibi o zamana kadar oradan yola çıkmış olan Sultan Selim’in ancak İstanbul’da aldığı çağrı ve talep mektubuna oradan olumlu cevap vermesi üzerine, sonradan Bıyıklı Muhammed Paşa diye tanınacak olan ‘’Çavuşbaşı Muhammed Ağa’nın, Diyarbekir Eyaleti Beylerbeyi ve o eyaleti yabancıların elinden geri alıp egemenlik altına almayı amaçlayan Kürdistan orduları genel komutanı olarak tayin edilmesi hakkında bir emirname çıktı’’ diye belirtir
İdris-i Bidlisi de nasıl Kürt beylerinin tek tek kendi beldelerini kurtardıklarını, ama henüz Amid ve Mardin gibi yerler kurtarılmadan ve üstelik Şah yeniden ordularını Kürdistan üzerine göndermeye başlamışken, Sultan’ın ordusunun verdiği sözün aksine, Kürdistan’a yardım yerine Dulkadiroğlularına yönelmesini büyük bir huzursuzluk içinde karşıladıklarını, ardından meydana gelen gelişmeleri detaylı açıklar:
İdris-i Bidlisi beylerle toplantı yapıyor
İdris-i Bidlisi, Hısn Keyf, Siirt, Bitlis ve Hizan beldelerine giderek o yörelerin ünlü melikleri hâkimleri, beyleri ve büyükleriyle görüştü; eski Kürt hanedanlarının beylerinden ve ileri gelen Müslümanlardan yirmi beş kişinin/bazı yerlerde 40 kişinin, özellikle Hısn Keyf sahibi Melik Halil Eyyubi’nin, Bitlis meliki Emir Şerefeddin’in, Hizan meliki Emir Davud’un, Sason hâkimi Ali Bey’in, Nemiran hâkimi Abdül Bey’in ve İzzeddin Şir Bey’in oğlu Emir Melik Abbas’ın katıldığı bir toplantı düzenledi.
Kürt beyleri Osmanlı sultanına tabi olma ve düşmanlara karşı koyup onları ortadan kaldırma konusundaki ahdi ve bağlılığı sağlamlaştırma yolunda İdris-i Bidlisiye samimi olduklarını tekrarladılar.
“Ancak bu maksadı tamamlayıcı yönde ve bu ahitlerin önemli unsurlarından olarak bir dilekte bulundular: Kürt taifesi, hatta dağlı insanlar, görüş bağımsızlığını ve kendi akranlarıyla emsallerine karşı muhalefeti huy haline getirdiklerinden, savaşlarda ve çarpışmalarda bütün kulların bir araya gelmelerini sağlamak bakımından yüce huzurdan Rumi (Osmanlı –M.C.) şiarlı mücahitler ordusundan ve ünlü büyük beylerin arasından emir ve yasakları uygulayıp olaylarda ve savaşlarda ordunun birlik içinde olup başarı kazanmasını sağlayacak bir şahsı aralarına tayin etmek lazımdır”[30] dediler.
İdris-i Bidlisi aynı eserinde başka bir yerde yeniden bu toplantıya değinerek şu bilgileri verir:[31] “Davetçi (İdris-i Bidlisi -MC), ahdi yenilemek yoluyla onların kalplerini ısındırıp Kürtlerin ıslahına varınca, ileri gelenleriyle bir toplantı yaptım, toplantıda herkes hazır bulundu. Bitlis ve Hizan büyükleriyle Nemiran ve Şirvan beyleri… kalelerin ve beldelerin hüküm sahiplerinden kırktan fazla kişi o toplantıda hazır bulundu. Yüce soylu hâkimler, atadan ataya önderlik yapan kimseler… Hepsi Kızılbaş’ın düşmanı olduğundan aralarındaki uyuşma oldukça açıktı. Onlara biat teklifinde bulunup kendilerini birlik ve dostluk içinde olmaya çağırınca hepsi ihlas ve katıksız bir dostlukla biat elini elime koydu.”[32]
Kürdistan melik ve hâkimlerinin tümü ahitlerini tekrarlayarak İdris-i Bidlisi’nin davetiyle sultana tabiiyet iradelerini pekiştirmiş, Kızılbaş topluluğuna tabi olmaktan uzak olduklarını ilan etmişlerdi. Kürdistan memleketlerinde bir aylık mesafedeki yerlerde bağlı oldukları Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebine göre ibadet ve taatte bulunmaya başlayıp Kızılbaş’ın ‘’bidat ve sapıklığını’’ ortadan kaldırdılar. Sultanın adı ve yüce lakapları bütün camilerin minberlerinde hatipler ve edipler tarafından zikredilir oldu. Osmanlı ordusunun başında Padişah’ın gelişini beklemeye başladılar. Bu arada canla başla, mal ve askerle savaş meydanında çaba göstermeye devam ettiler.
Ama Sultan’ın Alaüddevle’nin yönetimindeki Dulkadir Beyliği’ne yöneldiğini duyunca söz birliğiyle İdris-i Bidlisi’ye şunu teklif ettiler:
“İslam sultanı bu sadık itikatlı kulları hizmetkârlığa ve kulluğa seçtiğine göre ümitlilik bakışının beklediği şudur ki kendi ihlaslı kullarını güçlendirme ve onlara destek verip yardım etme düşüncesini gerçekleştirmelidir.
Çünkü bizim beldelerimiz ve meskenlerimiz Kızılbaş beldelerinin yakınında, hatta hemen bitişiğindedir. Zira Diyarbekir’in, Azerbaycan’ın ve Bağdat’ın ortasında kalmıştır. Yıllardır bu ilhat şiarlı taife Kürtlerin kökünü ve damarını zulüm kılıcıyla kesmiştir. On dört yıldır onların bu temiz itikatlı taifeye karşı dini ve dünyevi olarak büyük bir düşmanlıkları vardır. Kızılbaşlar İslam sultanının bu tarafa yönelişinin en büyük nedeni olarak da Kürtlerin çağrısını görmektedirler, mücahitler sultanı, bu cihadı tamamlama ve bu beldelerin halkını güçlendirip refaha ulaştırma konusunda padişahça bir merhamet gösterse… Yıllarca zulüm ve baskı yüzünden zayıflayıp güçsüzleşen bu taife (Kürtler –M.C.), kendi başına o sapkın topluluğa ve orduya karşı koyma gücüne sahip değildir. Çünkü Kürt beldelerinde çeşitli taife kralları ile çeşitli kavimler ve aşiretler bulunmaktadır. Allah’ın sünneti, tevhit kelimesinde ortak bulunmak ve yüce peygamberin ümmeti olmak dışında onların hiçbir işte ittifak etmeleri konusunda cari değildir. Şu anda İslam sultanına kulluk Allah’ın ve Resul’ün sözlerine tabi olmak cümlesinden olduğu için Allah’a hamdolsun uzlaşma ve dostluk yolunda sebatlıdırlar. Bugün padişahın ordusunun takviye ve yardımda bulunması umuduyla Irak-i Arab, Irak-i Acem ve Azerbaycan beldelerinin çoğu Kızılbaşların zulmünden kurtarıldı. Özellikle İran memleketlerinin fethinin anahtarı ve Bayındır Hanlığı (Akkoyunlu –M.C.) meliklerinin ve sultanlarının başşehri olan, şimdi de bir yıldır İslam sultanının şefkat ve merhametini uman bu şehir (Amida –M.C.) halkı, zalim Kızılbaş tarafından kuşatılmış durumdadır. Orada beş binden fazla kişi ölümle karşı karşıyadır. Şimdi Sultan’ın bakışları bu yıl bizim halimize yönelir ve bu Müslüman beldelere yardıma ve imdada ulaşırsa uhrevi sevapla birlikte çeşitli fetihlere ve dünyevi faydalara ulaşacaktır. Bütün mümin ve muvahhitler de bundan kazançlı çıkacaklardır.”[33]
Sultan’ın ordularının Kürdistan’a değil de Dulkadirlilere yönelmesinin yarattığı endişeyi, İdris-i Bidlisi eserinin manzum bölümünde daha büyük bir açıklıkla belirtir:
“Sultan’ın bu dönüşünden Acem melikleri (Kesdedilen Safevi boyunduruğu altındaki Kürt mirleridir -MC) çok üzülüp perişan oldular. Düşmanların arzusuna boyun eğdiler, gece gündüz huzurları kalmadı. Bütün müminlerin dayanağı ve sığınağı din sultanı olduğu için vay bizim halimize dediler. Canımız ağzımıza gelmeden zırhımız gövdemize tahammül edemez oldu. Şimdi düşman da bize karşı cesaretlendi, Sultan’ın dostlarının pazarı canlandı. Bahtımız ters dönünce Sultanın ikbali bizim çöküşümüz oldu.’
Aydın kalpli Kürt beyleri Sultan’a karşı ihlasta parlak ay gibiydiler. On yıldan beri sürekli olarak kılıcıyla savaştan bir an bile geri durmadı. Kürt kavimlerinin başları ve yiğitleri düşman kılıçlarıyla çok yaralanıp öldüler.
Acem meliklerinin (kastedilen İran Safevi hanedanının boyunduruğu altındaki Kürt melikleridir M.C.) savaşları oldu; bu savaşlara sultan gelmedi. Düşman güçlenip talih zayıflayınca şerefliler zelil, zeliller şerefli oldu.
Davetçi (İdris-i Btlisi) olarak aralarında rehindim, dinin ihyasında şefaatçi bir arkadaştım.
Sultan tarafından çalışkan bir kul, o mübarek kavmin dostluğunu kazanmak için harekete geçti, toplandılar, bendenizden şu dilekte bulundular: hallerini gizlice anlatayım, bu yargılamada yüce dergâha kılavuzluk edeyim istediler. Dediler ki biz candan, gönülden muhlis kimseleriz, sınırsız üzüntü ve keder içindeyiz. Sultan’a kulluk bizim meşrebimiz olduğundan dinsiz Kızılbaş’tan korkmak niçindir? Vücudumuzda galip düşmanla savaşacak güç yoktur. Sultan’ın gerçekleştirdiği fetih hareketinden dolayı bizim karşımıza yüzlerce kargaşa ve fitne çıktı. Ne gücümüz kudretimiz ne de savaşacak halimiz var, türlü belalardan ne huzurumuz ne de sabrımız kaldı.
Eğer Sultan’ın lütfu din ve mülk fırkasının gamını çekmeye yönelmezse düşman bizim kökümüzü, temelimizi kazır. Feryadımız ayyuka çıkar.’’[34]
“Devlete yol gösterici olan bu mazmun uyarınca, dergâhın bu halis kullarının (Kürtlerin –M.C.) bu davetçi kul (İdris-i Bidlisi –M.C.) ile atalarından kalan ve ayrıca sonradan gerçekleşen bir dostlukları, din ve meşrep birlikleri ve sebebe dayalı birliktelikleri bulunduğundan, bendenizin o devlet taraflısı taifenin ileri gelenlerinden bir grupla dergâha yönelmesini rica ettiler ve İslam sultanının Dulkadir seferinden Diyarbekir tarafına dönmesini beklemeye başladılar.”[35]
İdris-i Bidlisi, önden bir ulak göndererek kendisi de bir heyetle Sultan’ın bulunduğu Amasya’ya doğru yola çıktı. Kiği dolaylarına varınca ulağı, Sultan’ın Amasya’daki dergâhından dilekçenin cevabıyla döndü ve Padişah’ın tam bir süratle İstanbul’a dönmekte olduğu haberini getirdi.
Sultan, aslında verdiği sözün aksine, kendisinin ordusuyla gelemeyeceğini açıkça belirtip, göndereceği bazı birliklerin yardımıyla Amid’in kurtuluşunun Kürt beylerinin kendileri tarafından gerçekleştirilip gerçekleştirilemiyeceğini sormuştu: “Eğer Amid şehrinin ele geçirilmesi ve arada Kızılbaş kavminin oradan çıkarılması bazı beyler ve askerlerle birlikte Kürdistan beylerinin ve askerlerinin yardımlarıyla gerçekleşirse ve davetçi kul (İdris-i Bidlisi –MC) için bu durum kesin ise arz edilsin.”[36]
Her halükârda gerekli olduğu için Kürdistan meliklerine ve hâkimlerine Sultan’ın dostluk mektupları gönderildi. Bıyıklı Mehmed Paşa, o zaman bazı ordu mensuplarıyla birlikte Bayburt’ta bulunmaktaydı. Amid halkına ve Kürt meliklerine onun huzurunda söz verildi, yanlarında bulunan posta güvercinlerinden biri gönderilerek Amid hisarı içine salındı. İdris’i Bidlisi’nin çabalarıyla Bıyıklı Mehmed Paşa’nın acele gelmesi ve Amid şehrini kuşatmada kendisine kılavuzluk edilmesi kararlaştırıldı. İdris-i Bidlisi, Kürt beylerinin bazı ileri gelenlerini beraberinde getirip askeri yardım sunma taahhüdünde bulundu.
Durumun ortaya konmasından, kuruntu ve tereddütlerin giderilmesinden sonra bu tedbirlerin ayrıntılarının ve Bidlisi’nin aracılık çabalarının dergâha etraflı olarak arz edilmesi, Sultan’ın Diyarbekir’e yönelmesi konusunda ‘’istihare ve istişare’’de bulunulması kararlaştırıldı. Bunun üzerine tımar defterdarı Hace Nizameddin Ali bir ulakla birlikte Sultan’ın huzuruna; İstanbul’a varıp döndü.[37]
Sultan İstanbul’da
Sultan Selim on beş aydır ayrı düştüğü İstanbul’a 29 Cemaziyülevvel 921/11 Temmuz 1515’de vardı. Hace Nizameddin Ali aracılığıyla, İdris’i Bidlisi ile Bıyıklı Mehmed Paşa’nın huzurunda Kürt Beylerine verdiği teminatın ardından alınan kararlar ve Kürdistan’daki son gelişmelere ilişkin haberler İstanbul’da Sultan’a geldi. Haydar Çelebi Ruznamesinde 11 Cemaziyülahır /23 Temmuz 1515)’da Sultan Selim’in divanı topladığını, İstanbul’un bazı sorunlarının yanında Diyarbekir’den gelen haberlerin de değerlendirildiğini belirtiyor.
Bu bilgileri aktaran Feridun M. Emecen ayrıca Çemişkezek’te öldürülen Nur Ali Halife’nin kesik başının da getirildiğini belirtir.[38]
Sultan Selim sefer boyunca gösterilen zorlukların hesabını soruyor
Sultan Selim İstanbul’a vardığı tarihten bir süre sonra bu toplantıları bitirdikten ve oğlu Süleyman’ı eski sancağına göndermek üzere Edirne’den getirip tören ve şenlikler yaptıktan sonra, Amasya’da kaldığında yeniçerilerin çıkardıkları ve kimi vezirlerin ölümüne ve azledilmesine kadar giden olayların hesabını sormaya başladı[39]
Sultan Selim’in yeniçerilere olan kızgınlığının had safhada olduğu ve kendilerini isyana teşvik edenlerin bulunmaması durumunda tahttan feragat edeceğini dahi söylediği başka kaynaklarca belirtilir. Ruznameden anlaşılıyor ki, padişah kesin bir sonuç almak için her türlü yolu deniyordu. Recebin 3. (13 Ağustos) günü divanı topladı. Önce paşalarla, onları çıkardıktan sonra da yeniçeri ağasını davet ederek, onunla baş başa görüştü. Ardından yeniden paşaları divana çağırdı ve bu defa sekban başı, eski yayabaşılarından on kişi ve acemi oğlanlar ağasını davet ettirdi. Paşalar ile yeniçeri ağası kapıda beklerken onlarla görüşüp açık şekilde Amasya’da vuku bulan yeniçeri isyanının tahrikçilerinin kimler olduğunu sordu, eğer bunları ele vermezler ise saltanatı bırakacağını bildirdi. Fakat bunlardan da istediği cevabı alamadı. Kızgınlıkla divan toplantılarını iptal etti ve ava çıktı.
Ancak artık durum anlaşıldığından, yeniçeriler toplanarak padişaha verilecek cevabı konuştular. Teşvikçilerin isimlerini bildirme kararı aldılar. 18 Ağustos’ta yapılan divan toplantısına gelen yeniçeri ağası, birkaç yaya başıyla birlikte Padişah’ın huzuruna çıktı. Bu görüşme sırasında olayın failleri ele verildi. Padişah hemen kadıaskerleri çağırmış, kısaca onlarla konuşup dışarı çıkardıktan sonra vezirler divana gelmiş, içeri girdiklerinde Padişah onlara isimleri açıklamıştı.[40].
