İdris-i Bitlisî’nin mektubu, Diyarbekir’in kurtarılması ve bağlamından koparılan tarih
Murad Ciwan
4 Eylül 2026
Güncel bir tartışmanın açtığı tarih sorusu
Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bidlisî arasındaki ilişki, aradan beş yüzyılı aşkın bir zaman geçtikten sonra yeniden güncel siyasetin konusu oldu. Kamuoyuna “İmralı görüşme notları” adıyla yansıyan, ama taraftarlarınca gerçek olmadığı iddia edilen bir metinde Abdullah Öcalan’a şu sözler atfedildi: “Yavuz, İdris-i Bidlisi’ye beyaz bir kâğıt verir, ne istersen yaz der. Sonuç Ortadoğu kapısını aralar.” Bu sözlerin çevresinde daha eski bir anlatı da yeniden dolaşıma girdi: Güya Yavuz, Kürt beylerinden kendi aralarında birleşip bir beylerbeyi veya mîr-i mîrân seçmelerini istemiş; İdris-i Bidlisî ise “Kürtler tarihte hiçbir zaman birleşemedi, bugün de birleşemez; başlarına dışarıdan bir beylerbeyi tayin edin” cevabını vermişti.
Güncel tartışma geçip gidecektir; fakat onun yeniden gündeme getirdiği tarih sorusu kalıcıdır: İdris-i Bidlisî ve Kürdistan hükümdar ve beyleri gerçekten hangi şartlar altında, kimden, ne tür bir yönetici istediler? “Beyaz kâğıt” denilen belgeler neydi ve ne işe yarıyordu? Bu sorular cevaplandırılmadan kurulacak her siyasal benzetme, farklı tarihlerde meydana gelen olayları tek bir hikâyeye dönüştürmeye mahkûmdur.
Birincil kaynaklar, ortada Kürtlerin tarih boyunca birlik kuramayacağına ilişkin soyut ve zamansız bir hüküm bulunmadığını gösterir. Çaldıran’dan sonra ortaya çıkan acil bir askerî ve siyasal sorun, Diyarbekir halkının kuşatılması, Kürt hükümdar beylerinin irsî hâkimiyet alanları dışında kalan şehirlerin geleceği ve ortak kuvvetlerin savaş sırasında nasıl sevk edileceği meselesi vardır. Üstelik Kürdistan hükümdar ve beyleri bu talebi dile getirdiklerinde zaten bir araya gelmiş, ortak karar almış, ahitlerini yenilemiş ve Safevi kuvvetlerine karşı birlikte mücadeleye başlamışlardı.
İdris-i Bidlisî’yi kendi çağında ve kaynağı kendi türünde okumak
İdris-i Bidlisî’yi değerlendirirken iki ayrı anakronizmden kaçınmak gerekir. Birincisi, din ve mezhebin yalnız kişisel inanç değil, siyasî aidiyetin, hukukun ve hükümdarlık meşruiyetinin başlıca dili olduğu bir orta çağ insanını bugünün laik siyasal kavramlarıyla yargılamaktır. On altıncı yüzyılın başında Müslüman iktidarların başka mezheplere, Müslüman toplumların gayrimüslimlere ve Hıristiyan güçlerin Müslümanlara karşı uyguladığı siyaset, çağın dinî-siyasî düzeninden bağımsız değildi. Bitdlisî’nin kullandığı sert mezhep dilini bugünkü değerlerimizle doğru bulmak zorunda değiliz; fakat bu dili çağından koparıp onun kişiliğine özgü bir mezhep bağnazlığının kanıtı saymak da tarihsel değildir.
Bidlisî’nin hayatı zaten katı ve değişmez bir mezhep kimliğiyle açıklanamayacak kadar çok yönlü ve karmaşıktır. Babası Hüsameddin Ali’nin ilmî ve tasavvufî çevresinde yetişmiş, Diyarbekir ve Tebriz’de eğitim görmüş, uzun yıllar Akkoyunlu sarayında münşîlik yapmıştı. Akkoyunluların dağılmasından sonra Osmanlı hizmetine girdi; fakat II. Bayezid’in sarayında yaşadığı güçlüklerin ardından yeni bir görev alanı ararken Şah İsmail’in divanına girme teşebbüsünde de bulundu. Vural Genç’in ortaya çıkardığı 1512-1513 tarihli yazışmalarda Şah İsmail’i Şiî ve Ehl-i Beyt referanslarıyla övdü, iktidarına İslami meşruiyet atfetti ve Tebriz’e dönmeye hazırlandı. Eğer Bidlisî’nin Şah’a ve onun mezhebine karşı başından beri değişmez bir dinî düşmanlığı bulunsaydı, böyle bir teşebbüsü açıklamak mümkün olmazdı.
