Malazgirt Savaşı (1071) ve Üç Kürt Devletinin Rolü

Murad Ciwan

 

ÖZET

Bu makale, 26 Ağustos 1071 tarihinde Selçuklu Sultanı Alparslan ile Doğu Roma (Bizans) İmparatoru Romanos Diogenes arasında meydana gelen Malazgirt Savaşı’nı, Daru’l İslam’ın (Abbasi Halifeliği) ve bölgedeki Müslüman devletlerin siyasi çerçevesi içinde değerlendirmektedir. Temel konu, Türk devletinin resmi ideolojisinin bu savaşa dair anlatısının, yani “Malazgirt Zaferi’nin Anadolu’nun Türkleşmesinin kapısını açtığı” iddiasının, tarihi kaynaklarla ne ölçüde örtüştüğü ve Kürtlerin bu savaşta nasıl bir rol oynadığıdır. İslami, Bizans ve Ermeni kaynaklarının karşılaştırılmasıyla, Alparslan’ın bu olayda (bugün bir devlet hükümdarı olarak anlaşıldığı şekliyle) Türklerin milli bir sultanı olarak değil, Sünni Abbasi Halifeliği Daru’l İslam’ının büyük emirü’l ümerası (Osmanlılardaki veziri azam) olarak hareket ettiği gösterilmektedir. Ayrıca, Daru’l İslam’ın kuzey ve batısında, Daru’l Harp (Bizans) sınır komşusu olan bölgede Halep’ten Kafkasya’ya kadar hüküm süren Merwani, Rewadi ve Şeddadi Kürt devletleri, İslami kurallara göre savaşa katılmış, Alparslan onların yardımına gitmiş ve Kürt askerleri temel bir role sahip olmuştur. Makalenin sonucu, “Anadolu’nun Türkleşmesine kapı açılması” kavramının, on birinci yüzyıldaki olayların doğru bir anlatımı değil, Cumhuriyet döneminin yakın tarihli milliyetçi tarih yazımının bir projesi olduğudur.

Anahtar Kelimeler: Malazgirt Savaşı, Alparslan, Romanos Diogenes, Merwani, Rewadi, Şeddadi, Abbasi Halifeliği, Anadolu’nun Türkleşmesi, milli tarih yazımı.

 

Giriş

Malazgirt Savaşı, 26 Ağustos 1071’de, Süphan Dağı’nın gölgesindeki küçük bir şehir olan Malazgirt’te meydana geldi. Türk devletinin milliyetçi ideolojisinin resmi tarih yazımında bu olay, Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olarak kutsanır. Bu anlatıya göre, Sultan Alparslan’ın Türk ordusu Malazgirt’te Doğu Roma (Bizans) İmparatoru Romanos Diogenes’i mağlup etmiş ve bu yenilgiden sonra Anadolu’nun kapısı Türklerin seferlerine, cihatlarına ve göçlerine açılmış; Anadolu yavaş yavaş Türklerin ülkesi haline gelmiştir.

Bu anlatı ders kitaplarında, medyada, edebiyatta, devlet kutlamalarında ve resmi etkinliklerde geniş bir şekilde tekrarlanmaktadır.

Ancak İslami, Bizans ve Ermeni tarihi kaynakları temelinde bir inceleme yapıldığında, ortaya farklı bir tablo çıkmaktadır. O dönemde günümüzdeki anlamıyla milli bir Türklük kavramı mevcut değildi; Müslüman devletler Daru’l İslam (Abbasi Halifeliği) çerçevesinde dini ve siyasi olarak örgütlenmişti. Selçuklular, seferler ve yağmalarla Daru’l İslam topraklarına gelmiş olsalar da, İslam Halifeliğini koruma iddiasıyla bu topraklar üzerinde hüküm süren emirlerle savaşmış, birçoğuna üstün gelmiş ve sonunda Tuğrul, ondan sonra da Alparslan halifeliğin baş emiri (emîru’l ümera) olmuşlardı. Halife, Daru’l İslam’ın en büyük otoritesiydi. İslam Peygamberinin halifesi/varisi olarak, tüm kanun ve şeriatın anayasal dayanağı olan dini makamda oturuyordu. Halifenin fermanı, fetvası ve onayı alınmadıkça hiçbir emir veya emîru’l ümera meşru olarak hüküm süremezdi ve Daru’l İslam’a tabi halk ve kavimler onların meşruiyetini tanımazdı. Bir yeri fethedip üstün gelseler bile, şer’i emirler olarak değil, zorba olarak kabul edilirlerdi. Selçuklular zorbalık ve fetihlerle hakim olsalar da, hem Tuğrul hem de Alparslan, Halife Kaim Biemrillah’ın ferman ve fetvalarıyla emîru’l ümera (tüm emirlerin büyük emiri, tıpkı Osmanlı Devleti’ndeki halifelerin/padişahların baş veziri veya sadrazamı gibi) oldular.

