AHMEDÊ XANÎ’DE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ, AŞK VE EROTİZM

Mem û Zîn’de toplumsal hayatın ve aşkın temsili

 

Murad Ciwan

 

Ahmedê Xanî, dinî ilimlere bağlı bir âlim ve mutasavvıf olduğu kadar, dünyayı ve insanı çok yönlü biçimde kavrayan bir düşünürdür. Tarih, efsane, destan ve menkıbelerden; kendi çağının astronomi bilgisinden; toplumun yapısına, halkların yaşayışına ve insan psikolojisine ilişkin gözlemlerden haberdardır. İnsan hayatının yalnızca geçim, ibadet ve yüce manevî amaçlardan ibaret olmadığını da bilir. Eğlence, sevinç, düğün, musîki, dans, sohbet, satranç, ziyafet ve av, onun tasvir ettiği dünyanın doğal parçalarıdır. İnsanların birbirine duyduğu sevgi, mecazî aşk ve erotik arzu da bu hayatın dışına itilmez.

Mem û Zîn’in ortaya çıkış nedenlerinden biri, Xanî’nin Kürt toplumunun bu çok yönlü hayatına ilişkin farkındalığıdır. Eserinin sonunda, anlatısının ve şiirinin amacını açıklarken, Kürtlerin aşkı bilmeyen, kültür ve edebiyattan yoksun bir topluluk olduğu yolundaki muhtemel yargılara karşı çıkar. Ona göre milletlerin kitap sahibi oluşu, ilim ve kültür birikimiyle ölçülür; Kürtlerin bu ölçütlerin dışında bırakılması doğru değildir. Aynı biçimde, Kürtlerin aşkı kendilerine amaç edinmedikleri, seven ve sevilen olmayı bilmedikleri, hakikî ve mecazî aşktan nasipsiz oldukları da söylenemez.

Xanî bu düşüncesini, eserin sonundaki açıklama bölümünde, aşk şarabıyla kendinden geçmiş bir şairin diliyle anlatır. Mem û Zîn’i farklı dillerden, Botan’ın efsanelerinden, çeşitli lehçelerden, hikâyelerden ve örneklerden örülmüş bir eser olarak niteler. Bu anlatıların bir bölümü açık ve parlak, bir bölümü kapalı ve karanlıktır; kimi kıssa, kimi ibret, kimi de öğüttür. Fakat bütün bu çeşitliliğin ardındaki temel amaç, aşkın güzelliğini ve yetkinliğini ortaya koymaktır.[1] Böylece Xanî, hem Kürtçenin edebî imkânlarını sergiler hem de aşkı Kürt toplumunun kültürel dünyasının merkezî konularından biri olarak sunar.

Bu çalışmada, Mem û Zîn’in resmettiği toplum düzeni içinde kadınların konumu, kadınlarla erkekler arasındaki ilişkiler ve Xanî’nin aşk ile erotizme yaklaşımı ele alınacak. Xanî, şairliğinin yanında Sünnî bir din âlimi ve mutasavvıftır. Eserlerinde mecazî aşk ile hakikî aşkı birbirinden ayırır; ancak bu ayrım, insanî aşkı değersizleştirmez. Tasavvuf düşüncesinde insanlar arasındaki aşk çoğunlukla mecazî, Allah’a yönelen aşk ise hakikî kabul edilir. Xanî’de Mem ile Zîn’in birbirine duyduğu aşk mecazî aşkla başlar; ayrılık, acı ve manevî dönüşüm içinde ilahî aşka doğru yükselir. İlahî aşk en yüce mertebedir; fakat insanî aşk da kişiyi bu mertebeye taşıyabilen bir basamak, hatta bir tecrübe alanıdır.

Xanî’nin ayırt edici yönü, insanî aşkı yalnızca soyut bir maneviyat ve ahlâk diliyle anlatmamasıdır. Âşıkların duygusal, psikolojik, bedensel ve erotik deneyimlerini birlikte işler. Kadınla erkek arasındaki çekimi, dinî meşruiyet ve estetik ölçüler içinde, hayatın doğal bir unsuru olarak görür. Bu nedenle Mem û Zîn’de aşk, hem ruhsal bir arayış hem de iki insanın birbirine yönelmesi, yakınlaşması ve birbirini arzulaması biçiminde görünür.

Mem û Zîn’in toplumsal dünyası

Kadınların rolüne ve kadın-erkek ilişkilerine geçmeden önce, Mem û Zîn’in hangi toplumsal zemini tasvir ettiğini belirlemek gerekir. Eser, Botan Emirliği’nde, Müslüman ve ataerkil bir Kürt toplumunda geçer. Bu toplum feodal bir yönetim düzeni içindedir. Hükümdar olan Mîr, şeriat hükümlerini uygulayan, geniş yetkilere sahip mutlak bir yöneticidir; yönetimi, askerî ve idarî kurumları, divanı, muhafızları ve hapishanesi vardır. Alimlerden, mirlerden, aşiret ve kabile büyüklerinden oluşan bir divanı; danışma çevresi bulunur. Xanî, Mîr’i iktidar ve servet sahibi olmasının yanı sıra yüksek ahlâk ve maneviyatla donatılmış bir hükümdar olarak tasvir eder.