Şükri-yi Bidlisi, padişahın ısrarlı sorgulamaları sonucu, yeniçerilerin faillerin adlarını ona bildirdiklerini açıklayarak iki tarafın konuşmalarını şiir diliyle verir: “Dediler iy erenler serveri/ İtti birkaç bî-hired (bîxîret) yeniçeri/ Lîk bais bunda üç behredir/ Uş bu tahrik ile anlar şöhredir/ Biri İskender Paşa durur be-nam/ Ol biri Sekbanbaşı iy nîk-nam/ Biri dahi kazıaskerdir ki şah/ Sanur anı her cihetten nîk-hâh”[41]
Bu ifadelerden anlaşıldığına göre esas teşvikçiler vezir İskender Paşa, Kadıasker Tacizade Cafer Çelebi ve Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa idi. Haydar Çelebi durumun açıklığa kavuşmasından sonra sekbanbaşının içeride kaldığını ve salıverilmediğini, Kapıcıbaşı Behram Ağa’nın hemen aceleyle gelerek vezirlerden Pîrî Paşa ile İskender Paşa’nın ellerini arkadan bağlayarak alıp Padişah’a götürdüğünü belirtir. Az sonra da Tacizâde, çavuşlar tarafından tutulup Padişah’ın yanına sevk edilmişti. Divana başkanlık eden Sinan Paşa, bu durum karşısında divanı dağıtıp gitmek istediğinde kapı ağası muhtemelen Padişah’tan aldığı emir uyarınca buna engel olmuştu. Aradan biraz zaman geçtikten sonra Pîrî Paşa’nın salıverildiği ve gelmekte olduğu görüldü. Sonra Kapıcıbaşı, Sinan Paşa’yı alıp padişahın yanına getirdi. Ardından da cellatlar çağrıldı.[42]
Sultan Selim, çok güvendiği iki yakın adamının isminin ortaya çıkmasından dolayı çok şaşırmıştı. Sebebini kendilerinden öğrenmeye çalıştı. Önce İskender Paşa’ya bu olaydan haberdar olduğu halde neden kendisine bir şey söylemediğini ve bunlara mâni olmadığını sordu. İskender Paşa, suskun kalınca boynunun vurulmasını emretti. Ardından Sekbanbaşından bu olaydaki rolü hakkında bilgi almak istedi ve onu da sorguladı. Balyemez Osman Ağa, İskender Paşa gibi sessiz kaldı ve cellada teslim edildi. Tacizâde de cellada verildi.[43]
Her üçünün idamlarını bizzat seyreden Sultan Selim, derhal yeniden yeniçeri ağasını davet ederek baş başa bir süre konuştu ve yeniçerilerin tepkilerini öğrenmek istedi. Sonra ortalık duruldu ve padişah da böyle önemli bir olayı aydınlatmış olmanın verdiği rahatlama ile yeni faaliyetlere girişti.[44]
Sultan Selim, Hace Nizameddin Ali’nin getirdiği haberlerle Kürdistan’daki gelişmeleri dikkatle takip ediyordu. Bıyıklı Mehmed Paşa’nın Diyarbekir ve Mardin yöresindeki faaliyetleri konusunda bazı tedbirlerin alınmasını kararlaştırdı. Bazı sancaklara yeni tayinler yapan padişah, 25 Receb’te (5 Eylül) yapılan divan sonrası, oğlu Süleyman’ı sancağına yolcu etti. Üç gün sonra uzun zamandır boş olduğu anlaşılan veziriazamlık makamına Hersekoğlu Ahmed Paşa getirildi. Bu sırada Özbek han Ubeyd Han’dan Horasan yöresinin önemli bir kısmını Şah İsmail’den fethettiğini bildiren elçisi gelmişti. Padişah Şaban ayı başında (10 Eylül) İstanbul’dan Edirne’ye hareket etti.
Kiği’ye 40 gün içinde geri dönen Hace Nizameddin Ali’yle, İstanbul’dan Rumiyye-i Suğra (Sivas, Amasya, Tokat) beylerinin başında bulundukları askerlerinin beş sancak beyi ve Bıyıklı Mehmed Paşa’yla birlikte Kürdistan beylerinin yardımına gönderilmesine izin verildiğine dair sultanlık hükümleri gönderilmişti. Bıyıklı Mehmed Paşa asker toplandığından haberdar oldu. İdris-i Bidlisi de Sultan’ın hükümü doğrultusunda yeniden Kürdistan’ın beylerini ve askerlerini toparlamak için döndü. Erzincan’dan geçerek önce Çemişkezek hâkimine ve Mirdasi beylerine, özellikle Palu hâkimi Cemşid Bey’e ve Çapaçur (Çapakçur) beylerine vardı. Bitlis, Hısn Keyf, Hizan, Cezire ve Sason hâkimlerinin olumlu cevap bildirmeleri üzerine önemli bir topluluk yola çıktı.
Bu sırada Şah İsmail’in isteğiyle Kürd Bey’in[45] de aralarında bulunduğu bazı Kızılbaş beyleri, fırsattan istifade bir miktar askerle Amid’i kuşatmak ve Diyarbekir’deki adamlarına destek amacıyla ayaklanmak için Çapaçur vilayetine geldiler.
Çapaçur kalesini kuşatıp ele geçirdiler. Olay büyük bir kargaşaya neden oldu. İdris-i Bidlisi, Sa’id Kasım Bey, Cemşid Bey ve Çemişkezek askerlerinin aralarında bulunduğu bir bölük Kürt beyiyle birlikte yollarını kesti. Durum Erzincan’a Bıyıklı Mehmed Paşa’ya iletildi. Paşa, hazırlanan orduyla toplanma yeri olan Kiğı sancağında Hasan Bey’in yardımıyla ve adı geçen beylerle beraber sancakta Mehmed Paşa’ya katılan iki bin kişi ile birlikte Safevi ordusunun üzerine saldırdı, onları dağıtıp, Erciş ve Adilcevaz tarafına kaçırttı. Böylece Diyarbekir tarafına geçmeleri mümkün olmadı.
Oradan, Amid şehri halkını Kara Han’ın kuşatmasından kurtarmak için hareket edilerek … yolundan geçildi. O menzilde, Sultan Selim’in fermanı gereğince Rumiye-yi suğra ( Amasya, Tokat ve Sivas) beylerbeyi Şadi Paşa, sancak sahibi beylerden beş kişi ve dergâhın kullarından beş bin kadar silahlı adamla birlikte Bıyıklı Mehmed Paşa’nın topluluğuna katıldı, sonunda Amid’e beş menzil uzaklıkta Karaköprü’de konakladılar.
Büyük beylerin ve Osmanlı askerlerinin gelişlerini duyunca, Kızılbaşlar hisarın üzerinden kalkıp kaçarak Kara Han’ın adamlarının tasarrufunda bulunan Mardin tarafına geçtiler.[46]
Amid halkı Osmanlı askerlerinin geldiğini görünce büyük bir sevinç ve heyecanla onları karşıladı, merasimle kalenin içine alarak şehrin anahtarlarını kendilerine teslim etti.
Diyarbekir’in kurtarıldığı büyük haberi Sultan’a iletilmek üzere Amid’den Çavuş Küçük Ahmed’le yola koyuldu. Haber Edirne’de Sultan’a ulaştı. Çünkü Sultan Selim 19 Eylül 1515’te Edirne’ye varmıştı ve kışı orada geçirecekti.
Padişah, Edirne’de geçirdiği ilk ayında bir taraftan Kürdistan’dan gelen haberleri dikkatle izliyordu.
22 Ekimde Bıyıklı Mehmed Paşa’nın Diyarbekir’e girdiği müjdesi ulaştı. Bununla ilgili mektuplarla gelen Çavuş Küçük Ahmed, 26 Ramazan’da (3 Kasım 1515) divana kabul edildi.
Emecen’e göre, bu arada Diyarbekir beylerbeylik olarak Bıyıklı Mehmed Paşa’ya verilirken, buranın yeni teşkilatı da belirlendi ve oluşturulan sancaklara tayinler yapıldı. Çavuş Küçük Ahmed’e Diyarbekir bölgesinde yapılan tayinlerle ilgili beratlar verildi. Bunlardan biri beylerbeyi beratı, yirmi ikisi sancakbeyi beratı, diğerleri ise istimaletnamelerdi ve Kürt beylerine hitaben kaleme alınmışlardı. Ayrıca İdris-i Bidlisi’ye de hüküm yazılıp değerli hediyeler ayrıldı. Bunlar da Çavuş’a teslim edildi.[47]
İdris-î Bidlisi bu istimalatnamelerle ilgili bilgileri ve Edirne’den Şevval 921 ortaları (20-25 Kasım 1515 dolayları) Edirne damgasını taşıyan Osmanlıca Sultan hükümnamesini Selim Şah-Name’sinde yayınlamıştır:
“İlahi yardım ve bitimsiz destek ile Diyarbekir memleketlerinin fetihler açıklandığı üzere mukadder olup İslam ehli genelinin kalplerini ferahlatmak ve yüce makamlı Sultan’ın gönlünü teselli etmek bakımından felek ihtişamlı dergâha durum arz edilince zamanında yegâne olan Sultan’ın yüce himmetinin ve şahane mevkiinin yüceliği gereğince Diyarbekir beylerinin gönüllerini okşama ve onları onurlandırmak için yirmi beş yük tam ayar altın ile namlı serdarlara layık altın işlemeli beş yüz hilat, savaşçı yiğitler adına da âlemi donatan on yedi sancak hazineden bağışlanıp gönderildi. Bundan ayrı olarak da beylerbeyi Mehmed Paşa adına kırmızı floriler; sayısız dirhemler, değerli hilatler ve kalemin dilinin saymaktan aciz olduğu çeşitli ihsanlar ulaştı. Devletin davetçisi olan ve saltanatın izzetinin artması için gayret eden hakir kul İdris’e mahsus olarak birtakım inamlar ihsan eylemişlerdi. İnayetnamenin içeriği aydınlatıcı olduğundan bu taltif ve onurlandırma hükmünün nakliyle yetinildi:
Dipnotta verilen hükümnamenin[48] Selim Şah-namedeki orijinal Osmanlıcasının bugünkü Türkçe versiyonu:
’’SULTAN’IN TÜRKÇE YAZILMIŞ KUTLU HÜKMÜNÜN VE MÜBAREK İHSANLARININ TİMSALİ
İyilik sahiplerinin dayanağı, fazilet sahiplerinin önderi, tarikat yollarında yürüyen, şeriatın apaçık yollarının kılavuzu, dinî güçlükleri gideren, yakînî zorlukları çözen, suyun ve toprağın hülasası (insan), meliklerin ve sultanların yakını, tevhid ve takdis ehlini burhanı olan Mevlana Hakîmeddin İdris’e (Allah faziletlerini daim etsin).
Yüce hümayun tuğram (nişanım) ulaştığında şöyle bilesin ki;
Olduğun halde saadet kapıma (huzuruma) mektubun ulaşmış ve senden umulan güzel dindarlık, emanet, aşırı doğruluk ve istikametin gereğince, Diyarbekir vilayetinin tamamen fethine sebep olduğun bildirilmiştir. Yüzün ak olsun. İnşallahü’l-âzam, diğer vilayetlerin de fethine tam bir sebep olasın.
Benim hükümdarlık makamıma ait yüce ve çeşitli lütuflarım senin hakkında bolca sarf edilmiş ve yönelmiştir.
Bu mevcut durumda, mübarek Şevval ayının sonuna kadar vaki olan ulûfen (maaşın) ile birlikte; iki bin adet Frenk sikkesi filori, bir samur kürk, bir vaşak kürk, iki murabbâ (kare biçimli) sof kumaşı, iki çoka (üst elbise) ve bunlardan başka bir samur ve bir vaşak kürk kaplı soflar (kürklü kumaşlar) ile birlikte bir Frenk kamhası (ipekli kumaş) kılıflı yaldızlı kılıç da ihsan olunup gönderildi.
İnşaallahü’l-kerim (varmak nasip olduğunda) sıhhat ve selametle alıp masraflarına sarf edesin.
Hizmetlerine karşılık, doğruluk ve samimiyetinin (getirdiği) karşılığında, benim hükümdarlık makamıma ait yüce lütuflarıma layık olup, onlardan nasibdar olasın.
Diyarbekir tarafında size uyarak gelen beylerin, sadakat ve samimiyetlerine, hizmetlerine ve liyakatlarına karşılık olarak o vilayette kendilerine tevcih ve tayin olunan sancaklarının ve beylerinin durumları, lakapları ve kadirleri (rütbeleri), senin malumun olduğu üzere; ömerânın (emirlerin) iftiharı, büyüklerin önderi, kadir ve ihtiram sahibi, şeref ve azamet sahibi, Allah’ın –ki o Melik-i Samed’dir– çeşitli yardımlarıyla desteklenmiş olan Diyarbekir Beylerbeyisi Mehmed (ikbali daim olsun)’e, benim şerif nişanımla mühürlenmiş beyaz şerif hükümler (berâtlar) gönderilmiştir.
Gereklidir ki; o tarafta her beye tevcih olunan vilayetin durumu nasıl tevcih olunmuşsa, o beylerin lakapları ve kadirleri (rütbeleri) hangi üslup ile o makama münasip ise, berâtları inşa olunup (yazılıp) yazıveresiz. Ve tafsilatlı olarak o yazılan berâtların suretlerini ve tımarların miktarlarını da defter haline getirip saadet kapıma dahi gönderesiniz ki, burada da (başkentte de) korunup her husus anlaşılmış ve malum olmuş olsun.
Her beye hangi sancak verildiği, nasıl tefviz olunduğu, lakapları nasıl yazıldığı, reâyetleri ve ihsanları (kendilerine yapılan ikramlar) nasıl olduğu, tafsilatlı olarak bildirilsin. Ama öyle bir tertip ve tayin oluna ki, birisiyle diğeri arasındaki bağlantı esaslarının sarsılması ve çözülmesi ihtimali olmasın.
Ve o berâtlardan başka, istimaletnâmeler (halkı ve beyleri kazanmak için yazılan mektuplar) gönderilmek lazım gelen beyler için dahi nişanlı beyaz kâğıtlar gönderilmiştir. Onlar da her beye nasıl istimaletnâme gönderilmek münasip ise inşa olunup (yazılıp), ihsanlarıyla birlikte gönderilsin. Ve onların tafsilatlı suretlerini ve ihsanlarda nasıl riayet olunduklarını, o berâtların suretleriyle birlikte defter edip, dergâh-ı cihan-penahıma (cihanı sığınağı olan kapıma / huzuruma) gönderesiniz ki, her husus burada (başkentte) dahi tafsilatlı ve açıklanmış olarak malum ola.
Ve bu tarafta olan padişaha ait önemli işler; benim şerif muradım üzere sonuca ulaşmıştır. İnşaallahü’l-âzam, benim de azimet (sefer) niyetimin dizginleri vaktinde o tarafa yönelmiş ve çevrilmiş olacaktır. Ve o beyler hakkında dahi benim hükümdarlık makamıma ait yüce lütuflarım, (onların) düşündüklerinden daha fazladır.
Şimdiki halde Erdebil oğlu sapık İsmail (Şah İsmail), saadet kapıma Hüseyin Bey ve Behram Ağa adlı adamlarını elçilik hizmetine gönderip, sözlü ve yazılı olarak çeşitli kulluk ve yalvarışlarını arz edip, aramızda barış ve ıslah (düzelme) mümkün olursa, o taraftan ne murad olunursa benim şerif rızam üzere kabul edileceğini gösterip çeşitli yaltaklanmalarda bulunmuştur. Amma onun sözlerine ve barış/ıslahına kesinlikle itimat caiz olmadığından bahsedilen elçileri Dimetoka Hisarı’nda, diğer adamlarını ise Kilidü’l-bahr (Boğazlar) Kalesi’nde hapsettirdim.
Sen dahi gereklidir ki; kahrolası (sapık) bahsedilenin (Şah İsmail’in) işlerinde en güzel tedbir ne ise onun tedbirinde olup, ebedî ve her gün artan devletim (bahtım) için önemli işlerde ve maslahatlarda çaba gösterip gayret edesin. Bundan sonra sizin güzel eserleriniz (başarılarınız) açık ve parlak ola.
İşte böyle bilesin. Şerif alametime (nişanıma) itimat kılasın (güvenesin).
Yazıldığı tarih: Hicri dokuz yüz yirmi bir (921) senesi mübarek Şevval ayının ortalarında, hilafet merkezi olan Edirne’de.
(Miladi karşılığı: Kasım 1515)
Mardin’de önce gelen zafer, ardından dağılma
Tabi Amid kurtarıldığında, Kara Han’ın askerleri Mardin’e doğru kaçmakta olduklarından Kürdistan beyleri ve ordunun önemli bir kısmı şehrin içine girmedi, kaçan düşman ordusunun peşine takıldı. Mardin’e yakın Cevsak’a (Ceqceq?) kadar askerler takip edildi. Askerler Mardin’e sığınmaya imkân bulamayınca ailelerini ve yakınlarını alıp Sincar ovasına doğru kaçtılar. Kürdistan orduları ve Osmanlı ordusu, ondan sonrası kurak ve susuz bir çöl olduğu için daha fazla düşmanı takibe koyulmadı.
Üç gün Cevsak’ta kaldıktan sonra Mardin şehrini kuşatıp kurtarmak için bir meşveret toplantısı yapma kararlaştırıldı. “Çoğu Osmanlı memleketlerinin uzak yerlerinden gelmiş olan ordunun büyük bir bölümü dönmeyi ve Amid şehrini zapt etmekle yetinmeyi uygun görmekteydiler. Ancak İdris-i Bidlisi az bir gayretle Mardin kalesinin fethedilebileceğini taahhüt etti. Çünkü memleketin halkı ve ileri gelenleri için, geçmiş bilgilere ve asıl meskenlerin civarının haklarına dayanarak dini ve dünyevi işlerden sapma düşünülemezdi. Her halukârda beyler ve komutanlar katında, İdris-i Bidlisi’nin Kürdistan halkıyla birlikte, Osmanlı ordusu olmadan gitmesi ve önce barış ve eman yoluyla onları davet etmesi kararlaştı.
Mardin’le eski komşulukları bulunan Kürt meliklerinden Hısn Keyf hâkimi Melik Halil, beş yüz seçilmiş gençle birlikte eşlik etti. Cevsak’tan Mardin hisarı dibine doğru yönelindi. Bidlisi, ilim ve takva sahiplerinden bir sahsı elçi tayin etti. Bir kâğıda kendi el yazısıyla din ve devlet işlerinin anahtarı olan şu ayeti yazdı: ‘Ey inananlar, hep birden barışa gidin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır’(Kur’an, 2/208). Sonra beylere, ileri gelenlere ve oradaki sakinlerin geneline sözlü şu mesajı gönderdi: ‘Bu kul, bütün beldelerin dini ve dünyevi iyiliğini ve bütün nefislerin zındıklık ve ilhat zararından kurtulmalarını istemektedir. Özellikle Diyarbekir memleketleri halkıyla ta eski zamandan beri İslami kardeşlik ve tanışıklık vardı. Eğer barış yoluna gelirlerse bütün kanları, ırzları ve aileleri güvenlik altında olacaktır. Yoksa Rumi soylu (Osmanlı –M.C.) mücahitler ordusunun kale almadaki ve ülke fethetmedeki gücü ve kudreti âlemin bilmediği bir şey değildir.’