Ancak daha Gazne memleketinin emîru’l ümerası olan Gazneli Mahmud zamanından beri, halife değil, bizzat kendisi fiilen (de facto) “sultan” unvanını kullanmıştı. Ona göre sultan, emîru’l ümera anlamına geliyordu. Mahmud ölünce yerine oğlu Mesud geçti, o da kendisine “sultan” dedi. Dandanakan Savaşı’nda Tuğrul, Mesud’a üstün gelince, Mesud Merv şehrindeki ordugahta tahtını, malını, çadırlarını ve hazinelerini bırakıp savaş meydanından kaçtı; Tuğrul, Merv’deki ordugahta onun tahtına oturdu ve kendi “sultan”lığını ilan etti. Tuğrul Bağdat’ta Büveyhileri yıkıp dünyevi iktidarı (tüm Daru’l İslam’ın emîru’l ümeralığını) eline geçirdiğinde, Abbasi Halifesi Kaim Biemrillah büyük bir törenle Tuğrul’a emîru’l ümera olması için ferman ve fetva verdi. Tuğrul, Halifenin ilanıyla bu makama geldi, ancak kendisi günlük yaşamda bu makama “sultan” dedi ve böyle devam etti. Onun ölümünden sonra yeğeni Alparslan da meşruiyetini Halife Kaim’den aldı, kendisini “sultan” olarak adlandırdı ve bu adet devam etti. Ancakhem Abbasi hem Fatımi halifeliği yıkıldıktan sonra artık padişahlara sultan denmeye başlandı. Bilindiği üzere Osmanlılar, Memlük topraklarının fethinden sonra halifelik ve sultanlığı kendi padişahlık şahıslarında birleştirdiler. Bilinmesi gereken şudur ki, Tuğrul ve Alparslan padişah değil, Halife Kaim Biemrillah’ın büyük emirleriydi.

Elbette bu meşruiyetten sonra Daru’l İslam içindeki tüm emirler, vezirler, valiler ve halklar onları kabul etti; hutbelerde isimleri halifeden sonra ikinci sırada anılıyordu. Üçüncü sırada da hutbe okunan bölgenin emirinin adı vardı.

Sultan, Daru’l İslam’da aynı zamanda İslam ordularının en yüksek komutanıydı. Kendisi belki birkaç bin kişilik şahsi muhafızlarıyla birlikteydi ve ordunun bir kısmına sahipti, bazen de sadece muhafızları yanında bulunuyordu. Daru’l İslam’ın her yerindeki tüm devletlerin, eyaletlerin, bölgelerin, meliklerin ve emirlerin askerleri, sefer ve cihat zamanlarında onun komutası altına giriyor, onunla birlikte düşmanlara karşı savaşlara, fetihlere ve cihatlara gidiyorlardı. O da, İslam’ın bir bölgesine, bir melike, emire veya valiye saldırı olduğunda, ya asker göndermek ya da bizzat onların yardımına gitmek zorundaydı.

Malazgirt Savaşı meydana geldiğinde Alparslan’ın ve ordusunun durumu buydu.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, Malazgirt Savaşı’nın meydana geldiği bölgede üç güçlü Kürt devleti mevcuttu: Güneyde Merwaniler, doğuda Rewadiler ve kuzeyde, Eran ve Kafkasya bölgesinde Şeddadiler. Bu devletler, zorla fethedilmiş bağımlı devletler değil, Daru’l İslam sistemi içinde sultanın müttefikleriydi.