Onun daha sonra Safevilere karşı aldığı sert konum bu nedenle birinci derecede mezhep taassubuyla değil, değişen siyasî bağlılıkları ve Kürdistan’daki Safevi egemenliğine karşı yürüttüğü mücadeleyle birlikte okunmalıdır. Bitlisî, 1514 sonrasında Şah İsmail’i rakip hükümdar, Safevi görevlilerini ise Kürt emirlerinin irsî alanlarını ele geçirmiş onları kendilerine benzemeye zorlayan siyasî ve askerî düşman olarak görüyordu. Dinî kavramlar bu mücadelenin çağdaş ifade diliydi; fakat yürütülen işin konusu iktidar, toprak, hanedan hakları, güvenlik ve siyasal ittifaktı.
İkinci anakronizm, Selim Şah-nâme’yi bugünkü anlamda tarafsız bir tarih araştırması gibi okumaktır. Eser, Sultan Selim’in hayatını ve zaferlerini anlatan, ona veya saray çevresine sunulmak üzere kaleme alınmış bir hükümdar biyografisidir. Bu türün gereği olarak protokol ve hiyerarşi icabı padişahı yücelten tumturaklı sıfatlar, kulluk ve biat ifadeleri, dinî meşrulaştırmalar ve düşmanı aşağılayan sözler metnin her yanına yayılmıştır. Bunlar dönemin patronaj ve sunuş protokolünün doğal sonucudur ve o dönemin doğal siyasi ve diplomatik dili sayılır. Kaynağı kullanırken bu sözleri yok saymak değil, edebî ve siyasî işlevlerini ayırt etmek gerekir. Tarihçi için asıl belirleyici olan, övgü ve yergi kabuğunun altındaki somut olay dizisi; kimlerin toplandığı, hangi taleplerin dile getirildiği, hangi askerî yardımların istendiği, kimin hangi göreve atandığı ve tarafların sonunda hangi statüyü elde ettiğidir.
Önce kronolojiyi düzeltmek gerekir
Söz konusu gelişmeler Çaldıran Savaşı’ndan önce değil, esas olarak savaş sonrasındaki 1515 Diyarbekir harekâtı sırasında yaşandı. Sultan Selim’in ordusu 23 Ağustos 1514’te Çaldıran’da Şah İsmail’in ordusunu yenmiş ve Tebriz’e girmişti. Fakat yeniçerilerin, paşaların ve ordunun önemli bölümünün isteksizliği nedeniyle Safevi ülkesindeki harekât tamamlanmadan geri dönüldü. Amasya’da kışlanıp ertesi bahar Safevi toprakları üzerine yeniden gelinmesi kararlaştırılmış olmasına rağmen Sultan’ın esas ordusu Kürdistan’a dönmedi; önce Dulkadir Beyliği üzerine yürüdü, ardından İstanbul’a geçti.
Bu sırada Kürt beyleri, Safevi idarecilerini kendi irsî topraklarından çıkarmak için başkaldırmışlardı. Bitlis, Hizan, Cezire, Hısn Keyf, Sason, Palu, Çemişkezek ve başka merkezlerin beyleri yalnız kendi bölgelerinde savaşmakla kalmadılar; birbirlerine askerî yardımda bulundular. İdris-i Bidlisî de Hısn Keyf, Siirt, Bidlis ve Hizan çevresini dolaşarak beyleri topladı ve ortak hareketi örgütledi.