Başlıca kahramanlar da yönetici sınıfa mensuptur. Zîn ile Sittî, Mîr Zeyneddîn’in kız kardeşleridir. Mem ile Tacdîn ise saray çevresindeki yüksek görevlilerin oğullarıdır: Mem divan kâtibinin, Tacdîn ise vezirin oğludur. Tacdîn, Mîr’in en çok güvendiği görevlilerden biri, yemeği hükümdardan önce tadarak zehirlenmemesini denetleyen çeşnigiridir; Mem ise muhafızların başındadır. Dolayısıyla Mem û Zîn, öncelikle aristokrat sınıfın hayatını; saray ilişkilerini, şölenleri, aşkı, savaşı, düğünü, kederi ve zindanı anlatır. Bununla birlikte halkın farklı kesimleri de zaman zaman sahneye girer ve toplumun daha geniş yapısına ilişkin ipuçları verir.

Saray kadınları ve Hayzebûn

Eserde adı ve kişiliği belirgin biçimde öne çıkan üç kadın vardır: Sittî, Zîn ve onları yetiştiren Dadı (Dayîn) Hayzebûn. Sittî ile Zîn, Mîr’in kız kardeşleri ve saraylı genç kadınlardır. Hikâye başladığında ikisi de bekârdır. Xanî, güzelliklerini olağanüstü imgelerle över; Zînê sarışın Sittî ise esmer güzelleridir. Güzellikleri çevrelerindeki herkesi etkiler. Hayzebûn ise onları büyüten, yetiştiren, dertlerine ortak olan ve sıkıntı anlarında yollarını bulmalarına yardım eden yaşlı kadındır. Saray yaşamını bilen, iki genç kadının sırdaşı ve aracısıdır.

Hayzebûn, iki genç kadının büyütülüp yetiştirilmesinde olduğu kadar, aşk ve evlilik süreçlerinde de sırdaş ve aracı olarak öne çıkar. Newroz’da başlayan karşılaşmanın ardından Sittî ile Zîn’in duygu ve evlilik isteklerini Mem ile Tacdîn’e iletir. Genç kadınlar, gelenek gereği kendilerinin Mîr’den isteme talebinde bulunamayacağını; Mem ile Tacdîn’in ailelerini göndererek onları Mîr’den istemelerinin uygun olacağını söyler. Böylece ilk evlilik teklifini ’’biz sizi istiyoruz ama toplumsal teamüle uygun biçimde olsun’’ diye haber gönderten  aristokrat kızlar başlatmış olur. Bu ilişkinin nasıl doğduğu ve Hayzebûn’un kimlikleri araştırmadaki rolü aşağıda Newroz sahnesinde ele alınacaktır. Sittî’nin düğün hazırlıklarında gelin odasının düzenlenmesi ve saray hizmetlilerinin yönlendirilmesinde de etkin rol oynar. Mîr, Beko fesadına kanarak Mem ile Zîn’in evlenmesini reddedip Mem’i zindana attırınca Zîn’in en yakın sırdaşı yine Hayzebûn’dur. Zîn’in zindana gidebilmesine yardımcı olur; Mem’in ölümünden sonra da onun yanında kalır ve mezara kadar eşlik eder.

Hayzebûn’un bu kadar işlevsel ve şefkatli biçimde çizilmesine rağmen Xanî’nin ona yaklaşımı bütünüyle olumlu değildir. Şair onu yer yer yaşlılık ve kurnazlıkla ilişkilendirir; özellikle remil ve fal bilgisine başvurmasını eleştirel bir tonda aktarır. Bu tutumun nedeni kesin değildir. Hayzebûn’un genç kadınlarla erkekler arasında aracılık etmesi kadar, falcılığa dayanması da bu yargıda etkili olmuş olabilir. İslâm düşüncesinde gaybı bildiğini ileri süren uygulamalara kuşkuyla yaklaşılması, Xanî’nin bu tasvirine yansımış görünmektedir.