Elçinin götürdüğü mesaj ‘şer’an ve aklen’ kabul edilir bulunduğundan İdris-i Bidlisi aracılığıyla kendilerinin bağışlanması ve emanı için ahit ve iman yenilediler. Tanınmış seçkin Seyyid Ali Nusaybinî’yi memleket halkının vekili olarak gönderdiler. Onun aracılığıyla İdris-i Bidlisi’ye ve tam bir bağlılık gösterdikleri Melik Halil’e ahit ve biatte bulundular. Memleket halkı bir defada İslam sultanına tabi oldu. Hisar kapılarını dışardakilere açtılar. Memleketi zapt etmekle yükümlü bulunan bazı Kızılbaş artıkları, korkup kaçarak kalenin içine firar ettiler.
Bidlisi, Melik Halil’in ittifakıyla memleketi tasarruf altına aldı. Öncelikle çağrı yapıldı. Bütün şehir ve vilayet halkı Kızılbaş külahlarını huzura getirdiler, yırtıp atarak çöp kuyularına, sarıkları da köpeklere örtü yapılmak üzere askerlere pay ettiler. ‘Şer’i kanunlar ve Mustafavî hükümler’ yerleştirilip adalet ve eşitlik geleneği memlekette yeniden hayata geçirildi. Olup bitenlerin hikâyesi dışarıdaki Kürt ve Osmanlı beylerin ve komutanların huzuruna müjde yoluyla gönderildi. Bütün askerler barış ve güven içerisinde şehrin içine girip ihtiyaçları için alışverişe başladılar. Şehirli ve asker arasında tam bir refah oluştu. Kızılbaşların mal ve insan olarak arta kalanları ele geçirildi. Bu hal üzere dört gün geçti. Şehir ve vilayette bulunan şehirli ve bedevi Arapların ileri gelenlerinden oluşan grup, Osmanlı sultanının beyleriyle askerlerinin gelişlerini sevinçle karşılamaktaydılar.
Çevreden halk ve ileri gelenler gelerek padişahın ordusunun hizmetine yöneldiler. Fakat kısa bir süre sonra Sultan’ın ordusunun iki komutanı olan Diyarbekir beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşa ile Sivas ve Amasya beylerbeyi Şadi Paşa ve Osmanlı memleketlerinin bazı sancak beyleri arasında düşmanlık ve haset baş gösterdi. Adı geçen beylerbeyi Şadi Paşa hiç haber vermeden sancak sahibi altı meşhur bey ile birlikte, kendisinin sancağı altında bulunan beş bine yakın adamla birlikte aniden Cevsak’tan; ordugâhtan ayrılarak dönüş yolunu tutup Rumiyye-i Suğra (Sivas, Amasya ve Tokat) tarafına yola koyuldu. Sultan’ın emrinin kendilerinin Bıyıklı Mehmed Paşa’ya Amid şehrine kadar refakat etmeleri yolunda olduğunu ve Sultan’ın o hududu geçmelerini kesinlikle emretmediğini söyleyip buna göre hareket ettiler.
Mardin şehrinden beri o asker bölüğünün ayrılığı belirgin olduğundan, İdris-i Bidlisi, Hısn Keyf hâkimi Melik Halil Eyyubi’le beraber bu anlaşmazlık ve kopmayı önleme çabasına girdi. Fakat komutanlar arasındaki çatışma ve ayrılık düzeltilebilir olmadığından Bıyıklı Mehmed Paşa’yı kendisine bağlı sancak sahibi beyler ve askerlerle birlikte, vaktin uygun hale gelmesi bakımından Mardin hisarı dibine getirdi. Bir gece-gündüz kale çevresinde oturdular. Ancak çoğu askerler ganimetler almışlardı ve mallarını taşımak için adı geçen Şadi Paşa’yla birlikte dönmeye meyletmişlerdi. Bu yüzden sultanlık askerleri arasında karasızlık ve büyük bir tereddüt ortaya çıktı. Hisarın içinde bulunan bütün askerler, zaruri olarak kaleden çıkarak memleketi kendi haline bırakıp Amid şehrine doğru dönüş yolunu tuttular ve Amid içinde kışlamaya başladılar.
Sincar’a firar etmiş olan Kızılbaş beyleri, Osmanlı ordusunun bu dönüşünü duyunca yeniden Mardin’e döndüler, şehri ve memleketi tasarrufları altına alarak kalenin istihkâmı ve zaptı için çabaladılar. Yardım temin etmek amacıyla Tebriz’e; Şah’a art arda adamlar gönderdiler.[49]
Bıyıklı Mehmed Paşa ve İdris-i Bidlisi tarafından durum ve işlerin gidişatı Sultan’ın dergâhına acele olarak bildirildi. Tabi daha Amid’in kurtarılışının tadı çıkarılmadan Mardin’de yaşanan bu olumsuz gelişmenin haberleri de Edirne’de Sultan’a yetişti.
Sultan durumdan oldukça kaygılandı, bir yandan yeni bir sefere hazırlık yapma emrini verirken bir yandan da hemen Karaman Beylerbeyi Husrev Bey’e emir yollanarak Diyarbekir tarafına yardım için hareket etmesi istendi. Ayrıca Diyarbekir’e gitmek üzere ulufeci asker yazımı yapıldı. Diyarbekir’e yollanacak bu askerlerin başına da Ulufecibaşı İshak Ağa getirildi. Nevrûz vakti geldiğinde de bütün sancak beylerine hükümler yazılıp sefer için hazırlanmaları emredildi.[50]
Sultan’ın vezirlerle yeni bir anlaşmazlığı ve ikinci Acem seferi
Hazırlıklar ve sefer kararı padişahın yeniden vezirlerle anlaşmazlık içine düşmesine yol açmıştı. 2 Zilkade’den/8 Aralık’tan itibaren gerilim iyice tırmanmaya başladı. Paşalara kızan Padişah, bir hafta boyunca divanı toplatmadı. Sonra yeniden işlere hız verildi. Azledilen Şadi Paşa’nın yerine Rum Beylerbeyliği’ne Bolu Beyi Mehmed Bey tayin edildi, avam yoluyla arpa toplanması için her tarafa emirler gitti. Silahtarbaşı ve sipahi oğlanları ağası bölüklerinden 1.000’er askerle Diyarbekir’e gönderildi.
Safevilere karşı yapılacak yeni bir sefer düşünüldüğü için o sırada Edirne’ye gelmiş olan Ubeyd Han’ın ve Şirvanşah’ın elçileriyle de görüşülmüştü. Hemen sonra Anadolu beylerbeyinin bütün sancakbeyleriyle Nevruz’da Kırşehir’de toplanmasına dair emir yollandı. Karaman Beylerbeyi de oraya gidecekti. Tam bu sırada da Kara Han’ın Mardin’e girdiği, Şah İsmail’in de Bağdad’a yürüdüğü haberleri ulaşmıştı. Muhtemelen bu yüzden divanda Padişah ile vezirler arasında münakaşa çıkmıştı. Hatta Safevi elçisinin durumuyla ilgili yeni bir tartışma daha yaşandı.[51]
Şah İsmail’in Diyarbekir’e gelme ihtimaline karşı yeni tedbirler düşünüldü. Böyle bir şey vaki olursa Bıyıklı Mehmed Paşa, Diyarbekir Kalesi’ne girip müdafaada bulunurken bir grup Osmanlı askeri de Çukur Sa’d tarafından Safevi memleketini vuracaktı.
Sultan Selim, bir divanı topladı ve 14 Safer 922’de (15 Mart 1516) kesin şekilde yeni bir doğu seferine çıkılacağını ilan etti: Haydar Çelebi bunu şöyle anlatır: “On dördüncü gün divan oldu. Alet-tertib devletlü hudavendigar ile buluşulup Diyar-ı Şark canibine sefer müte’ayyin oldu. Tehyi’e-i esbab olunmağa emr olundu ve Üngürüs’ün sulh etmek için gelecek elçisine tîz yürüsün diye ulak gönderildi’’[52]
6 Rebiülevvel’de/9 Nisan’da İstanbul’a gitmek üzere hazırlıklar tamamlandı ve bir gün sonra da “Diyar-ı Şarka sefer-i humayûn azmi” iletildi. [53]
11 Nisan’da Şehsuvaroğlu Ali Bey, Memluk sultanının Kahire’den Halep’e gitmek üzere hazırlandığının duyulduğunu bildirdi. Padişah 19 Nisan’da İstanbul önlerine geldi ve otağını kurdu.
Bu arada Kürdistan’da meydana gelen olaylar
Şadi Paşa’nın bazı sancak beyleriyle habersiz Mardin’den Amid’e çekilmesi, Kara Han’ın geri dönerek tekrar Mardin yöresini kontrol altında tutması, ciddi bir gerilemeydi ve Safevilerin hem Kürdistan’ın tümü hem de Amid üzerindeki tehditlerini arttırmıştı.
İdris-i Bidlisi, o kış meydana gelen gelişmeleri ayrıntılı olarak anlatır: Kürdistan’ın ileri gelen beyleri, o kış Amid şehrini korumak amacıyla orada kışladılar ve düşmanların defedilmeleri konusunda büyük çabalar gösterdiler. Amid şehri halkın tasarrufundaydı. Osmanlı memleketlerine gidiş geliş, zaruri olarak Harput ve Ergani üzerinden yapıldığından Harput kalesini Çerkes Hüseyin Bey’in kumandasındaki ordu kuşattı ve bütün vilayeti ve bağlı yerleri ele geçirdi.
Baharın başlarında her iki tarafta yeniden asker hazırlığı başladı.[54]
Belirtildiği gibi Sultan Selim Diyarbekir’deki gelişmelerden kaygılanarak ikinci bir İran seferine karar diğinden, 25 Rebiülevvel 922/28 Nisan 1516’da Sinan Paşa’nın komutasında 10 bin kişilik bir orduyu önden çıkardı. Bu 10 bin asker rakamı, İdris-i Bidlisi’nin değil, başka bir Selimname’nin yazarı olan Ada’i-yi Şirazi’nin verdiği ve o dönemdeki başka belge ve olaylarla doğrulanan rakamlardır.[55] İdrisi Bidlisi ise Selim Şah-name’sinde iki ayrı yerde farklı rakamlar verir. Bir yerde 20 bin[56] başka bir yerde ise 40 bin[57] rakamını verir. Oysa Kara Han’la Mardin yakınlarında yapılan savaşta Osmanlı ordusuna ilişkin verdiği rakamlar 8-10 bin arasıdır.[58] Aslında 40 bin Sinan Paşa’yla gönderilen asker sayısı değil, onun gideceği Kayseri’de Sultan’ı beklerken[59] diğer Osmanlı bey ve paşalarının da katılımıyla oluşacak olan toplamdır. Kaldı ki Kara Han başkanlığındaki Safevi ordusuna karşı Osmanlı Kürt birleşik ordusunun verdiği nihai savaş kazanılıp, Safevi ordusu dağıtılırken ve Kara Han’ın başı kesilirken henüz Sultan Selim yoldadır, Sinan Paşa’nın kendisi bile 20 Rebiülahır (1516)’da Akşehir’de iken savaşın kazanıldığı haberini alır.[60] İdris-i Bidlisi, Karaman ve Anadolu Beylerbeyi Hüsrev Paşa, Bali Bey gibi komutanların başlarında olduğu 6-8 bin kişilik ordu ile daha önce Diyarbekir’de hazır bulunan Bıyıklı Mehmed Paşa’nın komutasındaki iki bin kişilik ordu ancak yetişip savaşta yer almıştır.
Aslında Çaldıran Savaşı hariç, Kürdistan’da daha sonra yapılan bütün savaşlarda belirleyici olan yardıma gelen Osmanlı ordusunun sayısı ve fiziki gücü değil, bizzat Osmanlı Sultanı’nın ‘’ben Kürt beylerinin arkasındayım’’deme iradesini göstermesi ve harekete geçmesi olmuştur. Amid kurtarılırken de aynı durumu görüyoruz. Amidliler, Sultan, ordusuyla gelecek diye aylarca, kış boyu kuşatma altında direnirken, Sultan değil de Bıyıklı Mehmed Paşa komutanlığındaki Osmanlı ordusu daha Diyarbekir surlarının önünde görünürken, hiçbir savaşa tutuşmaya gerek kalmadan Safevi asker ve komutanları şehri terk etmişler, takip edildiklerinde de, önce Mardin’e sığınmaya çalışmışlar, orada tutunamayınca da Musul-Sincar çöllerine kadar kaçmışlardır. Bu hava içinde Mardin de İdris-i Bidlisi ve Melik Halil’in girişimleriyle barışçıl yollarla kurtarılmıştır.
Ama ne zaman ki Osmanlı paşa ve beyleri askerlerini alarak geri çekilmişlerse Safeviler kısa bir süre içinde Mardin’e dönmüş, yanlış hesaplarla gönderilen Osmanlı ordusunu Kerx’te feci şekilde tarumar etmiş ve Diyarbekir’i zorlamıştır. En son da Sultan Selim’in İran’a ikinci seferi yapma kararı verip önden ordu göndermesi ve İstanbul’dan hareket etmesiyle daha hem gönderilen ordunun büyük bölümü Elbistan dolaylarında; Memluklerin ön kesme planlarıyla uğraşırken ve Sultan daha gerilerde yoldayken Safevilere karşı en son zafer aşağıda gösterileceği gibi kazanılmıştır.
İdris-i Bidlisi’nin verdiği ayrıntılı bilgilerle devam edelim: Kayseri’de toplanan ordunun bir bölümüyle Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa, bütün Karaman ordusu, seçkin subaşılar ve Anadolu sipahileri ki her biri altı bini aşmaktaydı- ayrıca sipahi oğlanı ordusu ile birlikte Sinan Ağa, Sultan’ın has bölüğünün komutanı olan Bali Ağa, tam donanımlı beş bin kişiyle, bunların hep yeniçeri gençleri Harput’a ulaştı. Kale henüz kuşatılmamıştı. Yeniçeriler Kemah hâkimi Karayçinoğlu Ahmed Bey’in ittifakıyla kaleyi ele geçirdiler.
O fetih, çeşitli fetihlerin anahtarıydı. Çünkü o günlerde Safeviler tarafından tam bir saldırı başlatılmıştı ve Şah İsmail, tam bir gayretle ‘Irak-ı Acem ordusunun tamamını, Amid’den hezimete uğrayıp Mardin’e kaçmış bulunan Diyarbekir hâkimi Kara Han’ın yardımına gönderdi. O yörenin beyleri ve hâkimleri ile Bağdat valisi Ki’ar (?) Sultan, Hemedan hâkimi Yegen (Yekan) Bey, Irak’tan Kelhur ve Kerav hâkimi Çoka (Çûxa, Çuha) Sultan ve kendine bağlı Gürcülerden altı yüz kişiyi araç, gereç ve silahlarla birlikte Sina (Sine) derbendi ve Kerkük yoluyla Mardin’e gelmeleri için Bağdat’a gönderdi.
Çünkü Kürdistan meliklerinin tamamı, Kürdistan’ın bütün geçitlerini, yollarını ve derbentlerini Azerbaycan, Arap ve Acem Irak’ı tarafından Kızılbaş ordusuna kapatmışlardı. Öyle ki Buhti (Boxtî) meliklerinden, Cezire-i Umer hâkimi Bedir Bey’in öncülüğüyle Kerkük Buhtan hâkimi Seydi Ahmed Bey ve İdris-i Bidlisi’nin oğlu Ebu’l Mevahib Çelebi’nin komutanlığında Kürt yiğitlerden iki yüz kişilik bir ordu hazırlanarak, Cezire’den hareketle, iki bin kişiyle Sincar ovasından geçmekte olan Yegen (Yekan) Bey’in ve Çoka (Çuxa) Sultan’ın yoluna çıkarıldı. Karşı karşıya gelen iki ordu savaşa tutuştu. Kürtler sabahtan güneş batıncaya dek aralıksız savaşıp onları üç defa hezimetle yüz yüze getirdiler. Üçüncü defada gece olduğu için Kızılbaşlar, karanlıktan istifadeyle kaçmaya koyuldu. Kaçanlardan yaklaşık iki yüz kişi öldürüldü, başları Amid’e gönderildi. Kürtlerden on iki süvari hayatlarını yitirmişlerdi.
Saldırı altında ağır darbeler almış Kızılbaş cemaat, uzak yoldan Mardin’e; Kara Han’ın birliğine vardı. Komutanları Kürtlerin yiğitlik ve gayretlerini ayrıntılı olarak duyunca, belki bu savaşçı Kürtlerin Amid’deki Kürdistan ordusuyla birleşmesine engel olunabilir, ayrıca Hısn Keyf ve Mardin kendi tasarruflarında olduğu için bu iki memleketten ihtiyaç maddesi yardımı kolaylıkla alınabilir, eğer Amid tarafında Osmanlı ve Kürt savaşçıları tam bir galibiyet sağlarlarsa kendileri o iki kaleden birine sığınabilirler diye Mardin, Hısn Keyf ve Amid arasında bulunan Kerh (Kerx) yöresine kadar olan alanlarda kalmayı kararlaştırdı.