Bu makalenin amacı, Malazgirt Savaşı’nı Türk milli anlatısının çerçevesinden çıkarıp İslam tarihi, Daru’l İslam’ın kuralları, Sultan Alparslan’ın ve Kürt devletlerinin rolleri bağlamında değerlendirmektir. Bu amaçla, önce savaşın tarihsel çerçevesi, sonra Kürt devletlerinin durumu, ardından Kürtlerin savaştaki rolü ve son olarak Anadolu’nun Türkleşmesi tezinin eleştirisi incelenecektir.

 

Malazgirt Savaşı’nın Tarihsel Çerçevesi

On birinci yüzyılda Daru’l İslam, iki büyük İslami güç arasında bölünmüştü: Bağdat’taki Sünni Abbasi halifeliği ve Kahire’deki Şii/İsmaili Fatımi halifeliği. Batı tarafında ise sınırları Antakya’ya, Urfa’ya ve Ermenistan’ın bazı bölgelerine kadar uzanan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu vardı. Orta Asya’dan gelen Selçuklu sultanları, bu siyasi harita içinde kendilerini Abbasi halifeliğine bağlamış Sünni bir askeri güç olarak konumlandırmışlardı. Tuğrul ve ardından Alparslan, halifenin fermanıyla, halifeliğin dünyevi iktidarını elinde tutan emîru’l ümera (sultan) olmuşlardı.

Alparslan 1071 yılında Anadolu’yu fethetmek için değil, Fatımilere karşı sefer yapmak için yola çıkmıştı. Şeddadiler, Rewadiler ve Merwaniler üzerinden önce o dönemde Bizanslıların elinde olan Urfa’ya gitmiş, Urfa’yı fethedemeyince Halep’teki Fatımi valisini Abbasi hakimiyeti altına sokmak için oraya yönelmişti. Bu sırada Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in büyük bir orduyla doğuya doğru geldiği haberi geldi. Alparslan Bizans’la savaşmak istemedi; Fatımilere karşı seferine devam etmek istiyordu. Ancak imparator seferini kesmedi ve İslam sınırları üzerine ilerlemeye devam etti. Alparslan, Birecik tarafından Fırat’ı geçip geri dönmek zorunda kaldı. Urfa üzerinden, Mardin ve Hasankeyf çölünden, Bitlis’ten, Van Gölü’nün eteklerinden geçerek Rewadilerin şehri Hoy’a ulaştı. Orada Malazgirt’in Müslüman halkının ileri gelenleri ve eşrafı, Roma İmparatoru’nun Malazgirt’i işgal ettiğini ve tüm Müslüman halkı kovduğunu haber vererek kendisini imdada çağırdılar. Bu haber üzerine Alparslan, ailesini ve ordusunun ağırlıklarını Hoy’da veziri Nizamülmülk’e teslim ederek Rey’e gitmeleri için bıraktı ve her biri iki ata sahip hafif süvari birlikleriyle Malazgirt’e doğru hareket etti.

Savaştan önce de Alparslan, imparatora elçi gönderip anlaşmayı ve imparatorun geri dönmesini teklif etmişti. Ancak Romanos Diogenes bu teklifi kabul etmedi; İslami kaynaklara göre, duracağı yerin Rey, hayvanlarının duracağı yerin ise Hemedan olacağını söyledi. Bu söz, imparatorun bizzat savaş istediğini göstermektedir.

Savaş sonuçta Malazgirt’te meydana geldi ve Bizans ordusu yenildi; İmparator da esir düştü. Savaştan sonra Alparslan imparatorla anlaştı, vergi ve bazı şehirlerin iadesi şartlarını öne sürdü ve onu, yol harçlığını da vererek onurlu bir şekilde gönderdi. Ancak imparator dönüşte başkent Konstantinopolis yolunda muhalifleri tarafından aldatıldı, yakalandı, tahttan indirilerek gözlerine mil çekildi. İmparator 1072 yılında sefalet içinde öldü.