Dostluk, sadakat ve fedakârlık

Mem û Zîn’de aşk anlatısının yanında iki yakın dostluk ilişkisi de belirgin bir yer tutar. Mem ile Tacdîn’in bağı, yalnızca aynı saray çevresinde görev yapan iki gencin arkadaşlığı değildir. İkisi birbirinin sırdaşı ve yoldaşıdır; aşklarının doğduğu Newroz karşılaşmasından başlayarak sevinci ve tehlikeyi paylaşırlar. Tacdîn, Mem’in Zîn’e duyduğu aşkı öğrendiğinde onu yargılamak yerine anlamaya çalışır; Mem’in zindana düşmesi üzerine de Zîn’in acısını kendi sorumluluğu gibi üstlenir. Mîr’in dönüşü sırasında dikkatleri başka yöne çekmek için evini ateşe vermesi, dostunu ve onun sevgilisini kurtarmaya dönük fedakârlığının en çarpıcı örneğidir. Bu davranış, Tacdîn’in sadakatinin sözde kalmadığını, kendi güvenliğini ve malını tehlikeye atacak ölçüde eyleme dönüştüğünü gösterir.

Sittî ile Zîn arasındaki bağ ise kardeşlik, sırdaşlık ve dayanışma üzerine kuruludur. Sittî, kendi evliliğinin ardından Zîn’in aşkını ve acısını paylaşmayı sürdürür; Zîn’in hapse giden yolculuğunda ona eşlik eder ve yalnız bırakmaz. Tacdîn’in fedakârlığıyla birleşen bu kadın dayanışması, iki aşk öyküsünü birbirine bağlar: Mem ile Zîn’in kavuşamamasının yarattığı yıkım karşısında Sittî ile Tacdîn, dostlarına yardım etmek için birlikte hareket eder. Böylece Xanî, sadakati yalnızca sevgililer arasındaki bağlılık olarak değil, arkadaşların ve kardeşlerin zor zamanda üstlendiği sorumluluk olarak da işler. Mem’in ölümü ve Zîn’in ardından gelen ölümüyle sonuçlanan trajedide bu dostluklar, kaybı önleyemese de kahramanların acısını paylaşan ve onların yanında duran ahlâkî bir bağ olarak görünür.[2]

Sittî, eserin olay örgüsünde Zîn kadar merkezî değildir. Tacdîn’e âşık olur, onunla evlenir ve daha sakin, gözlerden uzak bir hayat sürer. Zîn’in dertlerine iki kez sırdaşlık eder; Mem’in trajedisi sırasında kocasıyla birlikte Zîn’e destek olur. Mîr avdan döndüğünde, Mem ile Zîn’in içinde bulunduğu çıkmazı aşmak için Tacdîn’in evini ateşe vermesi ve dikkati başka yöne çekmesi de bu dayanışmanın parçasıdır. Sittî’nin anlatıdaki rolü esas olarak bu destek ve yakınlıkla sınırlı kalır.

Zîn, anlatının başında Sittî ile beraber Mîr Zeyneddîn’in kız kardeşi olarak tanıtılır; Mem’e duyduğu aşkla hikâyenin merkezine yerleşir. Mem’e kavuşamaması ve Mem’in zindana düşmesi onu ayrılık acısına sürükler. Mîr’in bu evliliği reddetmesinde, Beko’nun Mîr’e taşıdığı fesat ve kışkırtmalar belirleyici rol oynar; bu müdahale iki âşığı bir birinden koparır ve Mem’in hapsedilmesine uzanan süreci başlatır. Mem zindanda insanî aşktan ilahî aşka yönelirken Zîn de benzer bir dönüşüm geçirir. Zamanla Mem’i yalnızca sevgilisi olarak değil, kendisini manevî hakikate götüren bir mürşid olarak görmeye başlar. Xanî’nin anlatısında Zîn dünyevî bağlardan çözülerek manevî bir mertebeye yükselir. Burada kadının da giderek mürşidleşme sefhasına yönelmesi dikkate değer bir görünümdür. Mem ile Zîn’in ölümü, bu dönüşümün ve aşk yolculuğunun son aşaması olarak sunulur.

Eserde adı verilmeyen başka kadınlar da vardır: saray hanımları, cariyeler, hizmetkârlar, dansçılar, musikişinaslar, Botanlı kadınlar ve şenliklerde görülen genç kızlar. Bunlar çoğu kez tek tek kişilikler olarak değil, toplumsal kümeler hâlinde görünür. Yine de anlatı, kadınların gündelik hayattaki yerini, erkeklerle karşılaşma biçimlerini ve kamusal törenlere katılımlarını anlamamıza imkân verir.

Harem, ataerkil düzen ve kadınların hareket alanı

Mîr’in sarayı hizmetkârlar, cariyeler ve saray görevlileriyle doludur. Bu kişiler Mîr’in ve ailesinin hizmetindedir; Sittî ile Zîn’in çevresinde de kadın hizmetkârlar bulunur. Saray dünyasında kadınlar hizmetçi, cariye, musikişinas, dansçı ya da sakî olarak görünür. Erkek hizmetkârlar da aynı hiyerarşinin parçasıdır; ancak bu düzenin kadınlar üzerindeki etkisi, ataerkil iktidarın belirginliği nedeniyle ayrıca dikkat çeker. Çoğu adsız olan bu kadınlar, efendilerinin ve hanımlarının hizmetini yerine getirir.