Böylelikle bir ay süreyle muhalifler Kerx civarında kaldılar. Amid şehrinden ileri gelen beyler, her gün sabahtan akşama dek düşman ordusuyla karşılaşmak için ilerlemekteydiler. Çoğu zaman nehir suyu iki taraf arasında hitabı engelliyordu. Her iki taraf da diyalog yerine mızrak atmayı yeğliyordu.
Kürtlerle Osmanlılar arasında savaş kararı konusunda ayrılık
Birleşik Kürt-Osmanlı ordusunun karargâhı Amid şehri olduğundan Hüsrev Paşa’nın gelmesinden sonra birkaç kez beyler ve komutanlar arasında danışma toplantısı yapıldı. Düşmanlarla Kerx dolaylarında karşılaşılması kararlaştırıldı. Fakat bu karar konusunda Osmanlı beyleri ile Kürdistan hâkimleri arasında görüş ayrılığı ortaya çıktı. Osmanlı beyleri yardıma gelecek ordunun tümü gelinceye kadar Amid hisarında durmak eğilimindeydiler. Kürtler ise, yeterince askeri gücün var olduğunu, düşmana daha fazla hazırlık ve ilerleme fırsatı vermeden hemen saldırıya geçme görüşündeydiler.[61]
Ordu komutanı Beylerbeyi Bıyıklı Paşa da Osmanlı komutan ve paşalarının görüşüne katılınca Kürt beylerine ve ileri gelenlerine beklemekten başka yol kalmadı.[62]
Bıyıklı Mehmed Paşa’nın aldığı yanlış kararın korkunç sonucu
Bu sırada sipehsalar Bıyıklı Mehmet Paşa, bilgi ve deneyim sahiplerinin görüşlerine aykırı davranarak hile ve aldatma yoluyla düşmanlara bir oyun oynanması kararı verdi. Buna göre, iki bin süvari, öncü birlik olarak düşman askerinin karşısında belirecek ve yakınlarına kadar saldıracaktı. Amid’le Kerx arasında meşhur olan Kantara’da suyun Dicle nehrine karıştığı yerde sipehsalar birkaç bin kişiyle bekleyecek, muhtemelen öncü birliğin karşısına daha fazla sayıda düşman çıktığında o iki bin kişi kaçmaya başlayacak, düşman da takip edecekti. Elbette Köprübaşı’na kadar saldıracaklardı ve orada hazır durumdaki ordu ortaya çıkıp düşmanları hezimete uğratacaktı.
Ne var ki bu görüş beylerden ve halktan hiç kimsenin kabul edebileceği bir şey değildi ve İdris-i Bidlisi de Bıyıklı Mehmed Paşa’nın yanlış görüş ve yollarına karşı çıktı.
Bidlisi’ye göre kılıç ve tedbir sahiplerinin hep birlikte muhalefet ettikleri bu tedbirsizlik ve savunmayı göz ardı eden üslubun yanlışlığı, sonunun vahimliği ve perişanlığı ortada idi: Birincisi, Amid ve Kerh arasındaki mesafe altı fersahtan fazlaydı ve o yörede bahar mevsiminde aralıksız yağan yağmurlar öyle bir çamur oluşturmaktaydı ki güçlü at bile olsa düşmanların bulundukları yere ancak bir günde zorlukla ulaşabilirdi. Süvari, hazırlıklı ve yerine iyice yerleşmiş düşmanın bulunduğu yere varsa bile sayı bakımından bu öncü birlik düşmanın altıda biri dahi olmadığı halde o çamurun içinde ve yağmurun altında, dinlenmiş haldeki düşmanla nasıl savaşabilecekti? Özellikle Kızılbaşlar, yıllardır oranın dağlarını, ovalarını gezip dolaşmışlar, giriş çıkışları ve hareket yollarını rahatlık günlerinde layıkıyla görmüşler ve bu karşılaşma ve savaş süresince tecrübeli gözcüler ve dizginleri çekmiş öncü birlikler aracılığıyla layıkıyla mülahaza etmişlerdi. Buna karşın, o yörenin yabancısı olan bir topluluk, Osmanlı askerleri, nasıl rahat hareket edebileceklerdi?[63]
İdris-i Bidlisi, sözlerinin devamında verilen yanlış kararın yol açtığı korkunç sonucu da anlatır: Kendisinin de muvafakatıyla, bir topluluk bu karara karşı çıkarak mülkün ve dinin çıkarını Amid hisarı içerisinde kalmakta gördüler. Ama akıl sahiplerinin kaygı duydukları ve baş göstermesinden korktukları şey gerçekleşti; cehalet ve gurur sahipleri, bilgi sahiplerinin sözlerinden ürktüklerinden buna uymadılar. Öyle ki Harput hâkimi Hüseyin Bey’in, Mehmed Çelebi’nin ve Saru Kaplan’ın komutanlığındaki iki bin yiğit genç, beylerbeyinin emri gereğince şimşek hızıyla düşmanların üzerlerine atıldı. O kadar var ki çadırlarının arasına girip birçok çadırı kılıç darbesiyle devirdiler. Düşmanlardan pek çok kimse ortadan kaldırıldı. Kızılbaşlar çadırlarını ve mallarını bırakıp gizli bir yere toplandı. İhtiyatlı davranarak bu öncü mücahit birliğiyle hemen savaşa girişmediler. Çünkü bu pervasız planı hile ve aldatmacaya hamlettiler. Kararlaştırıldığı üzere, öncü mücahit birliğinin komutanları, hezimete uğramış intibaı vererek kaçmaya başlayınca beylerbeyi Kantara yakınlarında beklemekteydi. Duruma vakıf olmayan bir muhbir düşmanların orayı terk ettiklerini, kaçmaya koyulduklarını, bugün iki ordunun karşılaşmasının düşünülemeyeceğini haber verdi. Sırf bu meçhul ve gelişigüzel haber üzerine, öncü birliği uyarmadan ve dağlarla ovaların çevresinde düşmanların durumlarını kontrol edip öğrenmeden Amid şehrine doğru yöneldiler. Elbette komutanın dönüşünden sonra kimse savaş alanında durmayacaktır.
Düşmanların gözcüleri, dağların tepelerinden mücahitler komutanının yanlış tedbirini gözlemledikten sonra, bozguna uğramış olan öncü birliğin ardına düştüler ve taze kuvvetli düşmanları o gururlu gençlere ulaşıp Cukcuk’a varmakta olan bu gençleri çamura batmış atların üzerinden çekmeye başladılar. Düşman pek çoklarını yolda bulup başlarını kesiyordu. Bazı gençler savaşarak kendilerini buluşma yerine attılar, fakat komutandan, beylerden ve yiğit erlerden hiçbir iz göremediler. Hatta savaşta buluşma yeri olarak kararlaştırılan Köprü Başı’nda bütün düşman topluluğunu tam teçhizatlı ve hazır bir halde buldular. Bu düşmanları kestirme yoldan öne geçmişler ve öncü birliğin mecburi güzergâhı olan Köprü Başı’nı tutmuşlardı. İki tarafta da düşman askeri bulunduğu ve oldukça hızlı akmakta olan nehirden geçiş de imkânsız göründüğü için bahar mevsiminde oldukça coşkun olan Dicle nehrinin sağ tarafına; Kantara geçidine yönelenlerin hepsi at üzerinde savaşırken şehit öldü. Mehmed Çelebi ve Saru Kaplan gibi bazı ordu ileri gelenleriyle büyük bir topluluk kendilerini atları, silahları, cübbeleri ve zırhlarıyla birlikte Dicle sularına attılar. Binde biri bile kurtulamadı; böylece büyük bir topluluk esir oldu. Büyük bir çoğunluk da suda boğuldu…
Beylerbeyi, tedbirinin yanlışlığının, dönmekte acele edişinin ve öncü birliğini eski kararın terk edilişinden haberdar etmeyişinin olumsuzluğunu anladıktan sonra kesinlikle bir telafi beklentisi düşünülemezdi. Her halükarda Amid hisarı içinde bekledi…[64]
Osmanlı ordusundan yardım amacıyla sipahi oğlanı ve silahtarlardan beş bin teçhizatlı kişinin Sinan Ağa ve Bali Ağa ile birlikte ulaşması beklenmekteydi ve bu sırada düşman ordusunun taciz girişimleri günden güne artıyordu.
Gene Sultan’la paşalar arasında kriz
Sultan Selim Edirne’den İstanbul’a 19 Nisan 1516 günü ulaştı. Kerx’te yaşanan yenilgi haberi, Padişah’a İstanbul’a ulaştığının altıncı günü (25 Nisan) geldi. Bunu büyük bir infialle karşıladı. Vezirlere kızdı: “Hudavendigar bu ecilden paşalara enva itaplar edip sövüp gazap eyledi’.[65]
Asıl büyük olaylar ertesi günü cereyan etti. Muhtemelen padişah bütün gece bu durumun ortaya çıkardığı krizi düşünmüş ve girişeceği sefer öncesinde yolladığı merkez birliklerinin başındaki Ulufecibaşı Mehmed Çelebi ile Çerkes Hüseyin Bey’in önemli sayıdaki askerleriyle kılıçtan geçirilmelerinin oluşturacağı menfi havayı sert tedbirlerle bertaraf etmeyi planlamıştı, Nitekim 26 Nisan 1516’da yapılan divan, sabahtan akşama kadar kesintisiz saatlerce sürdü ve padişahın Diyarbekir olayları konusundaki siniri bir türlü yatışmadığı gibi daha da artış gösterdi. Kızgınlıktan gözü hiçbir şey görmeyen padişah divana yalnız vezirleri çağırdı: “Paşalar vardıkta Hersekzade’nin yakasından yapışıp çekip başına birkaç yumruk vurup tülbendin bozup”, ardından da kapı ağasına Hersekzade ile Pîrî Paşa’nın ellerini bağlatıp Yedikule’ye hapsettirdi.[66] Ayrıca Hersekzade’den ‘mühür yüzüğünü’ yani sadaret mührünü aldırdı, ikisini birden görevden azletti. Tek başına kalan Vezir Sinan Paşa’yı çağırttı, onu sadrazam yaptı. Yunus Paşa’yı da vezir tayin etti. Ondan boşalan Rumeli Beylerbeyliği’ni ise Kaptanıderya Sinan Bey’e verdi. Defterdar Hüsam Bey’i de Pîrî Paşa yerine vezirliğe getirdi.
Akşamüzeri de Veziriazam Sinan Paşa’nın ricasını kırmayarak hapse attırdığı Pîrî Paşa ile Hersekzade’yi affetti. Yine hapiste bulunan Şadi Paşa, Faik Bey, Süleyman Bey, Karaca Bey ve Ahmed Çelebi’yi bağışladı. Ayın yirmi yedisinde Cafer Ağa’yı kaptanıderya yaptı, Kemer’de gemi yaptırmak üzere sevk etti. Ertesi günü de Sinan Paşa kendisine katılan yeniçeriler ve diğer askerlerle birlikte Diyarbekir’e yardım için önden gönderildi. Onu yolcu eden Padişah kayığa binerek saraya döndü.
Sinan Paşa, İstanbul’dan hareket ettiğinde, Diyarbekir’de işler iyice kızışmıştı. Padişahın daha önce yardım için 23 Ocak 1516’da görevlendirdiği Sipahi oğlanları ağası Sinan ve Silahdar ağası Bali kumandasındaki 2.000 kişilik birlik 19 Şubat’ta Anadolu yakasına geçerek yirmi günde Kayseri’ye ulaşmış, fakat Bıyıklı Mehmed Paşa, onların gelişini beklemeden yukarıda da sözü edilen yenilgiye uğrayarak Diyarbekir Kalesi’ne kapanmıştı. Bu mağlubiyeti ve Bıyıklı Mehmed Paşa’nın merkezden yardım talebini öğrenen Sinan ve Bali ağalar Malatya yoluyla Diyarbekir’e geldiler. Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa da sancaklarının tımarlı sipahileriyle birlikte Diyarbekir’e hareket etmişti. Yolda Harput ve Ergani gibi iki müstahkem kalenin geride bırakılmaması için fethi kararlaştırılmış, üç günlük bir kuşatmanın ardından Harput’a girilmişti.[67]
İdris-i Bidlisi’nin anlatımıyla Kürdistan cephesinden devam edelim: Sultan’ın önden gönderdiği ordu yüce dergâhtan Malatya yoluyla Amid’e gelince Rabbani yardıma ve Sultan’ın devletinin bereketine olan itimat yeniden arttı.
Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşa önceki başına buyrukluğundan vazgeçerek büyük beylerin ve ileri gelen akıl sahiplerinin görüşlerine uyup onlara danışmayı taahhüt buyurdu. Her halukârda, cesaret kazanmış düşmanlara direnmek için harekete geçmek zaruri oldu. 920 (922 olması gerekir, 1516 –M.C.) tarihinde mücahitler ordusu, dünya fatihliği geleneği ve savaşçılık kanunu doğrultusunda Amid şehrinden çıktı.
Safeviler, Sultan’ın ordusunun gelmesinin ardından Diyarbekir’de yaşanan hareketliliği haber alınca korku ve kaygıya kapıldılar. Sadece Kerx zaferiyle yetinip Birecük (aslında Berriyecik –M.C.)[68] yönüne yöneldiler. O tarafta kışlakta bulunan Diyarbekir il ve ulusunu kendilerine katmayı ve tam bir serbestlikle saldırarak karşı durmayı amaçlıyorlardı.
Düşman ordusu, kendisini arayan orduya sırt çevirip doğru yönün tersine bahtsızlığa yönelirse akıl sahiplerinin ve savaşçıların akılları gereğince düşmanın takip edilmesi ve ortadan kaldırılması gerekir. Bu muvafakattan sonra düşman ordusu Birecük derbendi (Berriyecük / Berriye; Mardin yakınında bir derbend –M.C.) sırtlarından geçip eski Koçhisar (Kosar, bugünkü Kızıltepe, -MC) şehri yakınlarındaki Dede Kargın ovası dolaylarında konaklamıştı. Onların ardından gaziler ordusu yetişti ve beylerle hâkimlerden herkes kararlaştırıldığı üzere saf tuttu.
Beylerbeyi, ordunun kalbinde yüce sultanlık sancağıyla yer aldı ve iki bin tüfekçi yeniçeri, kalpteki ordunun önünde hazır bulundu. Top aletleri ise gezici arabalara yerleştirildi. Sağ tarafta Hüsrev Paşa, Karaman ve Anadolu beyleri ve askerleriyle altı bine varan yiğit süvariyle birlikte yerini aldı.
Sol kanattaysa Kürt büyükleri ve beyleri, savaşçı yiğitlerden oluşan yaklaşık kırk bin kişilik bir orduyla yerleştiler. İdris-i Bidlisi ise Kürt taife krallarıyla Osmanlı komutanları arasında uyum ve anlaşmayı sağlamak için yerini aldı.
Onun sağ yanında Hısn Keyf hâkimi Melik Halil Eyyubi, Sason hâkimi Muhammed Bey, Şirvanat beyleri ile Egil hâkimi Kasım Bey; her biri sancak ve tuğları, kabile ve aşiret mensupları ile birlikte hazır bulundular, sol yanda da Bitlis hakimi Melik Şeref, Nemiran hâkimi Davud Bey, Atak hâkimi Zorraki Ahmed Bey (Zerrakî, Zirkî –M.C.), Şah Veled Bey Süleymani ve Hacuki beyleri, kabile ve aşiretleriyle birlikte hazırlanmışlardı. Sol kanatta Çemişkezek hâkimi Pir Hüseyin Bey ile Arapkir hâkimlerinden Orhan, kendi halkı ve Dulkadirli bey ve askerlerinin de ittifakıyla yerini aldı.[69]
Şükri-yi Bidlisi iki ordunun saflaşmasını manzum bir biçimde daha ayrıntılı olarak verir. Ona göre, Osmanlı-Kürt birleşik ordusu cephesinde; Bıyıklı Mehmed Paşa sağına sipahi oğlanların tümünü, onların sağına, Anadolu kethüdası, safder ve serverleri, daha sağda Karaman ve Anadolu beylerbeyi Hüsrev Paşa bulunuyordu. Solda Silahdar, onun solunda Kemah beyi Karaçin Ahmed Bey ve en sonda da Kürt beyleri bulunuyordu. Ortada Bıyıklı Mehmed Paşa yer aldı. Onun etrafını yeniçeriler ve en son olarak da (her zaman ordunun önünde) azep oğlanları[70] yer aldı.
Şükri-yi Bidlisi Safevi ordusundaki saflaşmayı da ayrıntılandırıyor: Asker Kızılbaşlar Varsak, Menteş (Bu Batı Anadolu’daki Mendeşahi Kürt mirliğinin mirasçılarından bir aşiret olmalı. Kızılbaş olması oldukça ilginç) ve Tekeli aşiretlerindendi. Şah İsmail’in kız kardeşiyle evli olan Kara Han Ustaclu ortada yer aldı, önce sağına ve soluna Şah’ın iç özel güvenlik ve savaşçı birliği olan gözünü hiçbir şeyden esirgemez Korçuları, onların da sağında ve solunda ‘Iyan Yek-nandeş Korçi yer aldı. Onların salarları (komutanları) Konralar, Teklituhan, Keçeyuti Beg, Kara Han’ın kız kardeşinin oğlu Selman Beg, Küzmen Beg vardı. Han Turmuş komutanlığındaki Bağdat ordusunu da başka bir yerde pusuya yatırdı. Başka bir yerde Kürt Muhammed Bey askerleriyle kemine yattılar.[71]
İdris-i Bidlisi’nin anlattıklarına dönüyoruz bu sefer: Kızılbaşların karşı koyma ve vuruşmadan başka hiçbir tedbiri kalmadığından ve birleşik Osmanlı Kürt ordusu arkalarından pençesini attığından vuruşmak için saf tertip etmek zorunda kaldılar. Yetenekli ve yetki sahibi bir komutan olan Kara Han, Şah İsmail’in kız kardeşi olan eşini bir mahalde il ve ulusunun başına bırakıp bütün kadınları süvari kılığına sokarak saf oluşturdu.