Kürt Devletlerinin Abbasi Halifeliği Daru’l İslam Sistemi İçindeki Durumu

Malazgirt Savaşı’nı doğru anlamak için, o dönemde Halep’ten Kafkasya’ya kadar olan bölgede üç güçlü Kürt devletinin bulunduğunu kavramak gerekir: Merwaniler, Rewadiler ve Şeddadiler. Merwaniler, Ahlat, Bitlis, Silvan (Farqîn), Diyarbakır (Amîd), Mardin ve Urfa’ya kadar olan bölgede hüküm sürüyorlardı; iki başkentleri Amid ve Meyafarıkin idi. Rewadiler, Azerbaycan’da, Urmiye Gölü’nün doğusundan Van Gölü’ne ve Tebriz ile Meraga’nın doğusuna kadar hüküm sürüyorlardı; başkentleri önce Tebriz, sonra Meraga olmuştu. Şeddadiler ise Van Gölü’nün kuzeyinde, Aran’da, Gence, Dvin ve Ani’de hüküm sürüyorlardı. Bu üç devlet, Abbasi Halifeliği Daru’l İslam’ı çerçevesinde batı ve kuzeybatı sınırlarının Müslüman devletleri olarak kabul ediliyorlardı.

Daha önce de belirtildiği gibi, İslami sisteme göre halife genel dini ve siyasi liderdi; dünyevi iktidar, kendisine sultan denilen büyük emîru’l ümeranın elindeydi. Bunlar mülklerin sahibi olan melikler değil, halifeliğin topraklarının ikta sahibi emirleriydi; her bölge ve memleketin de kendi emirleri ve melikleri vardı, özellikle Daru’l İslam’ın doğusunda birçok Selçuklu emiri ve Oğuz Türkmeni de bulunmaktaydı, neredeyse tamamı ikta sahibiydi. Çünkü İslam yasaları, Daru’l İslam hakimiyeti altındaki bir yeri fethederken ne Müslümanların ne de gayrimüslimlerin mülklerine el konulmasına izin vermiyordu. İslam’a göre mülklere el koymak yalnızca Daru’l Harp fetihleri sırasında helaldi.

O dönemin kurallarına göre, Tuğrul veya Alparslan Kürt ülkesine geldiğinde, onlar askerleriyle birlikte ona katılıyor ve seferlerine iştirak ediyorlardı. Bu, zorbalığa dayalı bir hakimiyet ve tabiiyet değil, siyasi ve dini bir mutabakattı.

Bu ilişkinin en iyi örneği 1064 yılındaki olaydır. Alparslan o yıl Şeddadi ülkesini fethetmek için değil, onları Roma’ya bağlı Ermeni krallarının istilalarından korumak için bölgeye gitmişti. Şeddadilerin başkenti Gence’ye ulaştığında şehrin içine girmemiş, Şeddadi Emiri Ebu’l Esvar (Ebu Siwar) Şavur onu şehrin dışında karşılamış, törenler yapılmış, birbirlerine hediyeler ve baxışlar vermişler ve birlikte savaşa gitmişlerdi. Şeddadi, Rewadi ve diğer askerler onun ordusuna katılmış ve birlikte Bizans’a bağlı bazı bölgelerdeki Ermeni krallarının ordularına ve topraklarına saldırmışlardı. Daha sonra Alparslan, Ani gibi ele geçirilen şehirleri Şeddadi emirlerine teslim etti. Emir de buna karşılık Alparslan’ın oğlu Melikşah’a yüklü bir para vermişti. Çünkü o şehiri Melikşah’ın askerleri zapt etmişti.

1071 yılında Alparslan, Fatımilere karşı seferinde bu üç Kürt ülkesinden geçerken Amîd’e geldi; yine şehir surlarının dışında kaldı, içine girmedi. Merwani emirleri ve komutanları; Emir Nizamüddin Nasır’ın kardeşi Said ve bir yeğeni, Merwani askerleriyle birlikte ona katıldılar; yaklaşık yüz bin dinar da yanlarında getirip karargahta ona verdiler.

Emir Nizamüddin Nasır onu surların dışında karşıladı, birbirlerine hediyeler, nişanlar ve bağışlar verdiler. Orada Merwani ordusu Alparslan’ın seferine katıldı.

Bu durum, merkez ile bölgeler arasındaki ilişkilerin işgal ve boyun eğdirmeye değil, işbirliği ve İslami kurallara dayandığını göstermektedir.