Aristokrat kadınlar günlük yaşamlarını saray ve köşklerin harem bölümlerinde sürdürür; sıradan halkın karşısına seyrek çıkar, adları ve kişilikleri geniş çevrelerce bilinmez. Onlar da ataerkil yönetim ilkelerinin sınırları içinde yaşarlar. Mîr, Sittî’nin Tacdîn’le evlenmesine izin verdiğinde görkemli bir düğün yapılır. Zîn’in Mem’le evlenmesini reddettiğinde ise bu karara karşı çıkabilecek kimse bulunmaz. Zîn içine kapanır, aşk acısıyla erir; fakat Mîr’in izni olmadan Mem’e ulaşamayacağını kendisi de bilir. Nitekim Zîn, Mîr’e hitaben, onun ağzından onay çıkmadıkça Mem’in zindanda kalacağını söyler.[3]

Saraylı kadınların hareket alanı bütünüyle kapalı değildir. Newroz günü Sittî ile Zîn erkek, Mem ile Tacdîn ise kız kıyafetleriyle şenliğe katılır. Birbirlerini tanımayan dört genç, karşılarındakilerin gerçek kimliğinden habersiz biçimde birbirlerine âşık olur ve yüzüklerini değiştirir. Eve dönen kızlar Hayzebûn’a anlatınca dadı, bu yönelişi alışılmış doğa düzenine aykırı bulur; remil yoluyla yüzüklerin sahiplerini araştırır ve gençlerin gerçek kimliklerini ortaya çıkarır. Bu sahne, görünüşün arzu ve kimlik algısını nasıl yönlendirdiğini gösterir. Kimlikler anlaşıldıktan sonra Sittî ile Zîn, Hayzebûn aracılığıyla Mem ile Tacdîn’e duydukları sevgiyi ve evlilik isteklerini iletir. Kendilerinin onlarla evlenme talebinde bulunmalarının geleneklere uygun olmadığını, buna karşılık Mem ile Tacdîn’e haber gönderip bizlerin onları istediğimizi ama toplumsal gelenekler gerektirdiğinden onların ailelerini gönderip kendilerini Mîr’den isteyebileceklerini söylerler. Dolayısıyla ilk evlilik teklifini, dolaylı ama açık biçimde, yine bu aristocrat kızlar götürür.[4]

Xanî yalnızca saraylı kadınlara değil, belirli ölçülerde başka kadınlara da tanıdığı bir irade alanına işaret eder. Newroz, düğün ve yas törenlerinde kadınlarla erkekler birlikte görünür; eğlenceye, kutlamaya ve matem ritüellerine beraber katılırlar.

Newroz, düğün ve yas: kamusal hayatın ortak sahneleri

Xanî’nin yaşlı anlatıcısı, eski zamanlarda Newroz geldiğinde kimsenin evinde kalmadığını, yaşlısından gencine herkesin dışarı çıktığını söyler. İnsanlar kırları, çayırları ve düzlükleri mesken edinir; özellikle bekâr genç erkeklerle genç kadınlar süslenip birbirlerini görmeye giderler. Bu buluşma, anlatıcıya göre ayıp ya da zorlamayla değil, şeriat ve sünnet çerçevesinde gerçekleşir. Amaç, arzulayanla arzu edilenin, sevenle sevilenin karşılaşması ve birbirini tanımasıdır.[5]

Mem, Zîn, Sittî ve Tacdîn’in karşılaştığı o yılki Newroz da bu toplumsal geleneğin parçasıdır. Kadınlar sokağa, öayırlara, bağ ve bahçelere çıkar; genç kızlarla delikanlılar güzelliklerini ve süslerini sergiler, birbirlerini beğenir ve aşk pazarının hem alıcısı hem satıcısı hâline gelirler.[6] Şenlik, yalnızca dört kahramanın karşılaşmasını sağlayan bir olay değildir; farklı yaş ve sınıflardan kadınlarla erkeklerin ortak kamusal alanda bulunduğu geniş bir toplumsal sahnedir.

Newroz kutlamaları sırasında Cizre’nin sokakları, evleri, pencereleri ve odaları yüzlerce gençle, kadınlarla, erkeklerle ve yaşlılarla dolar. Kalabalık ve hareketlilik, , Newroz’un şehir çapında kutlanmasından kaynaklanır. Saray çevresinden olan Mem ile Tacdîn kız kılığına, prensesler Sittî ile Zîn erkek kıyafetine girdikleri için kalabalık onları tanımaz; gençler de kimliklerinin fark edilmediğini bilerek şenliğe karışır ve gönüllerince eğlenirler. Xanî’nin kimi süslü, kimi yoksul; kimi ayık, kimi sarhoş; kimi koşuşturan, kimi şaşkın kalabalık tasviri, Newroz’un ortak ve taşkın kamusal havasını yansıtır.[7]