Gaziler ordusunun kalp tarafının her zaman yeniçeri gençlerin öncü birlikleriyle desteklendiğini, onların top ve tüfeklerinin güçlü olduğunu ve ateş yağdıran tüfeklerin arasına kılıç sahiplerinin girmesinin imkânsız olduğunu öğrenince çaresiz olarak ordularını iki kısma ayırdılar ve iki parçaya böldüler. Böylece öncelikle kendi kendilerini parçalamış oldular.
Karaman ordusu tarafından (Osmanlı Kürt ordusunun sağ kolundan) Kara Han Serdar ile Şah’ın kız kardeşinin oğlu Hüseyin Can (Manzum bölümde Hüseyin Han s.298 –M.C.) Bey mukabelede bulundular. Kürdistan beylerine ve ordusuna karşı koymada Bağdat valisi Ki’ar (?) Sultan, Hemedan ve Derguzin hakimleri Turmuş Han ve Çoka Sultan ile ileri gelen Gürcülerden, özellikle İsmaililerden üç yüz yiğit kişi hazır bulunmuştu.
Savaş kızışıp vuruşma başlayınca Kara Han, adamlarıyla birlikte öncü askere mukabele etmekten vazgeçti. Bir anda atlarını ileri sürerek kin ve düşmanlık kılıçlarını kınlarından çıkardılar. Onların yaptıkları gibi sağ kanatları da bir anda sol kanada saldırdı. Öyle bir savaş başladı ki gün görmüş feleğin gözü çok zamandır bu kan dökücü savaşın bir benzerini görmemişti.
Savaşın başlangıcında Kara Han, Hüsrev Paşa’ya ve Karaman ordusuna korkunç bir darbe indirdi ve birliklerin saflarını bilek gücüyle birbirinden ayırdı. Bu arada iki taraftan büyük bir grup öldürüldü. Ordunun kanadında bulunan beylerbeyi, sağ kanadın sarsıntısını gözleriyle görünce onların yardımına bir grup yeniçeriyle tüfekçi genç gönderdi. Tesadüfen, semavi kaza ve ani bir bela gibi bir tüfek mermisi Kara Han’ın üzerine düştü. Kara Han, anında atın üzerinden kesek yemiş karga gibi helak toprağına yuvarlandı.[72]
Şükri-yi Bidlisi Selimname’sinde Kara Han’ı at üstünde onunla kılıç kılıca vuruşan Nasuh Beg adlı birinin yere düşürerek öldürdüğünü ve kafasını kestiğini yazar, hatta bu başarısından ötürü kendisine ödül olarak sancak verildiğini belirtir.[73]
İdris-i Bidlisi’nin verdiği bilgilerle devam ediyoruz: O saatte ilahi tevfikle başlarında Kürt beylerinden Çemişkezekli Pir Hüseyin Bey’in bulunduğu sol kanattaki mücahitler tarafından Kızılbaş topluluğunun üzerine yüründü. Uzun bir süre devam eden karşılıklı çatışmada yiğit Kürt gençlerinden birçoğu yere yıkıldı.
Dulkadirli ordusundan bir grupla onlara destek veren ulufeci Türkler, direniş gösteremeyip yüz çevirdiler. O sırada İdris-i Bidlisi, Kürdistan’ın ileri gelen beyleriyle, özellikle sol kanattan Şeref Bey, sağ kanattan Melik Halil ve diğer beyler ile “şu anda durmak mümkün değildir, Pir Hüseyin Bey’e ve sol kanattaki askerlere yardıma yetişmek gereklidir” diye karara vardılar. Bir anda, adı geçen beyler sol kanada yönelip kılıçlarını çektiler ve bir hamlede düşman topluluğuna yetiştiler. İki taraf arasında uzun süren bir savaş oldu. Kürdistan’ın yiğit gençleri gayret gösterip düşmanları ortadan kaldırdılar ve çatışma mahallinde düşmanların hiçbirini sağ bırakmadılar. İleri gelen beylerinden birkaçını ortadan kaldırıp ordularını perişan ettiler. Karşı koymaya güçleri kalmayan Kızılbaşlar iki üç fersah uzaklıktaki Mardin tarafına kaçmaya başladılar.
Kürdistan beyleri ve gençleri arkalarına düştüler. Bir bir arkalarından yetişip öldürüyorlardı ve bir an bile mühlet vermeyip saldırıyorlardı. Karaman valisi Hüsrev Paşa’nın Kara Han’la savaşmakta olduğu meymenet şiarlı sağ kanatta külli bir fetih gerçekleşti. Düşman askerlerinden bazısı öldürüldü, bazısı da kaçmaya koyuldu. Bir anda iki üç bin civarındaki süvari dar bir geçitten kaçmaya çalışıyordu. Sudan geçmek için bir an durdular. Osmanlı ordusu tarafından, mukavemet güçleri var da başka bir gurubun kendilerine katılmasını bekliyorlar ve ordunun dağıldığı sırada arkadan saldıracaklar diye sanıldı. Derin nehirden ve dar geçitten geçince toplu olarak, susuz ve bitkisiz bir çöl olan Sincar sahrasına doğru kaçtılar. Bazıları kendilerinin, atlarının ve nökerlerinin (hizmetkârlarının, uşaklarının –M.C.) susuzluğu yüzünden helak olurken, bazılarını da mücahitler ordusu takip edip ele geçirerek beylerbeyine götürüp kılıçtan geçirdiler. Bazılarıysa Kara Han’ın, Şah İsmail’in kız kardeşi olan eşiyle birlikte Musul, Kerkük, Tel Affar yolundan Tebriz tarafına, Şah İsmail’e ulaştılar.[74]
Savaş meydanının bizzat önde gelen savaşçısı İdris-i Bidlisi’nin verdiği bilgilere göre: O taife tamamen temizlenince Mardin, Hısn Keyf kalesi, Ergani, Siver (Siverek?), Sincar, Ruha, Çermük ve Birecük gibi Diyarbekir’de Kızılbaş elinde kalmış olan kale ve beldelerden bazılarının kapılarını kapattılar.
Beylerbeyinin kendisi, Hüsrev Paşa ve bazı beylerle birlikte Mardin’i kuşattı. Mardin şehrini birinci seferinde İdris-i Bidlisi kuşatmış olduğundan şehir halkı, o ahitleşmeye uygun olarak hiç beklemeksizin şehri yeniden teslim etti. Ancak Kara Han’ın kardeşi Süleyman Bey ile Kızılbaş ileri gelenlerinden bazıları kaleyi korumak için kalmışlardı ve kaleyi teslim etmeye yanaşmıyorlardı; ’’Bu kaleyi Şah İsmail’den emanet aldık, ancak o sizin tarafınızdan bütünüyle defedildiğinde ya da kendisi teslim izni verdiğinde teslim edilir’’dediler. Mecburen iş, savaşa ve çatışmaya kadar vardı. Kürt mücahitler kaleyi kuşattılar. Büyük çatışmalar oldu. İki taraftan top ve tüfekle temas sağlandı. Oranın kuşatılması yaklaşık bir yıl (Şükri-yi Bidlisi’ye göre dokuz ay) sürdü. Sonunda kale halkı Şah İsmail’in yardımından ümidi kesti.
Bu kuşatma sırasında Sultan Selim, Mısır sultanı Kansu Gavri ile savaştı.[75] Diyarbekir askerleri tamamıyla olmak üzere çeşitli beldelerin askerleri yardıma gelmişlerdi; sultanın karargâhında hazır bulunmaları emrolundu.
Memluk ellerinin fethinden ve Halep ile Şam kale ve şehirlerinin zapt edilişinden sonra bu olaylar ayrıntılı olarak Mardin muhafızlarının kulaklarına ulaşınca ümitleri tamamen kesildi. Sultan Selim, Diyarbekir beylerbeyini fetih ve zaferden sonra Halep yakınlarından, Mardin’in fethinin tamamlanması için yeniden gönderdi. Top ve tüfek darbesiyle ordu 920 (1514-15) (922 olacak Çünkü 1516 ) Mardin’i ele geçirdi.
Beylerbeyi, kalede sağ kalanların tamamını kılıçtan geçirdi ve başlarını; özellikle Ustaclu Muhammed’in kardeşi Süleyman’ın başını dergâha gönderdi.
Şeref Han, Şerefname’de Mardin önündeki savaşta özel olarak Bitlis Kürtlerinin gösterdikleri cesaret ve fedakarlılara değinir:
“İki taraf, Nusaybin dolaylarında Koçhisar (Kosar, Kızıltepe) denilen yerde karşı karşıya gelince dolup taşan denizler ve gürültülü, şimşekli bulutlar gibi birbirine girdi. Bu kanlı çarpışmada savaş ve vuruşma ateşini ilk alevlendiren topluluk, Rojki aşireti oldu. O gün Rojki aşiretinden, Tac Ahmed, Kasım Endakî, Mir Şah Hüseyin Keysanî, Mir Seyfeddin ve Ömer Candar gibi, zamanın yiğitleri şehit oldular. Ayrıca Rojki aşiretinin ileri gelenlerinin özellikle Mir Nasıruddinî, Kara Yadigar, Seyyid Selmanan Kavalisî ve diğerleri birçokları, o kanlı savaşta büyük bir yiğitlik gösterip yaralandılar. Savaşta Kara Han öldürüldü, Kızılbaş ordusu yenildi ve büyük bir grup esir alındı…
Kürdistan beylerinden her biri kendi vilayetini düşmanın elinden almaya gidince Emir Şeref de Bitlis vilayetine gitti ve orayı kuşatmaya başladı. Bu görevde Hazzolu Muhammed Bey, Hizanlı Mir Davud, Şirvanlı Mir Şah Muhammed ile Müks ve İsbayird beyleri de yanında bulunuyordu.
Kuşatma uzayıp da kuşatma altındakiler zor durumda kalınca Kızılbaşlar Garzanlı Muhammed Bey ile Mir Şah Muhammed Şirevî’nin, canlarının, çocuklarının ve mallarının korunacağını ve kimsenin kendilerine dokunmayacağını garanti etmeleri şartıyla kaleyi Emir Şerefe teslim edecekleri esası üzerine barış isteğinde bulundular. Bunun üzerine beyler bu barışa aracı oldular ve vilayeti teslim alarak Emir Şeref e verdiler. Kızılbaşlar ise, kendilerini Erciş ve Van sınırlarına götürmeleri için ve oradan vatanlarına gitmek üzere, bazı beylere teslim oldular.
Böylece Osmanlı sınırlarının korunması ve oradaki düzen ve asayişin sağlanması, ülkenin yönetimi bir süreliğine Emir Şeref’e verildi.”[76]
İdris-i Bidlisi de Mardin’de Kara Han’ın yenilmesinden sonra Kürt kale ve şehirlerinin Kürt beylerinin ve aşiretlerinin Safevi artıklarına karşı verilen savaşlarla artarda kurtarılmasını vurgular:
“Diyarbekir’in bütün kaleleri bir yıl içerisinde, bazısı kılıç darbesiyle, bazısı da görüş ve tedbirin yardımıyla Osmanlıya tabi olmaya karar vermiş ve bu konuda anlaşma imzalamış olan Kürt beylerinin yönetimi altına girdi.
Fethedilen büyük kale ve şehirlerin başında öncelikle Hısn Keyf gelmekteydi. Burası Ustaclu Muhammed’in kardeşi Süleyman Bey’in tasarrufundaydı.
Kürt beylerinden bir topluluk, özellikle Emir Muhammed Buhtevi’nin oğlu Hüseyin Bey, orayı Kızılbaş’tan önceki dönemde elinde bulunduruyordu. Zaman sultanlarının padişahının güzel hizmetkârlığına ve fedakârlığına dayanarak padişahça inayetle taltif ettiği Melik Halil Eyyubi’nin ataları Hısn Keyf’e hâkimdiler ve Şah İsmail, mezkûr melikle yakınlığı ve bağlantısı bulunmasına ve kız kardeşi Hısn Keyf beyinin nikâhı altında bulunmasına rağmen memleketi beş yıl boyunca kuşatıp savaştıktan sonra hile ve aldatmaca yoluyla Melik Halil’in tasarrufundan çıkarttı. Kendisini de hilelerle yanına getirtti hapsettirdi. Kutlu Sultan’ın bereketi ve devletiyle Acem topraklarının fethedilişinden sonra Şah İsmail’in hapsinden kurtularak Kürdistan’a geldi ve varisi olduğu mülke hâkim olma mücadelesine başladı. Siirt vilayetini Kızılbaş’tan alarak tasarrufu altına aldı. Sultan’a bağlı bey ve askerlerin Diyarbekir memleketlerini ele geçirmek için gerçekleştirdikleri harekatta Sultan’ın ordusuna katılıp bütün savaş ve çatışmalarda fedakârlık ve himmet görevini yerine getirdi. İslam sultanı, Hısn Keyf eyaletinin ve bağlı yerlerin adı geçenin ataları zamanındaki kanuna göre kendisine teslim edilmesine dair hüküm gönderdi.
Mardin’in fethinden sonra, adı geçen, Şirvanat (Şirvan Darzin) ve Zırkan beylerinin destek ve yardımlarıyla Hısn Keyf kalesini kuşatmaya yöneldi. Bir süre orayı kuşatma altında tuttu ve şehri tasarruf altına aldı.
Oranın kalesinin fethine gelince: Kale muteber kalelerdendi. Kürdistan melik ve hâkimlerinin ihtiyaçlarının tanzimi ve haklarının belirlenmesi, Sultan’ın kutlu emriyle bendenize yüklenmişti. Hısn Keyf kalesinde kalenin korunması için kıyam etmiş olan Kürt büyükleri, bendenizin mektup ve nasihatleri sonucu kaleyi teslime rıza gösterdiler; şu şartla ki ahitlerin akdinde ben fakir aracı olmalıydım ve kaleyi ben fakir aracılığıyla teslim etmeliydiler.
Her halükarda İdris-i Bidlisi, Hısn Keyfe yöneldi ve barış ve eman yoluyla Kürt cemaatiyle, özellikle Hüseyin Bey Buhtevı ile karara varıldı. Kalede bulunan Kızılbaş ileri gelenlerinden bir topluluk, Kürt büyüklerinin ve Melikü’l-Ümera Yahya’nın temayülünden sonra barışa ve mülkün teslimine muhalefet edemedi. Onlara da mal, can ve aile bakımından eman verildi. Eğer isterlerse Melik Halil’in hizmetinde olabilirlerdi ve Melik Halil hepsini kendi kulları arasına katabilirdi ya da isterlerse Azerbaycan tarafına gidebilirlerdi. Bu ön hazırlıkların ardından kalenin anahtarını 920 ( 922 olacak) senesinde teslim ettiler. İdris-i Bidlisi, Melik Halil’i Sultan’ın emri uyarınca kaleye çıkarıp atalarından kalan hükümet tahtına oturttu. Bütün memleket; kale ve beldeleriyle birlikte Melik Halil’in yönetimine girdi.
Fetih ve zaptın keyfiyeti Sultan’ın yüce dergâhına ayrıntılı olarak haber edildi. Sultan tarafından bu durum övgü ve takdirle karşılandı, Bu arada Savur kalesi muhafızları da kaleyi barış yoluyla teslim etmek istediklerini belirtiler. Melik Halil’in ittifakıyla bu olayın planı beylerbeyine anlatıldı ve bir süre sonra aynı plan doğrultusunda kaleyi teslim ettiler. Plan, onların Azerbaycan tarafına, şahlarının hizmetine yönelmelerine izin verilmesi şartını içeriyordu. Beylerbeyi her ne kadar onlara izin verdiyse de onları belirtilen yöne gönderdikten sonra bey ve askerlerden bir bölümünü onların hepsinin katledilmesi için görevlendirdi.
Çermok/Çermük kalesi de kahraman emir Karçayçinoğlu Ahmed Bey’in ve bazı Merdisli Kürt beylerinin ihtimamıyla savaş ve vuruşma yoluyla ele geçirildi.[77]
“Muhammed Bey hükümdarlık görevini ele alınca Çermok yöresini Kızılbaşlar’ın elinden kurtardı ve orayı da, babalarının ve atalarının yaptıkları gibi kendi yönetimi altına aldı. Sonra Sultan Selim Han’dan, Diyarbekir’i fethetmesi sırasında, bu kesim üzerindeki mülkiyeti konusunda bir de Sultanlık emirnamesi elde etti.”[78]
Aynı şekilde halk arasında Urfa diye bilinen ve padişah tarafından yönetimi Piri Bey’e verilen Ruha şehri ve kalesinin fethi için de beylerbeyi, adı geçenin yardım ve desteğiyle bir grup asker tayin etti. Kale muhafızları, Arap diyar ve memleketlerinin fethinden ve Mısır sultanı Kansu Gavri’nin hezimete uğramasından sonra şahtan her bakımdan yardım ümidini kestiler ve kaleyi Piri Bey’e teslim ettiler. Orada vali olan Kızılbaş halife, adı geçenden eman buldu ve kale ile memleketi tasarruf altına aldı. Beylerbeyi, Musul’u da Buhti Kürt beylerinin, özellikle Bedir Bey ve bağlılarından Emir Seyyid Kerkikî’nin yardım ve desteğiyle ileri gelen Kızılbaş beylerinden Ahmed Bey Afşar’dan aldı. Sincar ve Tel’afir memleketi de Diyarbekir’in önemli büyük beldeleri ve kaleleri gibi Kürtlerin tasarrufuna geçti.