Diyarbekir’de ise farklı bir durum vardı. Amid halkı şehir içinde Safevi yönetimine karşı ayaklanmış, fakat Kara Han’ın kuvvetleri şehri kuşatma altına almıştı. Kaynakların ifadesiyle beş binden fazla insan ölüm tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Kürt beylerinin irsî hükümet alanları, mirlikleri hanedan hukukuna dayanıyordu; Amid gibi Moğollardan ve Eyyubi devletinin dağılmasından sonra tarumar olan Kürdistan toprakları Karakoyunlular’ın, Akkoyunluların ve Safevilerin egemenliği altına girmiş, Kürt hükümdar ve beyleri pekçok irsi topraklarını kaybetmişler, Kürdistan istilacı kavimlerden egemenlerin eline geçmişti. Amid gibi Akkoyunlu başkentliği yapmış büyük bir şehir de o sırada artık hiçbir Kürt hükümdar ve beyinin tartışmasız irsi mülkü değildi. Mardin, Ruha, Ergani ve daha sonra eyalet teşkilatı içine alınan bazı başka merkezlerde de benzer bir temsil ve yönetim sorunu bulunuyordu.
Böyle bir şehrin yönetimini hükümdar ya da beylerden birine vermek, ona diğerlerinin üzerinde yeni bir güç ve genişleme imkânı tanımak demekti. Orta Çağ’ın hanedan ve mülk düzeninde bu, basit bir idarî atama değil, beyler arasındaki dengeyi bozabilecek bir egemenlik meselesiydi. Bu nedenle bütün Kürdistan hükümdar ve beyleri bu düzene saygı duyuyor birliklerini ve barışlarını doğal olarak birbirlerinin egemenlik alanlarına saygı göstererek koruyorlardı. O günkü acil hayati durumda dışarıdan gelecek bir beylerbeyi, Kürt beyliklerinin yerine geçecek bir hükümdar olarak değil; İdris-i Bidlisi ile beraber Osmanlı askeri güçleri ile Kürdistan hükümdar ve beylerinin ordularını savaşta koordine edecek, hiçbir beyin irsî mülkü sayılmayan Amid şehrini ve Diyarbekir eyaletini Sultan adına yönetecek bir görevli olarak düşünülmüştü.
İrsî haklar, yerel bilgi ve beyaz beratlar
Dönemin siyasal-hukuki düzenini bugünkü yazılı anayasa ve yasal kavramlarıyla bire bir açıklamak mümkün değil. Bununla birlikte hükümdarın keyfî biçimde yok sayamayacağı bir meşruiyet çerçevesi vardı. Şer‘î hukukta mülkiyetin, ahdin ve kazanılmış hakların korunmasına ilişkin ilkeler; ilk halifeler döneminden itibaren fethedilen ülkelerin halkları ve yerel yöneticileriyle yapılan anlaşmalar; hanedan veraseti ve bölgesel örf, birlikte işleyen bir haklar düzeni oluşturuyordu. Osmanlıların istimâlet siyaseti de mevcut yerel güçleri tasfiye etmek yerine, teb’alıkları karşılığında hak ve statülerini tanımaya imkân veren bu geniş geleneğin içinde biçimlenmişti.
Kürt emirlerinin hangi topraklar üzerinde ata mirasına dayanan hak iddia ettikleri, bölgenin siyasal toplumu bakımından büyük ölçüde biliniyordu. Hükümdar ve Beyler birbirlerinin hanedanlarını, sınırlarını, güçlerini, akrabalıklarını ve eski tasarruflarını tanıyorlardı. Tartışmalı durumlar elbette vardı; fakat her emirliğin somut vaziyeti bütünüyle belirsiz değildi. Belirsizlik daha çok İstanbul açısından söz konusuydu. Sultan Selim, uzak bir coğrafyadaki her kalenin hangi hanedana ait olduğunu, hangi beyin hangi unvanı taşıdığını, yerel kuvvet ve itibar sırasını ayrıntılarıyla bilemezdi.
İdris-i Bidlisî’nin vazgeçilmezliği burada ortaya çıktı. Kendisi bölgenin hanedanlarını tanıyor, beyler de onun bilgisini ve aracılığını kabul ediyordu. Üstelik yapılacak düzenleme kapalı kapılar ardında yalnız Bitlisî’nin şahsî tercihine bırakılmış değildi. Her bey ötekinin kim olduğunu ve hangi hakka dayandığını biliyordu; bu karşılıklı bilgi ve denetim, açık bir siyasal zemin meydana getiriyordu. Bitlisî’nin herhangi bir beye dayanaksız biçimde başka bir hanedanın toprağını vermesi hem diğer beylerin itirazına yol açar hem de kurulmakta olan ittifakı dağıtırdı.