Sittî ile Tacdîn’in düğününde de şehir halkı giyinip kuşanarak töreni izlemeye çıkar. Kalabalık, dalgalar gibi hareket eder; kadınlar ve erkekler birlikte eğlenir. Xanî, yedi gün yedi gece süren düğünde dansı, semayı, sazı ve govendi ayrıntılı biçimde anlatır. Gençler ve yaşlılar, kadınlar ve erkekler, farklı toplumsal kesimler aynı şenlikte buluşur.[8]

Yas töreninde de kamusal birliktelik sürer. Mem zindanda öldüğünde şehirde feryat yükselir; Botan’ın büyüklerinden küçüklerine, kadınlarından erkeklerine herkes sokağa dökülür. Mîrzalar, eşraf, sıradan halk ve kadınlar Mem’in acısını paylaşır. Cenaze kaldırıldığında şehir halkı matem kıyafetleri giyer; örtülü kadınlar da yüzlerini açarak yas tutan kalabalığa katılır. Ağıtçı kadınlar, Hayzebûn ve diğerleri birlikte ağlar.[9] Böylece kadınların görünürlüğü yalnızca aşk ve eğlence anlarına değil, toplumsal keder ve ortak yas alanına da uzanır.

Buna karşılık, av sahnesinde erkeklerin alanı belirginleşir. Mîr bütün erkekleri ava çağırdığında şehirde kadınlardan başka kimse kalmaz. Av, erkekler için bir tür şölen ve savaş oyunu gibidir; kadınlar bu etkinliğin dışında tutulur.[10] Xanî’nin tasviri, kadınlarla erkeklerin bazı kamusal törenlerde yan yana bulunabildiğini, fakat toplumsal hayatın her alanına eşit biçimde katılmadığını gösterir.

Sınıf, yoksulluk ve bedenin alınıp satılması

Sittî ile Tacdîn’in düğün sahnesinde Xanî, gelin alayı damadın sarayına yaklaştığında Tacdîn’in damda durarak gelinin başına para ve mücevher saçtığını anlatır. Halktan herkes, yoksullar ve varlıklılar bu armağanlardan pay alır. Dağıtılan zenginlik öylesine büyüktür ki şehirde yoksul, dilenci ve aç kimse kalmadığı söylenir. Şair, para karşılığında kadınların ve genç erkeklerin peşinde dolaşanların artık iflas ettiğini, insanların bedenlerini satmaya mecbur kalmadığını da ekler.[11]

Bu anlatı, idealize edilmiş bir düğün tasvirinin ötesinde, feodal toplumda yoksulluğun ve bedenin ekonomik baskı altında kalmasının izlerini taşır. Xanî’nin sözleri, kadın ve erkek bedenlerinin para karşılığında elde edilmeye çalışıldığı ilişkilerin varlığına işaret eder. Metinde bu ilişkilerin biçimleri ve yaygınlığı açıklanmaz; dolayısıyla buradan kesin toplumsal sonuçlar çıkarmak mümkün olmasa da şairin bu konuyu anması, cinselliğin ve geçim mücadelesinin toplum hayatında görünmez olmadığını gösterir.

Aşkın kaynağı: güzellik, arzu ve manevî dönüşüm

Xanî’nin düşüncesinde insan, yaratılışın ve kâinatın merkezî varlığıdır; aşk ise hayatın özünü ve hareket gücünü oluşturur. Aşk olmadan hayat kuru ve anlamsız kalır. Aşk karşılıklıdır: Yar ile âşık, gül ile bülbül, birbirine yönelmiş iki varlık olarak yaratılmıştır. Hayat, bu karşılıklı çekimle güzelleşir.[12]

Aşkın kaynağı güzelliktir; ancak Xanî güzelliği iki düzeyde düşünür. Maddî güzellik geçici ve yanıltıcı olabilir. Asıl olan, ilahî ve kalıcı nitelik taşıyan manevî güzelliktir. İnsan bu güzelliğe yöneldikçe arınır, aydınlanır ve yükselir. Şeyh, molla, emir, derviş, zengin ya da yoksul, herkes güzelliğe ve sevgiliye kavuşmaya yönelir. Ancak kimi insan kalıcı güzelliğin, kimi de yalnızca dış görünüşün peşindedir. Aradaki fark, öz ile kabuk arasındaki fark gibidir.[13]

Xanî aşkı, insanı dönüştüren ve arındıran bir cevher olarak görür. Aşkın aynası ilahî güzelliği yansıtır; kimya gibi insanın tabiatını değiştirir. Kaba, kirli ve paslı kalpleri parlatıp arındırır. Herkes aşk yolunda kendi çabası ve yeteneği ölçüsünde ilerler; ancak çoğu insan, hatta zahitler ve sûfîler bile, bu yolun bilgisine sahip değildir. Mürşidini yitirenler güzelliği yanlış yerde arar; kimi dünya zevklerine, kimi gösterişli yapılara ve saraylara yönelir, böylece ilahî güzelliği temaşa etme imkânını yitirir.[14]