Böylece Kürdistan’ın bu yörelerinin tamamı, koruma altına alınmış memleketler arasına katıldı. Urmi, Uşni ve Erbil hududundan başlayıp Çemişkezek ve Arapkir uçlarına kadar olan yerlerde Kürdistan beyleri, melikleri ve büyükleri, Sultan’ın seçkin teb’aları arasına katıldılar ve bu topraklar Şam [79]memleketleriyle Bilad-i Şam’ala birleştirildi , Kürdistan hükümdar ve beyleri de anlaşmalar uyarınca elde ettikleri statülerle memleketlerini yönetmeye başladılar.[80]
İkinci İran seferî: İran’a niyet Mısır’a kısmet
Daha önce değinildiği gibi, Diyarbekir Vilayeti’nde başarıyla gerçekleşen ayaklanmaların ardından Kürtlere yardıma giden Osmanlı ordularının komutanlarının bir kısmının (Şadi Paşa’nın Mardin’de savaş alanını terkederek Amid’e geri gitmesi gibi) savaşmaktaki isteksizlikleri, ya da Bıyıklı Mehmed Paşa’nın aldığı yanlış kararla Kerx’te ve oradan takip edilerek Kara Köprü’de Kara Han komutasındaki Kızılbaş ordusu karşısında yaşadığı feci yenilgi, Sultan Selim’i yine paşa ve vezirlerine rağmen ikinci İran seferine çıkma kararı almaya götürdü. Bu kez, Sultan Selim hem endişeli hem de öfkeliydi. Önce vezir Sinan Paşa önden gidip daha önce hazırlanan askerlerle buluşmak üzere Kayseri’ye gitmek üzere on bin kişiyle 25 Rebiülevvel 922’de/28 Nisan 1516’da İstanbul’dan uğurlandı. Sultan Selim’in kendisi de bu uğurlamadan 5 hafta sonra; 5 Haziran 1516’da İstanbul’dan hareket etti.
Sinan Paşa 20 Rebilahir (23 Mayıs)’da Akşehir’e ulaştığında Kürdistan’dan gelen ulaklar, Kara Han’ın kesik başıyla beraber, Osmanlı-Kürdistan birleşik ordularının Mardin’de Safevi Kızılbaş ordusuna karşı kazandığı zaferin haberini getirdiler. O zaman Sultan Selim zaferden bihaber, muhtemelen aynı endişe ve öfkeyle hazırlıklarını yapıyordu. Padişah 26 Haziran’da Akşehir’e ulaştı ve zafer haberi ile birlikte kesik baş ayaklarının önüne atıldı.
Padişah’ın endişesi dağıldı. Bu sefer kendisi Konya Ovası’nda iken 1 Temmuz’da Memlük Sultanı Kansu Gavri’ye Kara Han’ın başı ile birlikte zaferini bildiren bir mektup yolladı.[81] Sultan, 15 Temmuz’da Kayseri’ye, 23 Temmuz’da Elbistan’a vardı ve Sinan Paşa kuvvetleriyle buluştu.
Bilindiği gibi Sultan Selim’in Elbistan’a varmasından sonra, hem Kürdistan’da elde edilen son büyük zaferden ve Safevilerin kesin olarak Kürdistan’ın çok büyük bir bölümünden kovulmalarının getirdiği rahatlık, bu arada kendisine casuslar eliyle gelen bir takım raporlarda Şah İsmail’in aslında çok zayıf düştüğüne dair bilgiler ve özellikle Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin Osmanlı Sultanı Selim’in doğuya; İslam dünyasına doğru ilerleyişini durdurmaya yönelik özellikle Çaldıran Savaşı’ndan sonra arttırdığı çabalar, İslam’ın en kutsal yerleri de dahil çok büyük ve önemli topraklarının Memlüklerin egemenliği altında olmasının daha başından beri Osmanlı sultanlarında meydana getirdiği rahatsızlık ve benzeri nedenlerle, Sultan Selim Elbistan’a kadar getirdiği Acem üzerine seferi, Memlükler üzerine bir sefere dönüştürdü. Burada başta Osmanlı paşa ve vezirleri olmak üzere ordunun Acem üzerine ikinci sefere itiraz edişini de nedenler arasında saymak gerekir.
İlginç olan İran üzerine sefer yapılırken savaşçıları ve yöneticileri ikna etmek için orası darü’l harb ilan edilecek derecede gaza ve cihad alanı gösterilip Kızılbaşlara karşı fetvalar çıkarıldığı halde, İslam’ın bir parçası ve baştanbaşa Darü’l İslam olan Memlükler üzerine sefer kararı verilirken herhangi bir fetvaya gereksinim duyulmamış ve İslam dünyasında bu sorgulanmamıştır. Sadece sefer anında, yine Osmanlı ordusu saflarında, muhtemelen yine ganimetlerden yoksun kalınacağı kanaatiyle olagelen homurtular çıkmış, onlar bile Sultan Selim’in başını Çaldıran seferi sırasındaki gibi ağrıtmamışlardır
Bu süreçte Kürt hükümdar ve beylerinin fedakârlıkları ve savaşçılığı belirleyici olmuştur.
Memlük Seferine Yöneliş
Kürdistan’ın güvence altına alınmasının ardından Sultan Selim, ikinci Acem seferi için yola çıkmış, ancak Elbistan’da karar değiştirerek Memlükler üzerine yürümüştür. Bu karar değişikliğinin arkasında, Kürdistan’daki zaferlerin sağladığı stratejik güven, Memlük sultanının Osmanlı karşıtı tutumu ve Safevilerin artık doğrudan bir tehdit olmaktan çıkması gibi faktörler bulunmaktadır. İdris-i Bidlisi’nin ifadesiyle:
“Kürdistan’ın tamamı, koruma altına alınmış memleketler arasına katıldı… Bu topraklar Şam memleketlerine ilhak oldu.”
SONUÇ
Kürtlerin Belirleyici Rolü
Çaldıran Savaşı’nı sadece Osmanlı-Safevi çekişmesi olarak görmek, tarihsel gerçekliği eksik kavramak olur. Kürt hükümdar ve beylerinin diplomatik girişimleri, savaşa doğrudan katılımları ve sonrasındaki toprak kurtarma mücadeleleri, bu savaşın bir Kürt-Osmanlı ittifakı zaferi olduğunu göstermektedir. İdris-i Bidlisi’nin aracılığı, Şeref Han’ın anlatıları ve Venedikli kaynakların tanıklıkları, bu ittifakın karşılıklı çıkarlara dayandığını doğrulamaktadır.
Kürtler, Safevi zulmünden kurtulmak için Osmanlı’yı çağırmış, Osmanlı da bu çağrıyı mezhebi ve siyasi çıkarları doğrultusunda değerlendirmiştir. Ancak Osmanlı paşalarının ve ordunun isteksizliği nedeniyle, Sultan Selim’in bireysel iradesinin bu ittifakı ayakta tuttuğunu göstermektedir. Bu durum, sonraki yıllarda adım adım örülen Osmanlı merkeziyetçiliği ile Kürdistan hanedanlarının yarı bağımsızlık ve özerklik talepleri arasındaki gerilimi de ortaya koymaktadır.
Kürdistan’ın Osmanlı’ya Katılma Şekli
Kürdistan’ın Osmanlı’ya katılması, klasik fetih kalıplarından farklı bir özellik gösterir. Bölge, Osmanlının fetih savaşlarıyla zaptedilmemiş, Kürt hükümdar ve beylerinin gönüllü tabiiyeti ve Sultan’ın onlara verdiği sancak, berat ve istimaletnameler çerçevesinde entegre edilmiştir. İdris-i Bidlisi’nin aktardığı Sultan’ın Türkçe fermanında, her beye ne sancak verileceği, hangi statüyle yönetileceği ayrıntılı olarak belirlenmiş ve “içişlerinde serbest, dışa karşı Osmanlı tabiiyetinde” bir sistem kurulmuştur. Bu sistem, 19. yüzyıla kadar kısmen de olsa devam etmiş, Kürdistan beylikleri Osmanlı’nın doğu sınırlarında Acem saltanatlarına karşı tampon bölge işlevi görmüştür.
Çaldıran Savaşı, yalnızca Osmanlı-Safevi rekabetinin bir askerî karşılaşması değil, aynı zamanda Kürtlerin kendi geleceklerini belirlemede oynadıkları aktif rolün bir göstergesidir. Sultan Selim’in Macaristan’dan vazgeçerek Acem’e yönelmesi, Kürt hükümdar ve beylerinin stratejik çağrısı sayesinde gerçekleşmiştir. Savaşın kazanılmasında ve sonrasında Kürdistan’ın Safevi egemenliğinden kurtarılmasında Kürtlerin askerî ve siyasi rolleri belirleyici olmuştur.
Osmanlı paşalarının ve ordunun sürekli isteksizliğine rağmen Sultan Selim, Kürtlere verdiği sözleri tutmaya çalışmış ve onların yardım çağrılarına cevap vermiştir. Bu dayanışma, hem Osmanlı’nın bir Balkan devleti olmaktan çıkıp İslam dünyasının önemli kutsal ve stratejik yerlerini de topraklarına katan ve İslam dünyasında gerçek bir imparatorluk olarak doğmasını beraberinde getiren doğudaki yeni sınırlarını güvence altına almıştır. Kürdistan, fetihle değil, karşılıklı ahitler ve fermanlarla Osmanlı egemenlik alanına katılmış ve uzun süreli bir istikrar dönemi yaşamıştır. Kürdistan ekonomik, siyasi, imar ve kültür bakımından büyük bir gelişme göstermiştir.
Ancak Sultan Selim’in bahar mevsiminde Amasya’dan Acem üzerine dönmemesi nedeniyle Hakkari’nin önemli bir bölümü Van ve serhad yöreleri, bugün İran içinde kalan topraklar Safevilerin egemenliği altında kalmış ve 16. yüzyılın sonuna dek Osmanlıların ve Kürdistan ordularının defalarca Safevilerle savaşta tutuşmalarına neden olmuş. Gerçi 16yğzyılın sonuna kadar hep Osmanlılar ilerlemiş ve Safeviler toprak kaybetmiş böylece yaklaşık 80-85 yıl sonra Kürdistan’ın hemen hemen tümü Safevi egemenliğinden kurtulup hükümdar ve beylerin statüsü kabul edilerek Osmanlı sınırlarına katılmıştır. 17 yüzyılın başından itibaren Osmanlıların duraklama ve gerileme dönemine girmeleri, Avrupa’da toprak kaybetmeleri, savaş masraflarının ve farklı toplumsal sorunların Anadolu’da bir dizi Celali İsyanlarının baş göstermesi döneminde doğuda Kürdistan’ın adım adım yeniden parçalanmasına ve Acem diyarını birleştirmeyi başaran karizmatik lider I. Şah Abbas-i Safevi’nin büyük başarılar elde etmesine götürmüştür. Nihayet Safeviler Serhad’da, Rewan’da, Şirvan’da Tebriz ve Urmiye’nin doğusunda, Azerbaycan’da, Merağe’de, daha aşağıda Erdelan, Loristan ve Bağdat’a kadar varan alanları ele geçirmişler. En son 1639 Kasr-ı Şirin/Zohab Antlaşmasıyla Kürdistan’ı iki büyük devlet kendi aralarında bölüşmüşlerdir.
Bu süreç, 16. yüzyılın başından sonuna dek bölgesel güç dengelerinin nasıl karmaşık ittifaklarla şekillendiğini ve etnik-dini toplulukların büyük imparatorluklar arasındaki rekabette nasıl belirleyici aktörler haline gelebileceğini göstermesi bakımından önemlidir.
KAYNAKÇA
Birincil Kaynaklar
· İdris-i Bidlisi. Selim Şah-name ( 16. yüzyıl).
· Şeref Han. Şerefname: Kürt Tarihi, (Çev. M. Emin Bozarslan, 1972).
· Şükrü-yi Bidlisi. Selimname (16. yüzyıl).
· Hasan Rumlu. Ahsenü’t-Tevarih (Safevi tarihi).
· Angiolello, Giovanni Maria. Life and Acts of King Ussun Casano (Venedik raporu).
· Venedikli Bir Tüccar’ın Seyahatnamesi (1507-1510).
İkincil Kaynaklar
· Ciwan, Murad, Çaldıran Savaşı’nda Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler – İlk Kürt-Osmanlı İttifakı (1514), İstanbul, Avesta Yayınları, 2015.
· Emecen, Feridun M., Yavuz Sultan Selim, İstanbul: Timaş Yayınları, 2010.
· Sümer, Faruk. Kürtler ve Tarihsel Süreç, Ankara: TTK Yayınları, 1993.
· Togan, Zeki Velidi. Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul: 1981.
· Bozarslan, M. Emin (Çev.). Şerefname: Kürt Tarihi, İstanbul: 1972.
· Kazvini, Hamdullah Müstaufi. Nüzhetü’l-Külub (1340).
Ek: Kızılbaş Teriminin Tarihî Arka Planı
(Bu ekte yer alan açıklamalar, ana metinde kullanılan “Kızılbaş” teriminin tarihî arka planını ve anlam değişimini açıklamak amacıyla hazırlanmıştır. Makalenin temel tartışmasının bir parçası olmayıp, kullanılan terminolojinin tarihî bağlamını ortaya koymayı hedeflemektedir.)
Kızılbaş nedir?
Ana konumuzun ayrıntılarına girmeden önce yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için bir kavrama; Kızılbaş ve Kızılbaşlık kavramına ele alınan dönemde verilen anlam üzerinde kısa bir açıklama gereği duyulmuştur.
Kızılbaş ve Kızılbaşlık kavramları, aslında ilk kez şah olmayan son Safevi şeyhi ve Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar zamanında mürit ve taraftarların silahlanması, Kafkaslar’a, darü’l harbe; Hristiyan olan Gürcü, Ermeni ve Çerkeslerin üzerine cihada, gazaya gitme; talanlar vurarak büyük esirler ve zenginliklerle dönme, bu nedenle de Azerbaycan ve Şirvan’da başta Karakoyunlu olmak üzere diğer kimi bey ve yöneticilerle içine girilen iktidar ve alan ele geçirme rekabeti sırasında, bir askeri gereksinime bağlı olarak; tektipleştirme (üniforma) zaruretinden doğmuştur.
Savaşçı, sadık, militan taraftarları, diğer sivil, gevşek, çok renkli ve göreceli barışçıl taraftarlardan ayırmak için gereksinim duyulan bir üniformaya karşılık olmak üzere; huni biçiminde 12 parçalı kırmızı bir keçeden meydana getirilen bir külahın bunlara giydirilmesinin ardından ‘Kızılbaş’ kavramı ortaya çıkmıştır.
Bu, Safevilerin Anadolu’da Akkoyunlu topraklarında, onların sultanlarının himayesinde en çok yayıldıkları, Türkmenler, Azeriler arasında taraf buldukları dönemde olmuştur. Kuşkusuz Safevilerin o dönemdeki müritleri sadece Türkmenlerden oluşmuyordu; Kürtler, Bilad-i Şam Arapları, Derbend, Şirvan, Gilan ve Talış Acem ve Tacikleri, Rum’dan Horasan’a kadar pek çok göçebe halk topluluklarından müritleri olmuştur. Ancak yukarıda anlatılan nedenlerle Türkmenlerin Safevi Tarikatın’da ağırlıklarını duyurmalarından dolayı ‘Kızılbaş’ kavramını bizzat Safeviler kullanmışlardır. Bu külaha “Tac-i Haydari” de deniyordu. Ayrıca Kızılbaş kavramının Safevilerin bilinen ilk ataları Fîrûz Şah Zêrinkulah Kurdîyê Sincani/Sincarî ile de bir anlam bağının olduğu, ona atfen bu adın benimsendiği açıktır. ‘Zêrinkulah’ ‘altınkulah’ anlamındadır. Azerice’de ‘kızıl’ kırmızının yanısıra ‘altın’anlamına da gelir. ‘Kızılbaş’ bir anlamda da ‘altınkulah’ ya da ‘altınbaş’ demektir.
“Kızılbaş” Safevi Tarikatı’nın en sadık, en savaşçı üniformalı taraftarlarına dendiğine göre, bu anlamıyla, “Kızılbaş” kavramı “Yeniçeri” kavramıyla büyük benzerlikler gösterir. O da Osmanlı ordusunda belli bir mezhep ve inanca bağlı üniformalı bir asker, silahlı bir topluluktur.
Görüldüğü gibi o dönemdeki Kızılbaş kavramının bugün algılanan anlamıyla örtüşmediği de söylenebilir. O dönemin dost ve düşmanlarının “Kızılbaş” derken, onlara karşı fetvalar ve fermanlar verirken, bizim bugün algıladığımız, kimileri kendilerini bir dinin, kimileri de İslami inanış içinde bir mezhebin taraftarı olarak gördükleri bir topluluk değil, ‘Yeniçeri’ kavramı gibi daha dar, askeri ve savaşçı özellikleri ağır basan organize hiyerarşik bir topluluk anlaşılıyordu.