Bu şartlarda Sultan’ın tuğrasını taşıyan boş berat ve istimâletnâmeleri bölgeye göndermesi sanıldığı kadar sınırsız veya esrarengiz bir yetki devri değildi. Merkez, genel egemenlik ve hukukî onayı sağlıyor; somut isimleri, unvanları, sancakları ve yerel dereceleri ise bölgeyi tanıyan İdris-i Bidlisî ile hükümdar ve beylerin bilinen hak düzeni belirliyordu. Beyaz kâğıdın doldurulmasını güvenli kılan, Bitlisî’ye duyulan şahsî güven kadar, bütün emirlerin birbirlerinin durumunu bildiği ve düzenlemeyi fiilen denetleyebildiği bu şeffaflıktı.
Kürt beylerinin istediği kişi, onların irsî hükümdarlıklarının yerine geçecek bir “Kürtler beylerbeyi” değil; ortak savaşın Osmanlı kanadını yönetecek ve fethedilen Diyarbekir eyaletinin merkezî yöneticisi olacak bir beylerbeyiydi. Kürt beylikleri ise kendi yöneticileri, askerleri ve topraklarıyla varlıklarını sürdürdüler. Sultan’ın boş beratları da “ne istersen yaz” denilen kişisel bir çek değil; beylerin statülerini yerel bilgiye göre kayda bağlama araçlarıydı.
Kaynağın söylediği: Beyler zaten birleşmişti
İdris-i Bidlisî’nin Selim Şah-nâme’deki anlatımı, tartışmanın merkezindeki iddiayı bizzat çürütmektedir. Bidlisî, kırktan fazla Kürt hâkimi ve ileri geleninin katıldığı toplantıyı anlatırken onların Safevi yönetimine karşı tutumunu, eserinin çağdaş dinî-siyasî diliyle şöyle özetler: “Hepsi Kızılbaş’ın düşmanı olduğundan aralarındaki uyuşma oldukça açıktı.” Ardından kendisinin onları “birlik ve dostluk içinde olmaya” çağırdığını ve “hepsi ihlas ve katıksız bir dostlukla biat elini” eline koyduğunu söyler. Buradaki “Kızılbaş” nitelemesi, metnin içinde bir inanç topluluğundan ziyade, Kürdistan’daki egemen rakip Safevi iktidarını ve onun askerî-idarî güçlerini ifade etmektedir.
Demek ki yardım ve komutan talebinden önce ortak toplantı yapılmış, siyasal tercih belirlenmiş, ahit yenilenmiş ve birlikte mücadele kararı alınmıştı. Nitekim Bidlisî’nin başka bir cümlesi de aynı durumu teyit eder: Kürdistan meliklerinin, Sultan’dan gelen mesaj üzerine “dayanışmaları yeniden arttı.” Daha sonra Bitlis, Hizan, Müks, Şirvan ve Sason meliklerinin birleşmesini yine Bidlisî sağladı; Kürt savaşçıları Erciş çevresinde Safevi kuvvetlerini birlikte karşıladı.
Beylerin dile getirdiği komuta talebi, Çapakçur üzeri gelmekte olan tehdidin Amid’deki şehirli ayaklanmasının ve belki de tüm Kurdistan’ın tehdid altına girmesi sırasındaki toplantıda ortaya çıktı. Safeviler Mardin yönünden Kerx’e kadar varlık gösteren bir yakınlıkta, kuzeyden Çapakçur dolaylarındaydılar. Tehdid bu denli büyüktü.
Selim Şah-nâme’nin Türkçe çevirisinde aktarıldığı şekliyle beyler, savaşlarda “bütün kulların bir araya gelmelerini sağlamak” ve ordunun “birlik içinde olup başarı kazanmasını” temin etmek için Osmanlı büyük beyleri arasından emir ve yasakları uygulayacak bir kişinin tayin edilmesini istediler. Bu, “Biz birleşemiyoruz, bizi yönetin” demek değildir. “Biz birleşmiş bulunuyoruz; fakat farklı hanedanlara bağlı kuvvetlerin ve gelecek Osmanlı askerlerinin tek harekât planıyla yönetilmesi için bir ordunun başında yetkili bir komutan gönderin” demektir.