Bu yaklaşım, maddî güzelliğe yönelen her aşkı değersiz saymaz. Maddî güzelliği manevî güzellikten koparan, yalnızca dış görünüşe bağlanan aşk eksik ve geçicidir. Buna karşılık insanî aşk manevî yönelişle besleniyor ve daha yüksek bir hakikate açılıyorsa, değerli ve yüce bir tecrübe hâline gelir. Xanî, insanî aşkı yüceltirken ilahî aşkı daima en yüksek mertebe olarak görür; fakat iki düzey arasında aşılmaz bir duvar kurmaz.

Bu nedenle Mem ile Zîn’in aşkı baştan sona değişmeyen soyut bir ideal değildir. İki gencin birbirine duyduğu arzu, utangaçlık, yakınlaşma ve ayrılık acısıyla başlar; zaman içinde manevî bir dönüşüme uğrar. Xanî, bu dönüşümü anlatırken aşkın bedensel ve duygusal gerçekliğini bastırmaz. Onu, insanı daha yüksek bir arayışa götürebilen başlangıç noktası olarak ele alır.

Aşkın toplumsal engelleri ve anlatıcının hoşgörüsü

Xanî, âşıkların arzularını toplumsal âdetlerden ve dinî kurallardan bütünüyle bağımsızlaştırmaz; fakat bu kuralların aşkı imkânsız kılmasına da izin vermez. Newroz günü Mîr ve maiyeti ava çıktığında şehirdeki erkeklerin çoğu avdadır; bu durum Mem ile Zîn’in sarayın bahçesinde buluşabilmesine imkân veren anlatı koşullarından birini oluşturur. Mem’in Mîr’in bahçesine girmesi, âşığın Zîn’e ulaşma arzusuyla açıklanır. Ancak Mîr’in evliliği reddetmesini bu bahçe girişine bağlamak doğru değildir: anlatıda ret kararının arka planında Beko’nun taşıdığı fesat ve kışkırtmalar vardır. Mem’in eski vakarını yitirmesi ise aşkın onu şaşkın ve pervasız kılmasıyla ilişkilendirilir.[15]

Zîn ile Mem’in birbirine duyduğu aşkın gelişmesi, saray kurallarını ve toplumsal sınırları zorlar; yine de Xanî bu aşkı ahlâk dışı bir ilişki olarak sunmaz. Âşıkların yakınlaşması ve bedensel arzuları şiirsel bir dille anlatılır. Şair, erotizmi başlı başına bir kusur ya da ayıp saymaz. Bununla birlikte, dinî bakımdan haram kabul edilen cinsel ilişkilere eserinde yer vermez. Bu sınır, Mem ile Zîn’in evlenmeden önceki yakınlığı ile Tacdîn ve Sittî’nin evlilik içindeki ilişkileri arasındaki farkta açıkça görülür.

Erotik anlatım ve şeriat sınırı

Mem û Zîn’de erotizm, kaba ya da müstehcen bir dille değil, yoğun mecazlar ve bedensel imgeler aracılığıyla kurulur. Xanî, iki cins arasındaki çekimi gizlemez; fakat onu şiirsel bir estetik içinde ifade eder. Bu tasvirlerde şeriatın yasakladığı zina ya da nikâhsız cinsel birleşme yer almaz.

Tacdîn ile Sittî’nin evliliği meşru bir nikâhla kurulduğu için, şair onların ilk gecesini ve evlilik içindeki yakınlığını geniş biçimde anlatır. Koku, öpüşme, sarılma, dudakların ve bedenlerin birbirine yönelmesi, şarabın ve çiçeklerin imgesiyle iç içe geçer. Yakınlaşmanın cinsel birleşmeye vardığı yerlerde de Xanî, doğrudan ve kaba ifadeler yerine hedef, ok, inci, mercan ve kan gibi simgeler kullanır. Böylece erotik sahne açıkça anlaşılır; fakat şiirin estetik dili korunur.[16]

Mem ile Zîn’in ilişkisi ise başka türlü çizilir. İkisi birbirine derin bir aşkla bağlıdır; ancak evli değildir. Bahçedeki buluşmalarında konuşur, öpüşür, birbirlerine sarılır ve yakınlık kurarlar. Xanî, göz, dudak, göğüs, boyun ve nefes imgeleriyle bu yakınlığı açık ve duyusal biçimde anlatır. Şairin çizdiği sınır, kendi mecazlarının da işaret ettiği üzere, belden aşağıya geçilmemesidir: Uçkurun üstünde kalan beden alanı öpüşme, okşama ve sarılmaya açıktır; cinsel birleşme ise gerçekleşmez. Böylece Xanî, evli olmayan iki âşığın erotik yakınlığını geniş bir bedensel alan içinde tasvir ederken, anlatının sınırını cinsel birleşmenin ötesine taşır.[17]