Safevi hanedanı İran’da kurulduğunda, İran iki gücün dengesi üzerinde yükseldi; birincisi orduyu ve askeriyeyi meydana getiren ve ağırlığıyla Türkmen olan Kızılbaşlar, ikincisi, bürokrasiyi, ilmiyeyi, tüccar ve esnaf tabakasını meydana getiren Farslar… Türkmenler, Farslara ‘Tacik’, Farslar da Türkmenlere “Kızılbaş” diyorlardı. Bu iki güç arasında hep bir çelişki ve mücadele var oldu. “Tacikler” Kızılbaş Türkmenleri, cahil, kaba saba, şiddet ve zorbalıkla kendilerini topluma dayatanlar, “Kızılbaşlar” da Tacikleri savaşlarda, askeriyede gösterdikleri büyük fedakârlıkları, düşmanlara karşı güçlü İran’ı ayakta tutan azim ve iradelerini görmezden gelen nankör, bedavacı, korkak ve hilebazlar olarak görüyorlardı.[82] Bu çelişki daha Şah İsmail’in son dönemlerinden başlamak üzere Safevi şahlarının giderek Taciklerden yana ağırlıklarını koyarak Kızılbaş Türkmen beyleri ve yöneticileri devletin yüksek makamlarından tasfiye etmelerine kadar götürmüştür. Tasfiye siyaseti, bazı zaruretlerden zikzaklar çizmiş; yavaşlama ve geri dönüşler olmuş, ama genellikle ilk üç şahın iktidar dönemlerini kapsayan süre içinde başarılmış ve İran Safevi devletinin Fars karakteri ağırlıklı olarak mührünü devlete vurmuştur.
Buradan çıkarılacak sonuç, Safevi hanedanı kurulduktan sonra İran’da bile ‘Kızılbaşlar’ bu hanedanın içinde tüm taraftar ve mensupları değil, bir kesimi; askeriyeyi temsil ediyorlardı. Ancak elbette nasıl Yeniçeriler Bektaşiliğe bağlı idiyseler, Kızılbaşlar da Safeviliğin batınilik ya da ‘Gülat Şiilik’ denebilecek inançlarına sahiptiler.
[1] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s 120.
[2] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 125
[3] National Library of Tehran, elyazma no 1634, 1307 hicri, s. 58.
[4] Şeref Han, Şerefname, M. Emin Bozarslan’ın çevirisi, s. 147.
[5] Şeref Han, Şerefname, Bozarsalan çevirisi, s.479- 480
[6] A Narrative of İtalian Travels in Persia in the fifteenth and sixteenth centuries, Translated and edited by Charles Grey, Londra: The Hakluyt Society, 1873, s. 118-119.
[7] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 261.
[8] Muhyi Çelebi’nin Selimname’sinde, ayrıca Haydar Çelebi’nin Rûznamesi, bkz. Feridun M. Emecen, Yavuz Sultan Selim s. 150.
[9] Şükri-yi Bidlisi, Selimname 190-191.
[10] Şükri-yi Bidlisi, Selimname, s. 191.
[11] Şükri-yi Bedlisi, Selimname, s. 211-212.
[12] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name s. 210-211.
[13] Emecen buna şöyle bir yorum getiriyor: “Muhtemelen II. Bayezid döneminin sakin ve ihtiyatlı politikalarının etkisinden henüz tam anlamıyla kurtulamadıkları anlaşılan çevreler, padişahın ani ve kararlı harekâtının getireceği tehlikeleri göz önüne alarak onu dizginlemeye çalışmaktaydı. Zira I. Selim, babası gibi tali siyasi meselelerle değil, devletin ana politikalarını derinden etkileyecek fütuhatçı, cüretkar bir siyaseti devreye sokmak niyetindeydi. Onun bu hızına ayak uyduracak kadroların çevresinde bulunmaması belki de en büyük sıkıntısıydı. Ama bulduğu kimselerin de kendisine karşı çıkmasına tahammül gösterecek bir yapıya sahip değildi.”
[14] Celalzade, Selimname s. 157, aktr Emecen. ’’Padişah Amasya’da iken daha önce azlettiği Dukakinzade Ahmed Paşa’yı muhtemelen 28 Ekim’den beri boş duran veziriazamlık makamına getirdi, ayrıca Gelibolu Kaptanı İskender Paşa’ya da vezaret vermişti (Aralık 1514 başı).[14] Dukakinzade’nin sadareti sırasında yeniçeri grupları yeni bir İran seferine gitmemek için ayaklandı. Ayaklanmanın ardında hiç şüphesiz bazı önde gelen devlet adamları bulunuyordu. Yeniçeriler padişahın politikalarının takipçisi olarak gördükleri bazı devlet adamlarının evlerini basarak yağmaladı. Bunlardan biri de padişahın çok takdir ettiği, sefer sırasında vezarete getirdiği Piri Paşa idi. Görünüşte yeniçeriler, devşirmelere has olan vezirliğe, bürokrasiden gelme devşirme olmayan Piri Paşa’nın getirtilmesine karşı çıkmıştı. Cafer ve Halimi Çelebiler yeniçerilerin itirazlarını nasihatle geçiştirmeye çalışmış, yeniçerilere laf dinletememişlerdi… Piri Paşa yanlısı olarak olaylara bakan tarihçi ve bürokrat Celalzade bunu şu cümlelerle açıklar: ‘Piri Paşa vezir olacak ol tarihte vezaret hizmetinde olan Dukakinoğlu demekle meşhur Ahmed Paşa, Sultan Bayezid Han devrinde onların terbiyesi ile mürebbi olup ihtilal-ı mülkden bihaber esalib-i saltanattan gafil ve bî-hüner kimse idi. Anların vezaretine bî-huzur olup devr-i Selim Han’ı Bayezid Han zamanına kıyas edip fesad ve fitneye mübaşeret edip yeniçeri taifesin tahrik etmişler.”
[15] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 225.
[16] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 241
[17]İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 238.
[18] ’’Mansur orduların kolay bir seyirle Tebriz şehrinden hareketi sırasında bu kul (İdris-i Bidlisi), alem padişahının işareti ve istişaresi uyarınca yüce dergâhtan Kürdistan memleketlerinin melik ve hakimlerinin kalplerini kazanmak ve onların yüce makamlı eşiğe olan kulluğa ve hizmetkarlığa dair ahit ve imanlarını teşvik etmek ve muhaliflerin muhalefetlerine karşı koymak amacıyla Urmi(ye) ve Uşni’den (Şino’dan) Amid’e ve Malatya’ya kadar Kürt beldelerine gitmek üzere ayrılmak durumundaydı. Kutlu emir uyarınca bu değersiz kul, Urmi tarafına yöneldi. Bu hakir kula olan irsi bağlarından ve yakınlıklarından kaynaklanan eski ilişkiler ve dostluk yoluyla arada tam bir irtibat söz konusuydu. Müjdeler dolu menşurları ve İslam sultanının fetihname hükümleriyle Kürtlerin ve Diyarbekir’in büyük beylerine yaptığı daveti bildirdim. Çünkü mümin Kürt taifesi, mülk, millet ve Ehl-i Sünnet mezhebi bakımından Kızılbaş mülhitlerin düşmanıydılar ve ileri gelen hâkimlerinin ve emirlerinin çoğu İslam ehlinin sığınağı olan bu yüce dergâha gıyaben sığınmaktaydı. …
Önce Beradust (Bradost) Kürt beyleri ve büyüklerinden söz alarak onları mücahitler sultanının muhlis kulları arasına katıp biatlerini aldı … onlardan sonra da Soran kavimleri meliki Müslüman soylu, temiz itikatlı meliklerden olan Emir Seyyid b. Şah Ali’ye risaleti tebliğ etmeye başlayıp onu Erbil memleketini zapt etmeye ve Erbil Kızılbaşının kökünü katliam, yağma ve çaresiz bırakmak yoluyla kazımaya teşvik etti. Aynı şekilde İmadiye hâkimi merhum Emir Seyfeddin ile uhrevi bir kardeşlik ve samimi bir eski dostluk bulunup sadık halefi (oğlu ve ardından beyliği alan –M.C.) Emir Sultan Hüseyin’i mücahitler sultanına biat edip tabi olduğunu bildirmek üzere yönlendirdiği ve ayrıca bu taife dine riayet etmede ve şeriat alimlerine tabi olmada ısrarlı ve sadık sözlü olduğu için onlar bu daveti canla başla kabul edip Kızılbaş’ın ilhat ve sapıklığından fiil ve itikat olarak yüz çevirdiler …’’
Aynı şekilde iyi bahtlılık bakımından zamanın melikleri arasında dünyada yegâne olan ve on dört yıl boyunca inatçı Kızılbaş topluluklarına karşı kılıç darbesiyle cihat edip halis itikat ile savaşarak cihat ehli Sultan’ın devletine dayanan Buhti beyleri de bu sadık dostun (İdris-i Bidlisi’nin –M.C.) davetine cevap olarak atalarının buyruklarına uyup (çağrı) sesini Kürt beldelerine duyurdular ve yeniden o ilhat sahibi taifeye karşı inat kılıcını yaygınlaştırma konuşunda harekete geçtiler. Eski şehri olan Ceziretü’l İbni Umeri, fethedip kurtardıktan sonra Musul’a kadar Kızılbaşlara karşı öldürme ve büyük yağma hareketlerini arttırdılar.
Ondan sonra bu davetçi, padişahın fetihnamelerini acele olarak din ve devlet dostları ile İslam kardeşleri ve yöneticilikte ve memleketi idare etmede temel unsurlar olan apaçık şeriat bağlıları arasında tebliğ edilmek üzere gönderip kalenin korunması, alçak Kızılbaş’ın geriye kalanlarının defedilip ihraç edilmesi, padişahın yüce adının o diyarın mescit ve camilerinin minberlerinde okunması ve hutbelerin Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yoluna çevrilmesi yolunda onların teşvik edilmelerini sağladı.
Doğrusu o temiz itikatlı ve Müslüman yapılı taife (Kürtler –M.C.), hiç beklemeden memleketin uyruklarını ve halkını kurtarıp Kızılbaş topluluğunu memleketten defedip maldan yoksun bıraktılar ve dinle devlet muhaliflerine muhalefet, İslam’ın ve milletin sultanına itaat ve biat bayrağını şevket ve heybetle yükselttiler.”
[19] İdris-i Bidlisi, Şelim Şah-name, s. 253. İdris-i Bidlisi, kış ortasında o civarda bulunan Kızılbaş artıklarını ortadan kaldırma konusunda uygun planlar yaptı: Muş ve Ahlat ovasında karın evlerin hizasına yükseldiği ve atlarla süvarilerin bütün geliş gidiş yollarının kapandığı bir zamanda, tümü piyade gençlerden oluşan bir ordu, ayaklarına tahta aletler (hedik) bağlamış olarak derin deniz hükmü taşıyan karların üzerinde keklik gibi sekiyor, koşuyordu. Şeref Bey, Kızılbaşların kararlı savaşçısı ve yiğit bir komutanlarından, Sultan Selim’in Merend’de öldürttüğü Halid Bey’in oğulları[19] ve kardeşiyle vuruşma azmiyle ileri yürüdü.
Halit Bey’in kardeşleri Muhammed ve Uveys, öteki oğulları, cemaati, ulusu ve nökeri Humus’ta (Hınıs’ta, -MC) toplanmışlardı. O civarın hâkimi olan Kızılbaş Halife baskından haberdar olduğundan ordu hazırlamaya koyuldu. İki ordu arasında büyük bir savaş başladı. İdris-i Bitlis’i komutasındaki askerler, o gün üç kez savaşa girdikten sonra zafer elde ettiler. Savaşta Kızılbaşlardan bini aşkın kişi öldürüldü. Kadınları, çocukları, malları ve mülkleri bütünüyle ‘’din mücahitleri’’; Bitlis Beyi taraftarlarının eline geçti. Hepsi her türlü ganimetle tekrar Bitlis’e döndüler. Bu arada soğuğun ve karın şiddet ve hiddetinden iki yüz kişinin eli ayağı sakatlandı.
[20] Melik Halil Şah İsmail’in ablasıyla evliydi.
[21] İdris-i Bidlisi, Şelim Şah-name, s. 253.
[22] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s253-257.
[23] Bu, Şerefname’de bazen Kurd Bey Şarkluvi –Şarklı- Ustaclu bazen de Kürd Bey Şereflu diye geçendir.
[24] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s253-257.
[25] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name s. 247.
[26] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 248.
[27] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s249.
[28] Ordu komutanı, Alaüddevle’nin başını oğullarından Süleyman’la diğerlerinin ve ordu komutanlarının başlarıyla birlikte Sultan’ın sancağını karşılamaya gönderdi ve esir düşenlerin hepsini, mesela Alaüddevle’nin kardeşi Abdurrezzak’ı, oğulları, yakınları ve hayatta olan çeşitli komutanlarla birlikte İstanbul’a doğru yola çıkardı. Yıllarca biriktirdikleri hazine ve definelerin hepsi ele geçirildiler, güçsüz bütün halkı zapt edilerek Sultan’ın güvenine mazhar olanları, kalelerin büyüklerine ve şehirlerin muteberlerine atandılar.
Sultan Selim de, Alaüddevle’nin başını Mısır’ın Memluk Sultanı Kansu Gavri’ye gönderdi. Dulkadir Beyliği, Osmanlı yanlısı Şehsuvaroğlu Ali Bey’in yönetimine verildi. Sinan Paşa vezirliğe tayin edildi. Dergâhın has kullarının ve yeniçeri taifesinin her birine hazineden bin Osmanlı akçesi bahşiş verildi
[29] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 248-250; Şükri-i Bidlisi, Selimname, 228-236.
[30] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 238-239
[31] Selim Şah-name’nin İdris-i Bidlisi tarafından tamamlanamadığını, çok daha sonraları oğlunun bazı kısımları da bulunamayan müsveteleri bir araya getirdiğini, hata kimi yerlerine kendisinin eklemeler yaptığını yeniden hatırlatarak bu tekrar ya da farklılık gösteren bilgilerin buradan doğmuş olabileceğini belirtelim.
[32] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s.245-246
[33] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s261-262
[34] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name s. 265-266.
[35] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 266
[36] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 266
[37] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 267
[38] Fakat bu, muhtemelen Sultan daha Amasya’da iken Çemişkezeklilerin Pir Hüseyin Bey önderliğinde gerçekleşen başkaldırıları sırasında öldürülen Nur Ali Halife’nin değildir. Kemah Kalesi’nin, Amasya’da iken bizzat Sultan Selim’in başında olduğu bir ordu tarafından zapt edilmesi haberinin Şah İsmail’e ulaşması, Şah’ın bunu büyük bir kayıp görerek bir Kızılbaş ordusuyla Bayburt ve Kemah kalelerini geri almaya gönderdiği kendisine son derece bağlı bir halife olan Tur Ali Halife’nin başı olmalı. Tur Ali Halife’nin bir Safevi ordusuyla Bayburt ve Kemah Kalelerini almaya gelmekte olduğu haberini alan yöre beyi Bıyıklı Mehmed Paşa, Kemah Beyi Karıçîn’i, Canik Beyi’ni ve kimi Kürt beylerini bir araya getirerek Bayburt dolaylarında Tur Ali Halife ordusunu karşıladı. Osmanlı tarafında Kadızade Hacı Beg adlı biri kucak kucağa savaşta Tur Ali Halife’yi atından alaşağı ederek başını kesti ve Bıyıklı Mehmed Paşa’ya gönderdi. O olduğu kesinleşince Safevi ordusu büyük bir yenilgiye uğradı. Pek çok asker öldürüldü, Safevilerin mallarına, canlarına kadın ve kızlarına savaş ganimeti olarak el kondu. Şükri-yi Bidlisi’nin anlattığına göre Tur Ali Halife’nin kesik başıyla birlikte altı bin kesik burun da İstanbul’a dergâha gönderildi. Bu yenilgiden sonra Şah İsmail Ermen Vilayet’teki Bayburt ve Kemah Kalelerini büsbütün kaybettiğini kabullendi. Şükri-yi Bidlisi, Selimname, 243-252.
[39]’Hiçbir devlet meselesinin konuşulmamasını dava dinlenmemesini emretmiş, vaktini avla geçirmeye başlamış. İşlerin aksadığını gören yeniçeriler müftüye giderek durumun kötüye gittiğini ve bunun sebebinin ne olduğunu sormuşlar, o da bunun padişahın emri olduğun“Bu dinlenme ve törenlerin ardından padişah ilk iş olarak aklından hiç çıkarmadığı Amasya’daki yeniçeri isyanı meselesini ele aldı. Zira bu hususu ordunun tesanütü, ileride girişeceği seferlerin selameti bakımından önemli görüyor; onları tam anlamıyla kendi otoritesi altına almanın gerekliliğine inanıyordu. Kısaca, bir bakıma kendisine iktidarı sağlayan ve bunun diyetini de yer yer isteyen yeniçerilerle hesap görmenin vakti artık gelmişti. Aslında bu işte onları teşvik edenlerin kimler olduğu son derece önemliydi. 6 Ağustos’tan itibaren birbiri ardından düzenlediği divan toplantılarıyla konunun üzerine eğildi, vezirlerini bu işin gerçek faillerinin bulunması için sıkıştırmaya başladı. Hatta bu meselenin konuşulduğu anlaşılan 6 Ağustos’taki divan toplantısından çıkan vezirler çok sarsılmış bir görünüş arz etmekteydiler. Nitekim Haydar Çelebi onların ‘ızdırap’içinde divandan çıktığını açık şekilde yazar ve ertesi gün de aynı durumun tekrarlandığını, vezirlerin yine şaşkın ve üzgün vaziyette divandan ayrıldığını belirtir.’’[39]
Padişah kızgınlığını gösterircesine üst üste düzenlenen iki divan toplantısına da katılmadı. Hemen sonra da Kilercibaşı Ferhad Ağa’yı katlettirdi. Receb ayının ilk ve ikinci günü (11 -12 Ağustos) yapılan divanlarda ise Padişah divandan kadıaskerleri çıkararak vezirleri uzun bir süre tuttu, onlara ağır sözler söyledi. Ağır hakaretlere maruz kalan vezirler büyük bir üzüntü içinde divandan ayrıldı.