Kaynaklara Göre Kürtlerin Malazgirt Savaşı’ndaki Rolü

İslami tarih kaynakları, Alparslan’ın ordusunda Kürtlerin varlığından açıkça bahseder. İslam tarihçisi İbnü’l Cevzi, Alparslan’ın Malazgirt Savaşı’na gittiğinde ordusunda 10 bine yakın Kürdün de bulunduğunu yazar. Bir diğer İslam tarihçisi İbnü’d Devadari de Alparslan’ın ordusunda 10 bin Kürt ve diğer kavimlerden bazılarının bulunduğunu yazar. O dönemde yaşamış Bizans tarihçisi Michael Psellos da Alparslan’dan bahsederken onu “Türklerin kralı” olarak değil, “Kürtlerin ve Perslerin (Acemlerin) kralı” olarak adlandırır. Bu ifade tek başına, Alparslan’ın ordusunun askeri kimliğinin Bizanslılar tarafından da Kürt ve Pers olarak görüldüğünü göstermektedir.

Ayrıca Ermeni kaynakları da Kürtlerin varlığından bahseder. Ortaçağ Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos, Bizanslılara karşı savaşta Şeddadi Emiri Ebu’l Esvar Şapur’un Alparslan’ın yanında olduğunu yazar. Hatta Alparslan Urfa’yı fethedemeyince, Ebu’l Esvar Şapur ona yeminini bozmadan Urfa’dan nasıl vazgeçebileceği konusunda tavsiyelerde bulunmuştur. Alparslan’ın Diyarbakır önüne geldiğinde, Merwani emirinin ordusuna asker ve para verdiği ve onun seferine katıldıkları da İbnü’l Ezrak’ın Meyafarqîn Tarihi’nde yer alır. İbnü’l Esir’in El Kamil fi’t Tarih adlı eserinde, Alparslan’ın Malazgirt’in Kürt ve Müslüman halkının haberini ve imdadını aldığında Rewadilerin şehri Hoy’da olduğu yazılıdır. Sultan, Rewadilerin şehrinden sefere çıkarken Rewadi Emiri’nin ona asker vermemiş olması veya ordusuyla birlikte ona eşlik etmemiş olması mümkün değildir. Tüm bu kaynaklar birlikte, Kürtleerin savaşa sadece birkaç düzensiz asker olarak değil, Kürt devletlerinin örgütlü birer gücü olarak katıldıklarını doğrulamaktadır.

Alparslan’ın ordusunun sayısı kaynaklarda 14 bin ile 20 bin süvari arasında kaydedilmektedir. Bazı yerlerde 16 bin süvariden bahsedilir. Bazı tarihçilere göre bunlardan sadece 4 bin asker Alparslan’ın özel muhafızlarıydı. Bunların tamamı köle/memlük Türklerden oluşuyordu. Ordunun geri kalan kısmı bölge devletlerinin askerleriydi; bu bölgede ise adı geçen üç Kürt devleti bulunmaktaydı. Bu durum, Malazgirt’te savaşan ordunun en büyük kısmının Kürt askerlerden oluştuğunu ortaya koymaktadır.

Malazgirt Savaşı ve Doğrudan Sonuçları

Bizanslıların Malazgirt Savaşı’ndaki yenilgisi, İmparator Romanos Diogenes için savaştan önce de var olan büyük iç sorunları beraberinde getirmişti. O, Konstantinopolis’teki bazı generaller ve siyasetçiler tarafından muhalefet ediliyordu. Bizans ordusunda imparator olmak isteyen generaller, savaşta orduyu yüzüstü bırakıp sıvıştılar. Ayrıca Bizans İmparatorluğu’nun Ermenilerle ilişkileri de bozulmuştu. Bizans, birçok Ermeni prensini bölgelerinden uzaklaştırmış ve haklarını kısıtlamıştı. Bu nedenle Bizans ordusundaki Ermeni askerler İmparatora sadık bir destek vermediler. Ermeni asıllı Urfalı Mateos bunu, İmparatorun başına gelen Tanrı’nın gazabı olarak adlandırır. İmparatorun ordusunun bir kısmı, savaş sırasında taraf değiştirip Müslüman ordusunun saflarına katılan Türk soylu Peçenek ve Oğuz (Guz) kabilelerinin savaşçılarından oluşuyordu.