Bu iki sahnenin karşılaştırılması, Xanî’nin erotizme yaklaşımını anlamak için önemlidir. O, insanî aşkın bedensel boyutunu saklamaz; hatta onu şiirin merkezine alır. Fakat cinselliği dinî meşruiyet ve toplumsal sorumluluk çerçevesinde tutar. Tacdîn ile Sittî’nin evlilik içindeki yakınlığı, şairin erotizmi başlı başına günah saymadığını gösterir. Mem ile Zîn’in evlilik öncesindeki aşkı ise yoğun ve duyusal olmakla birlikte, şeriatın sınırını aşmaz. Bu bakımdan Xanî’nin anlatısı hem gerçekçi hem de normatif bir yapıya sahiptir: Arzuyu kabul eder, onu estetikleştirir, fakat meşru ilişkinin sınırları içinde tutar.

Sonuç

Mem û Zîn, aşkı yalnızca iki kişinin özel duygusu olarak değil, toplumun sınıfsal, siyasî ve dinî düzeni içinde yaşanan çok katmanlı bir deneyim olarak anlatır. Eserde kadınlar, ataerkil ve hiyerarşik bir dünyanın sınırları içinde yaşarlar; ancak bütünüyle edilgen değildirler. Sittî ile Zîn’in aşkı evlenmeye dönüştürme konusunda ilk adımı atmaları, Hayzebûn’un aracı ve sırdaş olarak rolü, kadınların Newroz’da, düğünde ve yasta kamusal alanda görünmeleri, bu sınırlı irade alanını ortaya koyar. Buna karşılık Mîr’in evlilik kararları üzerindeki belirleyici yetkisi ve av gibi etkinliklerin erkeklere ayrılması, düzenin ataerkil niteliğini açıkça gösterir.

Xanî’nin aşk düşüncesi de benzer bir ikili yapıya sahiptir. İlahî aşk en yüksek hakikattir; insanî aşk ise bu hakikate yönelişin başlangıcı ve aracı olabilir. Şair, maddî güzelliği manevî anlamdan koparıldığında geçici bulur; fakat bedensel arzuyu bütünüyle mahkûm etmez. Mem û Zîn’de aşk, duygu ve düşünce kadar bedenle de ilgilidir. Erotizm şiirsel bir dille görünür kılınır; dinî yasakların sınırında tutulur. Böylece Xanî, aşkın hem dünyevî gerçekliğini hem de manevî yükseliş imkânını aynı anlatı içinde bir araya getirir.

KAYNAKLAR

Ahmedê Xanî, Mem û Zîn. M. Emin Bozarslan’ın çevirisi, Hasat Yayınları, İstanbul, 1990 (kullanıcının metninde verilen künye; baskı bilgisi kontrol edilmeli).

Ahmedê Xanî, Mem û Zîn. Latin harflerine aktaran ve sade Kurmancî açıklamalarını hazırlayan M. Emin Bozarslan, Uppsala, 1995 (kullanıcının metninde verilen künye; yayınevi/baskı bilgisi kontrol edilmeli).

Hejar Mukriyanî, Mem û Zîn çevirisi (baskı bilgileri tamamlanmalı).

Emînê Osman, Mem û Zîn: Şîrovekirin û Vekolîna Emînê Osman, Bağdat, 1990 (kullanıcının metninde verilen künye; baskı bilgisi kontrol edilmeli).


[1] Ahmedê Xanî, Mem û Zîn’in sonundaki raviye sesleniş bölümünde eserin dilleri, lehçeleri, kıssaları ve ibretlik yönleri üzerinde durur; şiirini aşkın güzelliğini ve yetkinliğini açıklama amacıyla ilişkilendirir. Burada verdiğimiz Türkçe anlatım, Kürtçe metindeki beyitlerin anlamı esas alınarak serbestçe düzenlenmiştir:

Xanî ku ji camê işqê dîn bû / Ew şoreşerab-i pê şîrîn bû … Meqsûd-i ji hinde cust û coyê / Zahirkirina cemala işq e, sabitkirina kemalê işq e.

[2] Vêkra dibezîn bi ser Memê ve / Wan derd birin bi ser xemê ve.

[3] Mem û Zîn’de Zîn’in Mîr’e hitabı: Mem’in, Mîr’in onayı olmaksızın zindandan çıkamayacağını söylediği bölüm:

Hetta ku nebû ji dev te îqrar / Ew mayî di hebsê ten girîftar … Ew lew nediçû heta ve îro / Mabû li jivaniya te gîro.