Şükri-yi Bidlisi, bu hadiseyi bir başka pencereden nakleder. Ona göre padişah İstanbul’a geldikten sonra hiçbir işle ilgilenmemiş, divanda u, bizzat kendisine sormaları gerektiğini söylemiş. Padişah, İstanbul’a geldiğinde kendisine sormaları gerektiğini söylemiş. Padişah, İstanbul’a geldiğinde yeniçeriler durumu ona arz etmişler, fakat padişah onlara kızarak, sultanın emrini kabul etmeyen, ona karşı ayak direyen kulların bulunduğu bir yerde adalet mekanizmasının işlemeyeceğini, hatta bu şartlarda sultanlık yapmayacağını bile söylemiş. Şükri-i Bidlisi, Selimname s. 212-213.
[40] Haydar Çelebi, Ruzname, s. 467, aktr Emecen
[41] Şükri-i Bidlisi, Selimname, s. 240-241.
[42] Haydar Çelebi, Ruzname s 467.
[43] Şükri-yi Bidlisi. Alıntılar- ayrıca Haydar Çelebi’nin Ruzname’sinden aktaran: Emecen, s.172-176)
[44] Emecen, s. 176.
[45] Bitlis’in Emir Şeref’ten alınmasından sonra Şah İsmail’in Bitlis’i kendisine verdiği Kürt Bey Ustaclu/Şereflu diye geçer Şerefname’de.
[46] İdrisi-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 266-268.
[47] Feridun M. Emecen, Yavuz Sultan Selim, 178-179
[48] SULTAN’IN OSMANLICA YAZILMIŞ KUTLU HÜKMÜNÜN VE MÜBAREK MİNVALLİ İHSANLARININ TİMSALİ
‘Umdetü’l-efâzil kıdvetü erbabi’l-fezail salik-i mesalik-i tarîkat, hadi-i menâhic-i şeriat, keşşâfü’l-müşkillâti’d-diniyye hallâlü’l-mu’azzilati’l-yakiniyye hulasatü’l-mâ ve’t-tin mukarrabü’l-mülûk ve’s-selatin burhan-i ehl-i tevhid ve’t-takdis Mevlana Hakîme’d-din İdris (edamüllahi fezailihû) tevki’-i refi’-i hümayûn vasıl olıcak ma’lûm ola ki şimdiki halde südde-i sa’adetime, mektubun vasıl olub senden umulan hüsn-i diyanet ve emanet ve fart-i sadaka ve istikametin muktezasınca Diyarbekir vilayetinin feth-i külliyesine bais olduğun i’lam olunmuş. Yüzün ağ olsun. Inşaallahi’l-a’az, sair vilayetlerin dahi fethine sebeb-i külli olasın. Benim enva-i inayat-ı aliyye-i hüsrevanem senin hakkında mebzül ve mün’atıftır. Ve’l-haleti hazih’i ahir-i şevval-i mübareke değin vaki olan ulûfenüz ile iki bin sikke-i efrenciye filori ve bir samur ve bir vaşak ve iki murabba sof ve iki çoka ve bunlardan gayrı bir samur ve bir vaşak kürk kaplu soflar dahi ve bir fırengi kamha kılıflu müzehheb kılıç in’am irsâl olundu. İnşaallahi’l-kerim vus’ul buldukda sıhhat ve selametle alub mesarifine sarf eyleyesin. Mukabele-i hademat ve muhazat-ı istikametinde ve ihlasında, enva’-ı ‘avatıf-ı celile-i hüsrevaneme sezavar olup behremend olasun ve Diyarbekir canibinde size ittiba idüb gelen beylerin mukabele-i sadakat ve ihlas ve muhazat-i hademat ve ihtisaslarına göre ol vilayetde tevcih ve ta’yîn olunan sancaklarının ve beylerinin ahval ve elkab, ve mekadiri senin ma’lumun olduğu ecelden iftiharü’l-ümerai’l-izam zahirü’l-küberai’l-fehham zü’l-kadr ve’l-ihtiram sahibü’lmecd ve’l-ihtişam el-müeyyed bi-enva’i te’yidati’llahi meliki’s-samed Diyarbekir beylerbeyisi Mehmed dame ikbalehüye nişan-ı şerifimle mu’anvan beyaz ahkam-i şerîfe irsâl olundu. Gerekdir ki ol canibde her beye tevcih olunan vilayetin ahvali ne vechle tevcîh olunub ve ol beylerin elkabı ve mekadîri ne üslûb ile o mak münasib ise beratları inşa olunub yazıveresiz ve mufassalan ol yazılan berevatın suretleri ve timarın mikdarlarını dahi ber-süret-i defter idüb südde-i saadetime dahi irsal idesiz ki bunda dahi hıfz olunub her husus mefhum ve ma’lum ola ve her beye ne sancak verildügi ve ne vechle tefviz olunduğı ve elkabları nice yazılduğı ve re’ayetleri ve in’amları ne vechle olduğı ber-sebil-i tafsil il’am olunub amma bir vechle tertîb ve ta’yın oluna ki biri biri arasında olan esas-ı irtibat tezelzül ve tahallül bulmak ihtimali olmaya. Ve ol berevatdan gayr istimaletnameler gönderilmek lazım olan beyler içün dahi nişanlu beyaz kağıdlar irsâl olundu. Anlar dahi her beye ne vechle istimaletnâme gönderilmek münasib ise inşa olunub in’amlarıyla bile irsal oluna ve onların mufassalan süretlerin ve in’amda ne vechle ri’ayet olundukların ol berevat suretleri ile bile defter idüb dergâh-i cihan-penahıma irsâl idesiz ki her husus bunda dahi mufassal ve meşrûh ma’lum ola. Ve bu canibde olan mühimmat-ı sultan; murâd-ı şerifim üzere encâma yetişmişdir. İnşaallahi’l-e’az benim dahi inân-ı azimetim vaktinde ol canibe mun’atıf ve munsarıfdır ve ol beylerin hakkında dahi avatıf-ı ‘aliyye-i hüsrevanem mülahaza etdiklerinden ziyadedir. Ve şimdiki halde Erdebil oğlu İsmail-i pür tadlil südde-i sa’adetime Hüseyin Bey ve Behram Aga nam adamların risalet hıdmetine gönderüb takriren ve tahriren enva-i ubûdiyet ve tazarru’lar arz idüb mabeynde sulh ve ıslah müyesser olursa ol canibden ne murad olunursa riza-i şeritim üzere kabul süretin gösterüb enva’-i temelluklar eylemiş. Amma anın kelimatına ve salahına kat’a itimad caiz olmaduğı ecelden mezkûran elçileri Dimetoka hisarında ve sair adamlarını Kilidü’l-bahr Kal’ası’nda habsettirdim. Sen dahi gerekdir ki makhûr-ı mezbûrun umûrunda ahsen-i tedbîr ne ise anın tedbirinde olub devlet-i ebed peyvend-i rûz-efzûnum meham ve mesalihinde mücid ve sa’î olasın. Min ba’d esnâf-ı âsar-ı cemilenüz senih ve layih ola.
Şöyle bilesin. Alamet-i şerife itimad kılasın.
Tahrîren fî evasıti şehri Şevvali’l-mübarek senetü ihda ve ‘ışrîn ve tis’a mieti’l-hicriyye makamu dari’l-hilafe Edirne. (Hicri dokuz yüz yirmi bir mübarek Şevval ayının ortalarında (1515 Kasım sonları) hilafet merkezi Edirne’de yazıldı.)” İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 284-285
[49] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s.270-272.
[50] Haydar Çelebi, Ruzname, 473 aktaran Emecen.
[51] Haydar Çelebi, Ruzname 474, aktaran Emecen
[52] Haydar Çelebi, Ruzname 475 aktaran Emecen.
[53] Sefer için kesin karar verilince öncelikle Batı’dan gelebilecek tehlikelere karşı Macarlarla anlaşma yapılması işine ağırlık verildi. Padişah, oğlu Süleyman’ı Rumeli tarafının muhafazasıyla görevlendirdi. Yeniçeri ağasını da Eskişehir yolundan gitmesi için yola çıkardı. Rumeli askeri ise Gelibolu’dan geçip Biga’da toplanacaktı. Bunlar kapıkulu ile birlikte Kütahya üzerinden Karaman yönüne gideceklerdi. Padişah yeni bir sefer öncesi Macarlarla barış yapma işine hız verdi. Üçüncü defa bir Macar elçisi Edirne’ye gelmiş, divanda kabul edilmiş, fakat bu sırada Macar kralının ölümü (Macar kralı Vladislav 13 Mart 1516’da ölmüştü) haberi ulaşmışsa da (6 Nisan) ertesi günü barış işi tamamlanmış ve elçilere memleketlerine dönüş izni verilmişti. Kralın ölümü bu anlaşmanın yenilenmesini gerektirdiğinden elçilerden sadece ikisi Kemal Bey adlı bir Osmanlı görevlisiyle birlikte yollanmıştı. Ertesi günü 6 Rebiülevvel’de (9 Nisan) İstanbul’a gitmek üzere hazırlıklar tamamlandı ve bir gün sonra da “Diyar-ı Şarka sefer-i humayûn azmi” için padişah Edirne’den ayrıldı.Haydar Çelebi, Ruzname, s 476, aktaran Emecen.
[54] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 272-273.
[55] Adaî-yi Şirazi, Selimname s. 121.
[56] Adaî-yî Şîrazî, Selimname, s. 273.
[57] Bitlsi a.g.e, s. 302
[58] Adaî-yî Şîrazî, Selimname, s. 279.
[59] Adaî-yî Şîrazî, Selimname, s. 121
[60] bkz. Feridun M. Emecen, Yavuz Sultan Selim, s. 197.
[61] Osmanlı Paşalarına göre: ‘’Mülkün korunması düşmanı defetmekten önceliklidir’’görüşüne dayanmaktaydılar. Onlara göre, Amid’in korunması imkân dahilindeydi, böyle güçlü bir düşmana galip gelmek ise ilahi takdire bağlıydı. Her halükârda kesin olanın zannolunana tercih edilmesi lazımdı: ta ordunun sayı ve mühimmat bakımından üstünlüğü açıkça belli oluncaya kadar. Çünkü Sinan Ağa ve Bali Ağa ile birlikte beş bin teçhizatlı asker henüz ulaşmamıştı. Bunu, durup beklemeye gerekçe yapıyorlardı.
Fakat canlarından, mal ve mülklerinden geçmiş bulunan, İdris-i Bidlisi’nin fetva ve sözlerine uymada gayret gösteren ve tecrübelere göre ihlas yolunda her konuda onun nasihatlerine uyan Kürdistan beyleri ve hâkimleri, Safevilerle savaşa girişmek konusunda aşırı istekli davranıyorlardı. Savaş ve karşılaşma görüşünü tercih etmelerinin sebebiyse şuydu: Şer’i meseleler ve işitilen gerçekler buna davet etmekteydi ve İdris-i Bidlisi de şer’i ve ahlaki kanunlar uyarınca buna çalışmaktaydı.[61]
Ona göre, “elbette muhaliflerin ve düşmanların ortadan kaldırılmasına girişilmeliydi, savaşın ve gazanın ertelenmesinde birkaç mahzur bulunmaktaydı: Birincisi, ‘Allah yolunda cihat edin’(Kur’an, 2/218, 8/74, 9/20) ayetleriyle belirtilen ilahi emre muhalefet etmek. İkincisi, tam bir hikmet ve şecaatle tanınmış Sultan’ın itaat edilmesi vacip olan hükmüne muhalefet etmek ki o padişah şimdi düşmanların defedilmeleri için yirmi bin kişi göndermiş ve düşmanla cihat edip zafere ulaşmak için gereken bütün imkân ve fırsatları hazırlamıştır. Sultan’ın şeriata ve akla uygun olan emrine uymaktan geri durmak büyük günahlardan sayılır. Üçüncüsü, tam bir iktidarın bulunmasına ve nusret şiarlı bunca askere rağmen din ve devlet düşmanlarını defetmekten geri durmak tam bir tedbirsizlik yanında ürkeklikten ileri gelir. Bütün bu olumsuz melekeler, İskender hasletli padişahın ordusu için utançtır.
Dördüncüsü, Kızılbaş’ın zulüm ve baskısı altında katliama, sürgüne, yağmaya, mal ve mülklerinin ellerinden alınmasına rağmen ihlas ve itikatlarının büyük gücüyle din yolunda ve sultanlar sultanına kulluk uğrunda, Bedir ve Huneyn mücahitleri gibi olup hepsi din ve devlet düşmanlarına karşı ciddice ve mücahitçe savaşmada söz birliği etmişken nasıl olur da eski Osmanlı mücahitlerinin ve yiğit gazilerin muhacir ve ensarın güçsüzlerinden daha geride kalmaları ve ‘Önce hicret, sonra ötekisi’ diyerek Allah yolunda süluk etmeleri layık olabilir?
Beşincisi, Allah kapısının fakirleri zümresinden olan, fakat şer’i ve aklı olarak işlerin yoluna konulması konusunda Süleyman mekanlı Şehinşah’ın (Sultan Selim’in) muhlis kullarından olan bu fakir kul (İdris-i Bidlisi), türlü ızdıraplar çekip ricalarda bulunuyordu. Çünkü İslam sultanı, savaşlardaki tecrübeleri doğrultusunda elini çabuk tutmak ve fırsat kollamak yoluyla bu işe meyilli olduğunu gösteriyordu. Her halükârda iman halisliği yolunda Sultan’ın yoluna tabi olmak ve ihvanın görüşüne uymak son derece uygun görünüyordu.
Altıncısı, Amid’de beklemek gıda maddelerinin fiyatlarının artmasına ve kıtlığa neden oluyor, büyük bir güçsüzlüğe yol açıyordu.” İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 275.
[62] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 276.
[63] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 276.
[64] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 276-278.
[65] Haydar Çelebi, Rûzname, 476, aktaran Emecen.
[66] Haydar Çelebi, Rûzname, 476, aktaran Emecen.
[67] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 272-273; Prof. Dr. Feridun M. Emecen, Yavuz Sultan Selim, s.180-185.
[68] Berriyecik, şimdiki Derik, Viranşehir ve Ceylanpınarı kapsayan eski bir sancak idi. Burada olduğu gibi (muhtemelen de tercüme sırasında) genellikle Urfa’ya bağlı Birecik (eski adı Bire) ile karıştırılmaktadır. Muhtemelen en azından daha Akkoyunlular döneminde var olan bu sancak’ta Akkoyunlu Uzun Hasan’ın ekonomik kanunları da uygulanmıştır. Berriyecik, 1518 yılında oluşturulan Diyarbekir vilayetinin 12 Livasından (Amid, Mardin, Sincar, Berriyecik, Ruha, Siverek, Çermik, Ergani, Harput, Arapkir, Kığı, Çemişgezek)
birisidir. 1526 yılında Mardin sancağına bağlı bir kaza haline getirildi. Berriye Arapça sahra, step
ve çöl anlamlarına gelmektedir. Kürtler Mardi’inin altındaki geniş düz ovaya Berrî derler. Daha geniş bilgi için bkz. GÖYÜNÇ, Nejdet, Mardin Sancağı, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, (1991) Ankara.
[69] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 279
[70] Her zaman ordunun önünden giderek terör estiren, talan vuran birim.
[71] Şükri-yi Bidlisi, Selimname s. 272-273.
[72] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 280.
[73] Şükri-yi Bidlisi, Selimname, s.275.
[74] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s.281.
Şükri-yi Bidlisi de Safevi ordusunun hezimetini manzum olarak anlatır:
“Yetdi ardından revân Rumî-sipah/Baş kesüb kan dökdiler ta subh-gah/Ol gün ol gice katl oldu müdam/Geldi ikbal aldı devlet intikam/Yeryüzünde surh-ser(kızılbaş) virdi revaç/Lale evrakı gibi dağıldı tâc/Çün tul’u itdi ufukdan subh-gah/Herkesi davetledi R’umi-sipah/Kelleden kümbet düzüldi bî-şümar/Tac ile (Kızılbaş külahı) sahralar oldı lale-zar/Rûmi’ye el virdi bîpayan esîr/Her ganimetden gani oldı fakîr/Bâr û bungâhın u raht-ı âletin/ Mal û gencin(hazine) hanedanın ‘avretin/ Aldı Rûmî ol gurûhın bî’t-amam/Mal ü gence bakmaz oldu hâss ü ‘amm/ Bî-nihayet taze at, bî-had deve/La’l ü yakut u zümmürüd bir ceve/Dahi gûnagûn kumaş u sim u zer/Aldı Rum ehli vü oldı behrever/Çün ganimetten sipahi aldı kam kâm/Kalmadı muhtaç yek-ser hâss û ‘amm/Paşa ol gün dutdı maktelde karar/Başladı baş derdi evvel bî-şümar/Çok ‘alemler ser-nıgûn u şerm-sar/Tabl u kûs u boru zurna bî-karar/Kara Han’ın başın on bin baş ile/Beğleriyle, yar ile, yoldaş ile/Dahi guna gun meta’ı bî kıyas/Viribdi dergaha ol Yezdan-şinas.” (Şükri-yi Bidlisi, Selimname, s. 275-276.)
[75] Mısır Memlukleriyle savaş başladığında Mardin Kalesinde kuşatma altındaki Safeviler hala teslim olmamışlardı.
[76] Şeref Han, Şerefname, Nubihar çevirisi, s. 447-448.
[77] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 283.
[78] Şeref Han, Şerefname, Bozarslan çevirisi, s. 217.
[80] İdris-i Bidlisi, Selim Şah-name, s. 283.
[81] M. Feridun Emecen, Yavuz Sultan Selim, s. 206.
[82] Bkz. Svory, Mazzaoui, Encyklopedia İranica, “Safavids” bölümü.
Leave a comment