Alparslan savaştan önce bir kez daha elçi gönderip anlaşma teklif etmiş, ancak imparator bu teklifi reddetmişti. Savaş başladı ve Bizans ordusu birkaç saat içinde dağıldı. İmparator da esir düştü. Alparslan imparatora onurlu davrandı; buna göre vergi ödeneceği, bazı sınır şehirlerinin Daru’l İslam’a iade edileceği bir anlaşma yaptı; bu şehirler Antakya ve Maraş’ın kuzey ve batısındaydı ve birçok kez el değiştirmişti. Bizanslıların elindeki Müslüman esirler de serbest bırakılacaktı. Alparslan’ın isteği üzerine İmparator, kızını da ona vereceğine söz verdi. Ancak İmparator, hazinesinin seferde harcandığını, bu nedenle vergiyi hemen ödeyemeyeceğini; eğer erken döner ve imparatorluğunu koruyabilirse bu sözleri yerine getireceğini söyledi. Alparslan onu serbest bıraktı ve yol için de 10 bin dinar verdi.

Romanos Diogenes geri döndü, ancak muhalifleri onu Tokat’ta yakaladı, gözlerine mil çekti ve zindana attı. Bir süre sonra 1072 yılında öldü. Alparslan bu olaya çok üzüldü ve memnuniyetsizliğini göstermek için elçi gönderdi. Aynı yıl Alparslan da Şeddadiler üzerinden Maveraünnehir (Orta Asya) seferine başladı ve Belh civarında bir kale emiri tarafından öldürüldü (1072). Bazı tarihçiler bu emirin Harezmli olduğunu iddia eder, bazıları ise Kürt olduğunu yazar.

 

Anadolu’nun Türkleşmesi Tezinin Eleştirisi

Türk devletinin resmi ideolojisinin resmi anlatısı, Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığını ve Anadolu’nun yavaş yavaş Türkleştiğini iddia eder. Ancak bu tezin birçok tarihi kusuru vardır. Birincisi, Alparslan ve o dönemin Selçuklularının milli bir proje olarak Anadolu’yu fethetme planları yoktu. Onların asıl seferleri Bizans’a karşı değil, Fatımilere karşıydı. Savaştan sonra da Alparslan Anadolu’ya, yani Doğu Roma topraklarına değil, doğuya yöneldi. Ve 1072’de öldürüldü; Batıya doğru herhangi bir sefer yapmaya ömrü yetmedi. Tahta geçen oğlu Melikşah da iktidarın iç savaşlarıyla meşguldü, Roma içlerine bir seferle değil. Bununla birlikte, Selçuklu hakimiyeti uzun yıllar iç savaşlar içinde kaldı ve Daru’l İslam’ın büyük Selçuklu birliği dağıldı; zekalarıyla halifelerin ve emirlerin gözüne giren, azat edilen, Müslüman olan ve şehzadelerin atabeyleri haline gelen köle/memlük asıllı Türk küçük Atabek beylikleri ortaya çıktı.

İkincisi, daha sonra Anadolu’da bir devlet kuran Rum Selçukluları, Malazgirt üzerinden değil, güneyden, Halep ve Antakya’dan Roma’nın Daru’l Harp topraklarına girmişlerdi. Bu yol da diğer Selçuklular tarafından engelleniyordu; çünkü onlar eskiden beri Selçuk’un oğlu Arslan, onun oğlu Kutalmış ve onun oğlu Süleyman Şah’ın düşmanıydılar. Aslan Hindistan’da zindanda diğer ikisi bu rekabette kendileri tarafından öldürüldü. Gelişmeler, Anadolu’nun Türkleşmesinin, daha doğrusu Müslümanlaşmasının Malazgirt’in planlanmış bir sonucu değil, karmaşık ve iç çelişkilerle dolu bir süreç olduğunu gösterir.

Üçüncüsü, bugün bilinen anlamıyla “Anadolu’nun Türkleşmesi” kavramı yeni bir olgudur. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Müslümanların temel kimliği Türklük değil, İslam’dı. Anadolu’nun Müslümanlaşması; Türklerin, Türkmenlerin, Kürtlerin, Arapların, Farsların ve önceden Hristiyan olup sonradan Müslümanlaşan birçok milletin katıldığı geniş bir tarihi süreçti.