Bidlisî’nin Kürt topluluklarının farklı kabile ve aşiretler hâlinde yaşadıklarına, birbirlerinin üstünlüğünü kolay kabul etmediklerine ilişkin genelleyici ve yer yer sert ifadeleri vardır. Bunları yok saymak gerekmez. Bunun daha çok Sultanı ikna etmek için söylendiği de iddia edilebilir. Tabi, bu ifadelerin kullanıldığı metinde bile hemen ardından, Kürdistan hükümdar ve beylerinin o anda “uzlaşma ve dostluk yolunda sebatlı” oldukları açıkça belirtilir. Tarihsel dürüstlük, ilk cümleyi alıp ikinciyi gizlemeye değil, ikisini aynı somut olay içinde değerlendirmeye bağlıdır.
Talebin gerçek konusu: Amid’i kurtarmak
Kürtlerin Sultan’a iletilmesini istedikleri arîzanın asıl konusu kendi iradelerini teslim etmek değil, Osmanlı ordusunun verdiği askerî yardım sözünü yerine getirmesiydi. Bidlisî’nin aktardığı konuşmada beyler, topraklarının Diyarbekir, Azerbaycan ve Bağdat arasında, Safevi bölgeleriyle iç içe bulunduğunu; yıllardır ağır saldırılara uğradıklarını ve Sultan’ın İran seferinin başlıca sebeplerinden birinin Kürtlerin çağrısı olduğunu hatırlatırlar. Ardından Amid halkının bir yıldır yardım beklediğini ve kuşatma altında bulunduğunu bildirirler.
Bu talep üzerine Sultan önce Amid savunmasını güçlendirmek için Hacı Yiğit Ahmed’i bir birlikle gönderdi. Daha sonra Kürt beylerinin yardımıyla şehrin kurtarılıp kurtarılamayacağını sordu. İdris-i Bitlisî, beylerin askerî yardım taahhüdünü merkeze iletti; Bıyıklı Mehmed Paşa’nın aceleyle gelmesi ve şehre götürülmesi için gerekli hazırlıkları yaptı. Nihayet Osmanlı birlikleri ile Kürdistan kuvvetleri birlikte harekete geçti.
Safevi kuvvetleri Çapakçur üzerinden Amid’e ilerlemeye çalışırken İdris-i Bidlisî, Said Kasım Bey, Cemşid Bey ve Çemişkezek askerlerinin de bulunduğu Kürt kuvvetleri onların yolunu kesti. Bıyıklı Mehmed Paşa’nın ordusu Kiğı’da bu kuvvetlerle birleşti ve Safevi birliğini dağıttılar. Ardından Amid’e yönelindi. Kara Han’ın kuşatmacıları ortak ordunun yaklaştığını öğrenince Mardin’e çekildiler. Amid halkı şehrin anahtarlarını gelen kuvvetlere teslim etti. Bu kronoloji içinde Kürtler edilgen, dağınık veya dışarıdan yönetilmeyi bekleyen bir topluluk değil; toplantı yapan, karar alan, elçi gönderen, savaşan ve Osmanlı merkezini askerî yardım vermeye zorlayan siyasal aktörlerdir.
Beylerbeyi Kürtlerin değil, Diyarbekir eyaletinin başına getirildi
Bıyıklı Mehmed Paşa’nın unvanı ve görevi de güncel anlatıda çarpıtılmaktadır. Mehmed Paşa bütün Kürt beyliklerinin irsî haklarını ortadan kaldıran ve “Kürtlerin başına” geçirilen bir hükümdar değildi. 1515 sonbaharında kurulan Diyarbekir beylerbeyliğinin beylerbeyiydi. Osmanlı idarî düzeninde bu görev, eyalet kuvvetlerinin sevk ve idaresi ile merkeze bağlı sancakların koordinasyonunu ifade ediyordu.
Buna karşılık Kürt emirleri kendi hanedanlarının başında kalmaya devam ettiler. Sultan Selim’in Kasım 1515’te İdris-i Bidlisî’ye gönderdiği hüküm, bu ayrımı açıkça gösterir. Sultan, Bidlisî’den “Diyarbekir tarafında size uyarak gelen beylerin” hizmet ve konumlarına göre hangi sancakların kendilerine verileceğini, lakaplarını ve derecelerini belirlemesini ister; gönderilen boş berat ve istimâletnâmelerin uygun biçimde doldurulmasını bildirir. Üstelik düzenlemenin, beyler arasındaki “irtibat esaslarının sarsılması ve çözülmesi ihtimali olmayacak” biçimde yapılmasını özellikle belirtir.