[4] Sittî ile Zîn’in Hayzebûn’a Mem ve Tacdîn’e iletmesini söyledikleri mesaj. Beyitlerin Türkçe karşılığı, gönderilen metindeki anlam esas alınarak sadeleştirilmiştirê:

Rabe here zû, bibêje Tacdîn / Ger dê te Sitî bivê, Memê Zîn … Işqa we celew ji me rewa ye / Mani’ li me perda h’eya ye.

[5] Newroz geleneğine ilişkin anlatı, Mem û Zîn’de yaşlı ravinin/anlatıcının ağzından aktarılır. Burada kısaltılarak ve günümüz Türkçesine uyarlanarak verilmiştir:

Adetê pêşiyê zemanan ev bû li hemî cîh û mekanan … Ew bû ku çi talib û çi metlûb / Yanî du teref, muhibb û mehbûb.

[6] Newroz günü kadınların bahçe ve bostanlara çıkışı ile gençlerin birbirini görüp beğenmesini anlatan bölüm:

Xanim û xewatîn wan jî tijî gul kirin besatîn … Sewdakirê işqê bûn di bazar / Hem bayiê husn bûn û hem xerîdar.

[7] Cizre’deki Newroz kalabalığını ve kılık değiştirme sonrasındaki karmaşayı tasvir eden bölüm:

Dîtin di mehelle û zikakan / Her kuçe û xurfe û şibakan … Her yek di meqamekî dîgergûn / Her yek bi cefayekî cegerxûn.

[8] Düğün alayını ve şehir halkının törene katılışını anlatan beyitler:

Şehrî, ji muzekker û muennes / Fîlcumle muzeyyen û mulebbes … Cunbuş dikirin, xerez teferruc.

[9] Mem’in ölümünden sonra şehir halkının matemini ve kadınların ağıt yakışını anlatan bölüm:

Bohtan, ji mezin heta biçûkan / Nîswan û keç û benat û bûkan … Vêkra dibezîn bi ser Memê ve / Wan derd birin bi ser xemê ve.

[10] Mîr’in av için bütün erkekleri şehir dışına çağırdığı sahne:

Qebîleya rîcalan / Fîlcumle kesek nema di malan.

[11] Düğünde saçılan para ve mücevherlerin yoksulluğu ortadan kaldırdığı, bedenini para karşılığı sunanların buna mecbur kalmadığı yolundaki şairane ifade:

Xizan û geda we bûne mun’em / Muflis bûye zenperest û mulxem.

[12] M. Emin Bozarslan, “Roja ku di tarîtiyê de hilat: Ahmedê Xanî”, Mem û Zîn, Uppsala, 1995. Xanî’nin aşk anlayışına ilişkin değerlendirme, bu metindeki açıklamadan yararlanılarak aktarılmıştır:

Kes nîne ne talibê cemalê / Kes nîne ne raxibê wîsalê … Lêkîn hemîyan yek e yeqîn dost / Ferqa ku heye ji mexzê ta post.

[13] Xanî’nin güzelliğin kalıcı ve geçici biçimleri ile öz-kabuk ayrımını ele aldığı beyitler:

Hin raxibê husnê layezal in / Hin talibê qalibê betal in.

[14] Aşkı ilahî güzelliğin aynası, dönüştürücü bir cevher ve arınma yolu olarak tanımlayan beyitler:

Işq ayîneyê Xwedanuma ye / Xurşîd-i sifet xwedanziya ye … Ew cewher e wan diket mutella / Ew seyqel e wan diket mucella.

[15] Mem’in aşk nedeniyle vakarını yitirmesi ve Mîr’in bahçesine yönelmesini anlatan beyitler:

Ew kûhê weqar û behrê mewzûn / Işqê kiribû xefîf û mecnûn … Dilê wî digel wî buye baxî / Kêşan û kêşan gîhande baxî.

[16] Tacdîn ile Sittî’nin düğün gecesini anlatan bölüm.M. Emin Bozarslan’ın 1968 tarihli çevirisi ile 1995 tarihli Latin harfli Kurmancî yayınına; ayrıca Hejar Mukriyanî’nin çevirisine ve Emînê Osman’ın 1990 tarihli açıklamasına dayanılarak nesre çevrilmiş anlatımın yeniden düzenlenmesiyle hazırlanmıştır:

Têk têkvedidan û têk dibestin / Hin bûse didan û hin digestin … Nebl hateve nesil ma di wê da / Nesla xwe ji can û dil bi wê da.

[17] Mem ile Zîn’in bahçedeki buluşmalarını, öpüşme ve sarılmalarını, fakat cinsel birleşme sınırını aşmayışlarını anlatan beyitler:

Herdem dikirin qeza û sunnet / Ferza ku bûse ne çi minnet … Ew gerçî hebûn ji hev bi hêvî / Emma nediçûn qe wî nişîvî.

Leave a Reply