Anadolu’nun Türkleştirilmesi bir devlet politikası olarak özellikle on dokuzuncu yüzyıldan sonra, Avrupa’dan alınan milliyetçi anlayışlarla başladı. Başka bir deyişle, Anadolu’yu Türkleştirme projesi, Malazgirt Savaşı’na dayanan bir temele sahip değil, sonradan uydurulmuş bir tarih üzerine inşa edilmiş modern bir projedir.

Bizans kaynakları da Malazgirt Savaşı’nı Türklerin verdiği önemde görmezler. Onlara göre Romanos Diogenes’in yenilgisi, öncelikle imparatorluğun iç sorunlarının bir sonucuydu, rakibin büyük bir askeri zaferinin sonucu değildi. Ermeniler de olayı, Bizans’ın zulmüne karşı Tanrı’nın gazabı olarak değerlendiriyorlardı.

İslam tarihçileri de Malazgirt Savaşı’nı daha sonra, Haçlı Seferleri döneminde, sultanın ve İslam ordusunun kahramanlığı, İslam’ın Bizans’a karşı bir zaferi olarak överler; bir Türklük zaferi olarak değil. Dolayısıyla, Malazgirt Savaşı’nın “Anadolu’nun Türkleşmesinin kapısını açması” olarak önemi, dönemin kaynakları tarafından desteklenmemektedir.

Sonuç

1071 Malazgirt Savaşı, esas itibarıyla Abbasi Daru’l İslam’ının İslami gücü ile Bizans arasında bir savaştı; bu savaşta Sultan Alparslan, Abbasi halifeliğinin büyük emiri olarak hareket ediyordu. Savaş, Anadolu’yu Türkleştirmenin milli bir projesi değil, İslami güçler ile Roma arasındaki siyasi ilişkilerin bir sonucuydu. Kürt devletleri Merwaniler, Rewadiler ve Şeddadiler de Daru’l İslam’ın üç parçası olarak, İslami kurallara göre, Sultanın müttefikleri olarak savaşa katıldılar ve askerleri, komutanı Alparslan olan İslam ordusunun temel birer parçasıydı. Çünkü savaş bu üç Kürt devletinin bölgesinde meydana geldi. Malazgirt, işgal edilmeden önce Merwanilerin şehriydi; kurtarıldığında da onlara iade edildi. İslami ve Bizans kaynakları bu gerçeği doğrulamaktadır.

Türkiye’nin Malazgirt’e dair, onu Anadolu’nun Türkleşmesinin başlangıcı olarak kutsayan resmi anlatısı, sadece tarihi çarpıtmakla kalmaz, aynı zamanda Kürtlerin ve diğer Müslüman milletlerin rolünü de ortadan kaldırır. Bu anlatı, tarihi gerçeği aydınlatmak için değil, günümüzün siyasi amaçları için inşa edilmiştir. Dönemin kaynakları, özellikle yerel kaynaklar üzerine daha kapsamlı araştırmalar, bu olayın ve Kürtlerin İslam tarihindeki rolünün daha doğru bir resmini ortaya çıkarabilir. Tarih yazımının şoven-milliyetçi ırkçı önyargılardan arındırılması ve Malazgirt gibi olayların kendi tarihsel bağlamları içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Kürtler için, Türk tarihinin Kürtler hakkındaki çarpıtmalarını düzeltmek amacıyla özgün, bağımsız bir tarih yazımı gereklidir.

Başlıca Kaynaklar

· İbnü’l Cevzi (Ibn al-Jawzi)

· İbnü’d Devadari (Ibn Dewadarî)

· Michael Psellos (Mîşel Selos)

· Urfalı Mateos (Matthewê Rihayî)

· İbnü’l Ezrak (Ibn al-Azraq al-Fariqî)

· Müneccimbaşı (Ahmed Dede)

· Ebu’l Ferec / Bar Habreus

· İbnü’l Esir, El Kamil fi’t Tarih

· İbnü’l Ezrak, Meyafarqîn Tarihi

Leave a comment