Bu belge, “beyaz kâğıt” anlatısının tarihsel karşılığını da aydınlatır. Boş veya mühürlü kâğıtlar, Sultan’ın İdris-i Bidlisî’ye sınırsız şahsî iktidar bağışladığı belgeler sayılmamalıdır. Hangi Kürt beyine hangi irsî sancak veya statünün verileceği yerel şartlara göre yazılmak üzere gönderilmiş berat ve istimâletnâme formlarıydı. Nitekim çağdaş araştırmalar bunların otuz civarında olduğunu; yirmi ikisinin sancak beratı, birinin beylerbeyi beratı, kalanlarının istimâletnâme olarak düzenlendiğini belirtmektedir. Bu belgeler Kürdistan hükümet ve beyliklerinin tasfiyesinin değil, Osmanlı sistemi içinde tanınmalarının araçlarıydı.
İdris-i Bidlisî’nin kendisi de Amid’in irsî hükümdarı değildi. Bir âlim, tarihçi, diplomat ve bürokrattı; büyük bir hanedana dayanan aşiret ordusu yoktu. Kürt beylerinin ona duyduğu güven, bir şehri mülk edinmesinden değil, ortak temsilci ve arabulucu rolünden kaynaklanıyordu. Bıyıklı Mehmed Paşa Osmanlı kuvvetlerinin komutanı ve eyalet yöneticisi olurken, Bidlisi Kürd kuvvetlerinin toplanmasında, beylerle merkez arasındaki ilişkinin kurulmasında ve irsî statülerin belirlenmesinde başlıca siyasal aktör olarak kaldı.
Karşılıklı çıkara dayalı ittifak ve elde edilen statü
1514-1516 arasındaki Kürt-Osmanlı ilişkisi, karşılıklı taahhüt ve çıkarlara dayalı bir ittifaktı. Kürdistan beyleri ülkelerini Osmanlı devletine katarak Sultan’a teb’alığı kabul ettiler; buna karşılık kendi hanedanlarını, topraklarını ve dinî-toplumsal düzenlerini koruyan statüler elde ettiler. Osmanlı merkezi de Kürtlerin askerî gücüne, coğrafya bilgisine ve kendi sınırları içindeki meşruiyetine ihtiyaç duyuyordu. Tarafların eşit kuvvette olmadığı açıktır; ancak kurulan ilişki, güçlü tarafın bütün yerel yapıları ortadan kaldırdığı sıradan bir ilhak da değil.
Bu düzen sayesinde birçok Kürdistan hükümeti ve yurtluk-ocaklık sancak, geniş bir iç serbestlikle ve hanedanlar aracılığıyla yüzyıllarca varlığını sürdürdü, ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda göreceli istikrara, gelişme fırsat ve olanaklarına kavuştu. Osmanlı ise Diyarbekir’den Mardin’in de ötesine, Hakari’nin önemli bir bölümüne, Van’a uzanan alanı Safevilerden aldı, doğu serhatlerini Kürdistan’ın egemen, savaş gücü, ekonomik olanakları olan hükümdar ve beylerinin sağladığı güvenceye kavuşturdu ve kısa süre sonra Memlük ülkesine yönelmesini sağlayan stratejik zemini elde etti.
Sonuç iki taraf için de kazançlıydı. Bunun daha sonraki Osmanlı merkezileşmesiyle ve Kürt beyliklerinin 19. yüzyılda tasfiyesiyle aynı şey olmadığı özellikle belirtilmelidir.
İdris-i Bidlisî’nin tercihleri ve kullandığı sert savaş dili elbette tarihsel eleştirinin dışında değildir. Ancak bu değerlendirme, onu kendi çağının dinî-siyasî dünyasından ve eserlerini ürettiği saray patronajından koparamaz. Daha önce Şah İsmail’in divanına girmeye çalışmış aynı müellifin, sonraki yıllarda Safevi karşıtı bir dil kullanması bile sözlerin yalnız mezhep inancıyla değil, değişen siyasî saflaşmayla birlikte okunması gerektiğini gösterir. Eleştiri, onun yapmadığı bir şeyi ona isnat etmeye veya metnin türünü yok saymaya dayanamaz. Bidlisi’nin yaptığı, ortak mücadele kararı alamayan Kürtleri Yavuz’a teslim etmek değil; zaten harekete geçmiş Sultan’ı bile kendileri davet etmiş Kürt hükümdar ve beylerinin irsî haklarını koruyacak bir ittifakı müzakere etmek ve Osmanlı askerî desteğini Diyarbekir’e yöneltmekti.
Sonuç: Çarpıtılan cümle, gizlenen birlik
İdris-i Bitlisî’nin metninde Kürtlerin kabile ve hanedan farklılıklarına ilişkin sert bir değerlendirme vardır. Fakat aynı metinde Kürt beylerinin birleştiği, ortak ahit verdiği, birlikte savaştığı, Bidlisî’yi ortak temsilci seçtiği ve Amid halkını kurtarmak için Osmanlı yardımını harekete geçirdiği de açıkça kayıtlıdır. İlk ifadeyi bütün Kürt tarihinin değişmez hükmü hâline getirip ikinci gerçekliği gizlemek, tarih yazımı değil siyasî seçmeciliktir.
Dolayısıyla olayın özü, birleşemeyen Kürtlerin dışarıdan efendi istemesi değildir. Olayın özü, birleşmiş Kürdistan hükümet ve beylerinin Safevi kuvvetlerine karşı yürüttükleri mücadeleyi tamamlamak, kuşatma altındaki Diyarbekir halkını kurtarmak ve irsî mülkleri dışında kalan yeni eyaletin yönetimi yüzünden kendi ittifaklarını parçalamamak için buldukları askerî-idarî çözümdür. İdris-i Bitlisî’nin tarihsel rolü de Kürtleri iradesizleştirmek değil, o somut koşullarda onların ortak iradesini müzakere edilebilir bir siyasal statüye dönüştürmektir.
Kaynaklar ve açıklamalar
- İdris-i Bitlisî, Selim Şah-nâme, haz. Hicabi Kırlangıç, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2001, özellikle s. 238-239, 245-246, 261-267, 272-285.
- · Ciwan, Murad, Osmanlılar, Safevîler ve Kürtler Çaldıran Savaşı’nda – İlk Kürt-Osmanlı İtifakı (1514), İstanbul, Weşanên Avesta, 2015.
- Şeref Han Bitlisî, Şerefnâme, ilgili Bitlis ve Botan hükümetleri bölümleri.
- Vural Genç, “İdris-i Bidlîsî’nin II. Bayezid ve I. Selim’e Mektupları”, Osmanlı Araştırmaları, 47 (2016), s. 147-208, DOI: 10.18589/oa.582976.
- Feridun M. Emecen, Yavuz Sultan Selim, İstanbul, 2010, özellikle Diyarbekir harekâtı ve 1515 tarihli tayinler.
- Murad Ciwan, “Çaldıran Savaşı’nda Kürtlerin Rolü: Osmanlı-Safevi Rekabetinde Stratejik İttifaklar”, muradciwan.com, 28 Temmuz 2026.
- “Alevi aydınlar ile DEM Parti tartışması: Kim ne dedi, tartışma neden büyüdü?”, Kısa Dalga, 2 Eylül 2026 (görüşme notlarının sahihliği hakkındaki açıklamalar için).
- Seydîxan Bozkır, “Öcalan’a göre İdris-i Bitlisi kim?”, bianet, 2 Eylül 2026 (güncel iddianın dolaşımdaki biçimi için).
- Vural Genç, “Acem’den Rum’a”: İdris-i Bidlîsî’nin Hayatı, Tarihçiliği ve Heşt Behişt’in II. Bayezid Kısmı (1481-1512), İstanbul Üniversitesi, yayımlanmamış doktora tezi, 2014.
- Vural Genç, “Şah ile Sultan Arasında Bir Acem Bürokratı: İdris-i Bidlîsî’nin Şah İsmail’in Himayesine Girme Çabası”, Osmanlı Araştırmaları, 46 (2015), s. 43-75, DOI: 10.18589/oa.570230.
Leave a comment